Kerbela Şehitlerinin Ziyareti

Sonra Ali Ekber aleyhisselamın ayak tarafındaki kapıdan dışarı çıkarak Kerbela şehitlerine doğoru yönelip şöyle de:

السَّلامُ عَلَيْكُمْ يَا أَوْلِياءَ اللّٰهِ وَأَحِبَّاءَهُ، السَّلامُ عَلَيْكُمْ يَا أَصْفِياءَ اللّٰهِ وَأَوِدَّاءَهُ، السَّلامُ عَلَيْكُمْ يَا أَنْصارَ دِينِ اللّٰهِ، السَّلامُ عَلَيْكُمْ يَا أَنْصارَ رَسُولِ اللّٰهِ، السَّلامُ عَلَيْكُمْ يَا أَنْصارَ أَمِيرِ الْمُؤْمِنِينَ، السَّلامُ عَلَيْكُمْ يَا أَنْصارَ فاطِمَةَ سَيِّدَةِ نِساءِ الْعالَمِينَ، السَّلامُ عَلَيْكُمْ يَا أَنْصارَ أَبِي مُحَمَّدٍ الْحَسَنِ بْنِ عَلِيٍّ الْوَ لِيِّ النَّاصِحِ، السَّلامُ عَلَيْكُمْ يَا أَنْصارَ أَبِي عَبْدِ اللّٰهِ، بِأَبِي أَنْتُمْ وَأُمِّي طِبْتُمْ وَطابَتِ الْأَرْضُ الَّتِي فِيها دُفِنْتُمْ وَفُزْتُمْ فَوْزاً عَظِيماً، فَيالَيْتَنِي كُنْتُ مَعَكُمْ فَأَفُوزَ مَعَكُمْ.

“Selam olsun size ey Allah’ın velileri ve muhipleri! Selam olsun si-ze ey Allah’ın seçkinleri ve dostları! Selam olsun size ey Allah’ın dininin yardımcıları! Selam olsun size ey Resulullah’ın yardımcıları! Selam olsun size ey Emirulmüminin’in yardımcıları! Selam olsun size ey alemlerdeki kadınların efendisi Fatıma’nın yardımcıları! Selam olsun size ey veli ve ümmetin hayrını isteyen Eba Muhammed Hasan b. Ali’nin yardımcıları! Selam olsun size ey Eba Abdullah’ın (Hüseyn’in) yardımcıları! Anam-babam size feda olsun. Siz tertemizdiniz ve sizin defnedildiğiniz yer tertemiz oldu ve siz çok büyük bir kurtuluşa eriştiniz. Keşke ben de sizin-le olsaydım da sizinle birlikte kurtuluşa erseydim.”

Daha sonra tekrar İmam Hüseyin’in mezarının baş tarafına git ve anne-babana, kardeşlerine, ailene ve kendine çokça dua et; çünkü bu mübarek ravzada hiç kimsenin ettiği duası ve hiçbir sailin talebi reddedilmez.”

Şeyh Tusî’nin ulema arasında çok meşhur ve muteber olarak tanınan “Misbahu’l-Muteheccid” adlı kitabından alınan bu ziyaretname, “Varis Ziyareti” diye meşhurdur. Ben bu ziyaretnameyi vasıtasız olarak direkt o kitaptan naklettim. O ziyaretnamenin son cümlesi yukarıda zikrettiğimiz gibi şöyleydi:

«فَیَالَیْتَنِی کُنْتُ مَعَکُمْ فَأَفُوزَ مَعَکُمْ»

.Dolayısıyla bazılarının daha sonra zikrettikleri,

«فِی الْجِنانِ مَعَ النَّبِیِّینَ وَالصِّدِّیقِینَ وَالشُّهَداءِ وَالصَّالِحِینَ وَحَسُنَ أََُولَئِکَ رَفِیقاً، السَّلامُ عَلَىٰ مَنْ کانَ فِی الْحائِرِ مِنْکُمْ وَعَلَىٰ مَنْ لَمْ یَکُنْ فِی الْحائِرِ مَعَکُمْ… إلى آخره»

şeklindeki eklerin hepsi fazladır ve bu ziyaretin bir parçası değildir.

Şeyhimiz “Lulu-i Mercan” adlı kitabında şöyle buyurmuştur: Apaçık yalan olan bu kelimeler bid’at çıkarma ve İmam’ın (a.s) buyruğuna ek de yapmak gibi çirkin bir harekette bulunmak dışında öyle bir yaygınlaşmış ve normalleşmiş ki her gün ve her gece Eba Abdullah Hüseyin aleyhisselamın, mukarreb meleklerin huzurunda, peygamberler ve resullerin tavaf alanında binlerce defa yüksek sesle okunmasına rağmen kimse itiraz etmiyor, bu yalanın söylenmesine ve bu günahın işlenmesine engel olmuyor. Yavaş yavaş bu kelimeler avam halktan olan aptal kişilerin topladığı ve bazen belli bir isimle adlandırdıkları ziyaret ve dua mecmualarında toplanıp basılıp yayınlanıyor, bu aptalın topladığı mecmuadan diğer aptalın topladığı mecmuaya intikal etmiştir; iş öyle vahim bir hadde varmıştır ki bazı dini havza talebeleri bile karıştırıyorlar. Bir gün bir talebenin bu çirkin yalanları şehidlere okuduğunu gördüm; elimi omzuna koyunca beni fark etti. Ona, “İlim ehlinin böyle bir zatın huzurunda böyle yalanlar söylemesi çirkin değil midir?!” dedim. O talebe, “Bunlar rivayet edilmemiş midir?” dedi. Ben şaşırarak, “Hayır” dedim. Talebe, “Ben bunu bir kitapta gördüm” dedi. Ben, “Hangi kitapta?” diye sordum. “Miftahu’l-Cinan” kitabında dedi. Ben bu söz üzerine bazı avamın topladığı şeyleri kitap sayıp sözlerini ona dayandıracak kadar bilgisiz olan bir kişinin muhatap alınmayacağını düşünerek sustum.

Merhum Şeyh bu konuda sözü uzatarak şöyle devam etti: Böyle cüzî konularda ve küçük bidatlarda avam halkını kendi haline bırakmak Veysel Karan’in guslü, Muaviye’nin gerçek izleyicisi olan Ebu Derda’nın aşı, susma orucu tutarak gündüz konuşmamak vb. şeylerden kimsenin sakındırmaması insanların cüretlenmesine neden olmuştur; işte bu nedenle her ay ve her yıl yeni bir peygamber ve yeni bir imam çıkıyor piyasaya ve insanlar grup grup Allah’ın dininden dışarı çıkıyor. (Şeyhin sözleri burada sona erdi. Allah makamını yükseltsin.)

Kutlu şeriat hükümlerinden haberdar olan bu yüce alimin buyruklarının üzerinde iyi düşün ve bu konunun onun içinde ne kadar büyük bir ukde ve acı bir dert oluşturduğuna dikkat et. Ehl-i Beyt’in (Allah’ın selamın onların üzerine olsun) ilimlerinden mahrum kalıp nasiplerini alamayan, bir takım dağınık kavram ve sözcükleri öğrenmekle yetinen ve bu gibi konulardan bir şey anlamayanların aksine bu işin zarar ve kötü sonuçlarını bildiği için çok rahatsız olmaktadır. Sonuçta iş öyle hadd bir dereceye vardı ki, “Misbahu’l-Müteheccid”, “İkbal”, “Minhacu’d-Deavat”, “Cemalu’l-Usbu”, “Misbahu’z-Zair”, “Beledu’lEmin”, “Cennetu’l-Vakiye”, “Miftahu’l-Felah”, “Mikbas”, “Rabiu’lEsabi'”, “Tuhfe”, “Zadu’l-Mead” ve benzeri kitapların unutulup terk edilmesine ve bu aptalca macmuaların yayılmasına ve -örneğinrivayet edilen muteber dualardan olan Mucir duasında seksen yerde “bi-avnike” kelimesinin eklenmesine ve bunu kimsenin reddetmemesine, yüz bölümden oluşan Cevşen-i Kebir duasının her bölümüne bir özellik kaydetmelerine, Resul-i Ekrem (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamlarından (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) o kadar ziyaretname rivayet edilmesine rağmen “Mufcia Ziyareti”ni uydurmalarına, yüce anlamlar, fasih ve beliğ kelimeler içermekte olan, Resulullah (s.a.a) ve Ehl-i Beytinden rivayet edilen o kadar muteber duaların bulunmasına rağmen sözde arş kongresinden nazil olan “Hubbi Duası” ismini verdikleri ilgisiz-alakasız bir dua uydurup onun için insanı hayrete düşürecek faziletler uydurmalarına yol açtı. Örneğin Cebrail’in neuzubillah Allah Teala tarafından peygamber efendimize, “Bu duayı yanında bulunduran kimse cehennemi hakketse, ömrünü günahla geçirse ve hiçbir zaman bana secde etmese bile onu azaplandırmayacağım; ona yetmiş bin peygamberin, yetmiş bin zahidin, yetmiş bin şehidin, yetmiş bin namaz kılanın, yetmiş bin çıplağı giydiren, yetmiş bin açı doyuran kimsenin sevabını, yine çöllerdeki kumların sayısınca sevap vereceğim ona. Yeryüzündeki yetmiş bin kubbenin sevabını, Resul-i Ekrem’in (s.a.a) möhrünün sevabını, İsa Ruhullah’ın, İbrahim Halilullah’ın, İsmail Zebihullah’ın, Musa Kelimullah’ın, Yakup Nebiyyullah’ın, Adem Safiyyullah’ın, Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail ve diğer meleklerin sevabını vereceğim ona. Ey Muhammed! Kim bu yüce Hubbî Duasını okursa veya yanında bulundurursa onu bağışlarım ve azaplandırmaktan hayâ ederim…” dediğini rivayet ettiler. İnsan bunları duyunca gülmek yerine ağlasa yeri var. Şia’nın dua kitapları öteden beri öyle bir yakin ve muhkem derecesindedir ki, kendileri de ilim ehli olan ve bu kitapların üzerinden istinsah edenlerin çoğu yazılarını ilim ehlinin hattıyla yazılmış olan ve ulemanın tashih ettikleri nüshalarla karşılaştırdıklarında bir ihtilafa şahit oldukları zaman kitabın haşiyesinde kaydederlerdi, örneğin Mekarimu’l-Ahlak kitabın-da “Ve belliğ bi-imani” cümlesi hakkında kitabın haşiyesinde, “İbn Eşnas’ın nushasında “ve ebliğ bi-imani” ve İbn Şazan’ın rivayetinde ise “Allahumme ebliğ imani” geçmektedir” şeklinde kaydedilmiştir. Veya falan kelime İbn Sukun’un hattında böyledir, Şehid’in hattında şöyledir şeklinde kaydedilmiştir. Bütün bunlara rağmen öyle bir hadde varıyor ki, kısmen de olsa yukarıda durumuna işaret ettiğimiz “Miftah” kitabıyla sınırlandırılmış, bu kitap avam kişilerin, ileri gelenlerin, Arap ve Acemin mercii haline gelmiştir. Bunun yegane nedeni ise, ilim ehlinin hadis ve rivayetlere itina etmeyişi, tertemiz Ehl-i Beyt’in ulema ve fakihlerinin kitaplarına müracaat edilmemesi, bu gibi bidat ve eklemelerden, bunları uyduranların hilelerinden, cahillerin tahriflerinden sakındırılmaması, ehil olmayan ve beyinsiz kişilerin tasarrufunun engellenmemesidir. İş öyle had bir seviyeye vardı ki kişilerin mizacına uygun dualar, ziyaretnameler, mufcealar ve salavatlar icat edildi, bir çok dua mecmuaları basıldı, küçük Miftahlar doğuruldu; bu durum yavaş yavaş diğer kitaplara da ulaştı; böylece baş alıp gitti. Örneğin bu hakir kulun “Muntaha’l-Amal” kitabını yeniden bastılar. Bazı yazarlar onda kendi mizaçlarına uygun tasarruflarda bulunmuşlar. Örneğin melun Malik b. Yusr hakkında şöyle yazılmıştır: “İmam Hüseyin’in (a.s) duasıyla onun iki eli de işten düşmüştü Elhamdulillah, yazın ağaç gibi kurumuştu elhamdulillah, kışın ellerin-den kan damlıyordu elhamdulillah, bu halde akibeti hursan içerisinde idi elhamdulillah.” Bu iki satırda dört defa kullanılan “Elhamdulillah” kelimesini kendi mizaçlarına göre eklemişler ve yine bazı yerlerde “Zeynep hanım” ve “Ümm-ü Kulsum hanım” denilmesi ve böylece onların yüceltilmesi ve saygı duyulması için “Cenab-ı Zeyneb ve Ümm-ü Kulsum”un isminden sonra kendi mizaçlarına uygun olarak “hanım” kelimesini eklemişlerdir. Hamid b. Kahtabe’yi kötülüğünden dolayı sevmedikleri için “Hamid b. Kahbe” yazmış, fakat ihtiyat ede-rek “Kahbe” yerine “Kahtabe” de söylenebileceğini yazmış, Abdurabbih’in yerine Abdullah yazmayı uygun görmüş, nerede “Zahr b. Kays”la karşılaşmışlarsa “Zacr b. Kays” yazmış, “Ümm-ü Seleme”yi yanlış bularak mümkün oldukça onu “Ümmü’s-Seleme” yazmışlar ve bu şekilde baş alıp gitmiş. Bütün bunları söylemekten maksadım şudur:

1- Bu adam kendi mizacına uygun olarak yaptığı değişiklikleri mükemmellik ve bunun aksini ise eksiklik bilmiştir; halbuki onun mükemmellik bildiği şeyler eksikliğe neden olmuştur. O halde buradan şu karşılaştırmayı yapmak zorundayız: Bizim cehalet ve bilinçsizlik nedeniyle dualara eklediğimiz şeyler veya eksik mizacımızla mükemmellik bilerek yaptığımız bazı tasarrufların işin ehli yanında o dua ve ziyaretin eksik ve itibarsız olmasına neden olmaktadır. O halde hiçbir şekilde bu konuda müdahale etmeyip, bize nasıl yapmamız önerilmişse o şekilde yapmamız ve onun dışına çıkmamamız gerekir.

2- İkinci olarak şunu söylemek istiyordum ki, yazarı hayatta ve hazır olup yazılarını koruyan bir nüshanın başına bunları getiriyorlarsa artık diğer nüshaların başına neler gelmez ki? Basılan diğer kitaplara ne kadar güvenilebilir ki? Meşhur ulemanın tanınıp bilinen eserlerinden olan ve o alanda görüş sahibi olan güvenilir alimlerin kontörlünden geçip onaylanan bundan müstesnadır tabi ki.

Ehl-i Beyt İmamlarının (Allah’ın selamın onların üzerine olsun) ashabından ve sözüne güvenilen yüce fakihlerden Yunus b. Abdurrahman hakkında şöyle rivayet edilmiştir: Yunus, gece ve gündüzün amelleri hakkında bir kitap yazmıştı. Cenabı Ebu Haşim Caferî onu İmam Hasan Askerî’ye (a.s) gösterdi. İmam (a.s) o kitabı sonuna kadar okuyup inceledikten sonra “Bunun tümü benim ve babalarımın dinidir; bunun tümü haktı” buyurdu. Ebu Haşim Caferî Canabı Yunus’un büyük bir ilme sahip olduğunu, fakih oluşunu, yücelik ve dindarlığını bilmesine rağmen onun kitabına uygun amel edebilmek için bununla yetinmeyip onu İmam’a (a.s) gösteriyor.

Yine doğruluk, dürüstlük ve takvasıyla meşhur olan Burak Şencanî-i Heratî’nin Samerra’da İmam Hasan Askeri’nin (a.s) huzuruna çıkarak büyük alim Fazl b. Şazan-ı Nişaburî’nin “Gece ve Gündüzün Amelleri” adlı kitabını hazrete vererek, “Fedanız olayım; bu kitaba bakıp sayfa sayfa gözden geçirmenizi istiyorum” dedikten sonra İmam (a.s), “Bu kitap doğrudur; buna uygun amel etmen uygundur” buyurduğu rivayet edilmiştir…

Bu hakir, günümüz halkının mizacını ve onların bu gibi şeylere önem vermediklerini bilmeme rağmen hücceti tamamlamak için bu kitabın üzerinden nüsha çıkaranların ve yazarların onda tasarruf etmemeleri ve okuyanların kendi icat ve mizaçlarını bir kenara bırakmaları şartıyla buna uygun amel edenlerin inşaalah güvenerek amel edebilmeleri için bu kitapta nakledilen dua ve ziyaretleri mümkün olduğu kadar asıl nüshalarından nakledilmesine ve çeşitli nüshalarla karşılaştırılmasına ve elimden geldiği kadar onu tashih etmeye çalıştım.

Şeyh Kuleynî Abdurrahim Kasir’den İmam Cafer Sadık’ın (a.s) huzuruna çıkıp, “Fedanız olayım! Ben kendi yanımdan bir dua çıkardım” diye arzetmesinin üzerine İmam’ın (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Kendi icadını kenara bırak” yani onu bana anlatma buyurarak onun topladığı duayı nakletmesine izin vermiyor ve sonra kendisi ona gerekli yöntemi öğretiyor.

Şeyh Saduk -Allah mezarını ıtırlandırsın- Abdullah b. Sinan’dan şöyle rivayet etmiştir: İmam Sadık (a.s) buyurdu ki: “Yakında bir şüpheyle karşılaşacaksınız; o zaman bir kılavuzunuz ve hidayet edecek bir imamınız olmayacak. O zaman “Garik Duası”nı okuyanlar dışında kimse kurtulamayacak.” Ben, “Garik Duası” nasıldır?” diye sorunca İmam (a.s) “Şöyle de” buyurdu:

يَا اللّٰهُ يَا رَحْمَانُ يَا رَحِيمُ، يَا مُقَلِّبَ القُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَىٰ دِينِكَ .

“Ey Allah, ey Rahman, ey Rahim, ey kalpleri alt-üst eden, benim kalbimi senin dininde sabit kıl.”

Ama ben dedim ki:

يَا مُقَلِّبَ القُلُوبِ وَالأبْصَارِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَىٰ دِينِكَ.

Ey kalpleri ve bakışları alt-üst eden, benim kalbimi senin dininde sabit kıl.

 

Bunun üzerine İmam (a.s), “Gerçekten Allah Teala kalpleri ve bakışları alt üst edendir. Fakat sen benim söylediğim gibi şöyle de “Ey kalpleri alt-üst eden, benim kalbimi senin dininde sabit kıl” buyurdu.

Dualara kendi mizaçlarına göre bazı kelimeler ekleyen ve bir takım tasarruflarda bulunaların gereken dersi almaları için bu iki hadise dikkat etmeleri yeterlidir. “Gerçekten Allah koruyucudur.”