Kur’an’ın Tahrif Edilmediğinin Delilleri ve Şüphelere Cevaplar

13.09.2026 14:28
Paylaş
A+
A-

Kur’an’ın Tahriften Korunmuşluğu Meselesinin Önemi ve Yeri[1]

Kur’an’ın tahriften korunmuşluğu konusu, çeşitli açılardan önemli ve belirleyicidir. İ‘câz meselesinden sonra Kur’an’ı tanıma alanındaki temel konulardan biri sayılır. Çünkü Kur’an’ın tahriften (âyetlerin anlamını etkileyen eksiltme, ilâve, değiştirme ve dönüştürmelerden) korunmuş olduğu ispatlanmadıkça, Kur’an âyetlerinin tamamına veya bir kısmına dayanılarak ileri sürülen her türlü delil şüpheli hâle gelir. Zira delil olarak kullanılan âyetlerin tahrif edilmiş ve Allah’ın kastettiği anlamın değiştirilmiş olması ihtimali ortadan kalkmış değildir. Böyle bir ihtimal bulunduğunda, bu âyetlerle istidlâlde bulunmak sonuç vermeyecektir. Bunun yanı sıra, Peygamber’den ve mâsum imamlardan nakledilen rivayetlerin güvenilirliği de özellikle rivayetlerin birbiriyle teâruz ettiği durumlarda (uydurma rivayetlerin tespitinde) Kur’an’a dayanır. Kur’an’da bir tahrif meydana gelmiş olsaydı, rivayetlerin güvenilirliği de zedelenirdi.

Tahrif Kavramı ve Türleri

“Bir şeyin ucu, kenarı ve sınırı” anlamına gelen «حرف» kökünden türeyen tahrif, sözlükte eğmek, saptırmak ve değiştirmek anlamına gelir[2]. Sözün tahrif edilmesi ise onda bir tür değişiklik ve sapma meydana getirilmesi demektir.

Genel bir tasnifle, Kur’an’ın tahrifi de dâhil olmak üzere herhangi bir sözün tahrifi, mânevî tahrif ve lafzî tahrif şeklinde ikiye ayrılabilir. Mânevî tahriften maksat, sözün anlamından sapmış bir anlam çıkarmak yahut bir sözü, söyleyenin maksadına aykırı biçimde yorumlamak ve tevil etmektir. Bu tür tahrifin Kur’an hakkında gerçekleştiği kesindir.

Hz. Ali aleyhisselâm, Nehcü’l-belâğa’da kendi döneminde böyle bir tahrifin gerçekleşmesinden dolayı Allah’a şikâyette bulunur[3] ve bunun gelecekte de meydana geleceğini haber verir.[4]

Kur’ân-ı Mecîd de bazı âyetlerde, bu tür tahrifin önceki ilâhî kitaplarda gerçekleştiğini belirtmiştir:

«یحَرِّفُونَ الْکلِمَ عَنْ مَواضِعِهِ — İlâhî kelimeleri yerlerinden saptırırlar.» (Nisâ/46)

«یحَرِّفُونَ الْکلِمَ مِنْ بَعْدِ مَواضِعِهِ — İlâhî kelimeleri, yerlerine (yerleştirildikten) sonra saptırırlar.» (Mâide/41)

«وَ یحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ ما عَقَلُوهُ — Allah’ın sözünü, onu kavradıktan sonra tahrif ederler.» (Bakara/75)

Âyet ve rivayetlerde, kutsal kitapların mânevî tahrifinin karşıtı, «یتْلُونَهُ حَقَّ تِلاَوَتِهِ — Âyetleri, hakkını vererek tilâvet etmek» (Bakara/121) ifadesiyle anılmıştır.

Kur’an’ın Tahriften Korunmuşluğunun Delilleri

1- Kur’an’dan Deliller

a) Tehaddî Âyetleri[5]

Tehaddî âyetleri, Kur’an sûrelerinden hiçbirinin benzerinin getirilemeyeceğine delâlet eder. (Sûreden maksat, onun terim olarak bilinen yaygın anlamı değil, sözlük anlamı olan, âyetlerden oluşmuş belirli, belirgin ve bağımsız bir parçadır. Buna göre sûre, birbiriyle bağlantılı olan ve aynı amacı izleyen; başlangıcı ve sonu, giriş ve sonucu, belirli bir doruk noktası bulunan âyetler bütünüdür. Bu bütün, Kur’an’ın yüz on dört sûresinden biri olabileceği gibi, bundan daha küçük bir bölüm de olabilir.) Bir sûrenin benzerinin getirilememesi ise Kur’an’ın tahrif edildiğine ilişkin tür ve ihtimallerin çoğunun reddedilmesini gerektirir.

Konunun açıklaması:

1. Tam Bir Sûre İlâve Edilmesi Yoluyla Tahrifin Reddi:

Bir kimse, elimizdeki Kur’an’ın sûrelerinden birinin Peygamber’e indirilen Kur’an’da bulunmadığını ve sonradan eklendiğini iddia ederse, tehaddî âyetleri bu iddiayı reddeder. Çünkü böyle olsaydı, söz konusu sûrenin benzeri bir sûre meydana getirilebilmesi gerekirdi. Zira o sûre, benzeri getirilemeyecek olan Allah kelâmı değildir. Öte yandan, gerçekte Kur’an sûrelerinden hiçbirinin benzerinin şimdiye kadar hiç kimse tarafından getirilemediğini ve getirilemeyeceğini görüyoruz. Dolayısıyla mevcut Kur’an sûreleri arasında, insan düşüncesinin ürünü olan bir sûrenin bulunmadığı anlaşılır.

2. Bir Sûreden Daha Az Bir Kısmın İlâve Edilmesi Yoluyla Tahrifin Reddi:

Tahrif iddiasında bulunan kişi, Kur’an sûrelerinde tahrifin, bir sûrenin kısımlarına müdahale edilmesi şeklinde gerçekleştiğini; yani sûrenin bir kısmının Allah tarafından indirildiğini, diğer bir kısmının ise çıkarılarak yerine insan tarafından bir bölüm eklendiğini söylerse, tehaddî âyetleri bu tür tahrifi de reddeder. Çünkü böyle olduğu varsayıldığında, bu tür bir sûrenin benzerinin getirilebilmesi gerekir. Zira onun insan düşüncesinin ürünü olan kısmı ilâhî ve mûcize değildir; dolayısıyla benzeri getirilebilir. Diğer kısmı da bir sûreden daha az olduğu için, onun benzerinin getirilemeyeceğine dair elimizde bir delil yoktur. Çünkü tehaddî âyetlerinin gerektirdiği husus, Kur’an’ın bir sûresinin benzerinin getirilemeyeceğidir. Oysa mevcut Kur’an sûrelerinden hiçbirinin benzerinin getirilmesinin mümkün olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla Kur’an’da böyle tahrif edilmiş bir sûre bulunmamaktadır.

3. İ‘câzı Bozan Değiştirme ve Dönüştürme Yoluyla Tahrifin Reddi:

İddia edilen tahrif, sûrelerdeki âyetlerin sayısı korunarak, bunlarda herhangi bir eksiltme veya artırma yapılmaksızın âyetlerin değiştirilmesi ve dönüştürülmesi şeklindeyse ve bu değiştirme ve dönüştürme, indirilen Kur’an’ın zâhirî yahut içerik bakımından nazmını, mevcut nazım ile mûcizevî nazım arasındaki farkın uzmanlarca açıkça anlaşılacağı ölçüde değiştiriyorsa, tehaddî âyetleri böyle bir tahrifi de reddeder. Çünkü bu durumda Allah tarafından indirilmiş ve benzerinin getirilmesi mümkün olmayan mûcizevî nazım bozulmuş, i‘câz seviyesinin altında bir nazım ortaya çıkmış olur; dolayısıyla onun benzerinin getirilebilmesi gerekir. Ancak değişiklik, nazımda böyle bir bozulmaya yol açmıyorsa, tehaddî âyetleri bunu reddetmez.[6]

b) Kur’an’ın Nitelikleri

Bu delilde, birkaç öncüle dayanılarak Kur’an’ın tahriften korunmuşluğu ispatlanır:

  1. İslâm Peygamberi’nin sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem on dört asırdan daha uzun bir süre önce ortaya çıkması, nübüvvet iddiasında bulunması, Kur’an adında bir kitap getirmesi ve onunla tehaddîde bulunması, tarihen kesin olarak sabittir.
  2. Günümüzde yaygın olarak bulunan Kur’an’ın, ana hatlarıyla İslâm Peygamberi’nin sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem sunduğu Kur’an olduğu da tarihen kesin olarak sabittir. Yani İslâm tarihinin herhangi bir döneminde Kur’an’ın kaybolması, onun yerine ona benzeyen veya benzemeyen bir kitabın yazılması ve Müslümanlar arasında yaygınlaşması söz konusu olmamıştır.
  3. Mevcut Kur’an’ı incelediğimizde, Kur’an’ın kendisini bütün âyetlerini kapsayan genel niteliklerle tanımladığını ve bu niteliklerle tehaddîde bulunduğunu görürüz. Fesahat ve belâgat, çelişki içermemesi, hiçbir yanlış husus barındırmaması ve zikir oluşu bu niteliklerdendir.
  4. Mevcut Kur’an’ın âyetleri dikkatle incelendiğinde, bütün bölümlerinin bu genel niteliklere sahip olduğu anlaşılır: Bütün âyetleri olağanüstü bir fesahat ve belâgata sahiptir; aralarında tam bir uyum görülür; onda hiçbir yanlış husus bulunmaz; geçmiş tarihe ilişkin haberleri ve geleceğe ilişkin ön bildirimleri, somut gerçeklerle örtüşür; nur ve hidayet oluşu gibi nitelikler bütün âyetleri için geçerlidir ve en kapsamlı niteliği olan “zikir oluşu”, bütün âyetleri hakkında tam anlamıyla doğrudur.[7]

Sözü edilen öncüller dikkate alındığında, Kur’an’ın anlamını etkileyen bir tahrif meydana gelmiş olsaydı, bu niteliklerin en azından bazı âyetleri için geçerli olmaması gerekirdi. Ancak belirtildiği üzere, Kur’an’ın incelenmesi, bu niteliklerin bütün âyetleriyle tam olarak ve en iyi şekilde örtüştüğünü göstermektedir.

c) Koruma Âyeti

«إِنّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّکرَ وَ إِنّا لَهُ لَحافِظُونَ — Zikri (Kur’an’ı) bizzat biz indirdik ve onun koruyucuları da bizzat biziz.» (Hicr/9)

Bu âyet iki cümleden oluşmaktadır. Birinci cümle, yani «إِنّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّکرَ», «إِنّ ve نَحْنُ» şeklindeki iki pekiştirme ve «نا ve نحن» çoğul zamirlerinin kullanılmasıyla, Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğini kesin ve tartışmasız biçimde haber vermektedir. Birden fazla pekiştirmenin ve çoğul zamirinin kullanılması, işin azametine ve Kur’an’ın Allah kelâmı olmadığını iddia edenlerin şüphelerinin reddine delâlet eder. Zira önceki âyetler[8], İslâm’a karşı çıkanların Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği hususunda şüphe duyduklarına, bunu inkâr ettiklerine ve bu konuda ilâhî olmayan güçlerin etkili olduğunu düşündüklerine işaret etmektedir. Allah, bu pekiştirmeler ve çoğul zamirleriyle hem Kur’an’ın ve indirilişinin azametini teyit etmekte hem de başka herhangi bir gücün müdahalesini reddederek Kur’an’ın indirilişi sırasında korunmuşluğunu ve yalnızca Allah’a nispet edildiğini vurgulamaktadır.

Âyetin ikinci cümlesinde, yani «وَ إِنّا لَهُ لَحافِظُونَ» ifadesinde de «انّ» ve “tekit lâmı” pekiştirme edatları ile çoğul vasıf kullanılarak, Kur’an’ın indirildikten sonra kesin ve tartışmasız biçimde gözetilip korunacağı bildirilmektedir. Ayrıca bu hususun isim cümlesiyle ifade edilmesi, Kur’an’ın korunmasının sürekliliğini vurgulamaktadır. Bu cümlenin ifade biçimi de şüphenin giderilmesini ve konunun azametini göstermektedir. Kur’an’ın indirilişinden sonraki korunmuşluğu mutlak olarak ifade edildiği için, bu koruma, ilâve ve eksiltme dâhil her türlü tahriften korunmayı kapsamaktadır.

Şöyle ki: Âyet-i kerîme, ism-i fâil sîgasını (حافظون) kullanarak “Kur’an’ı koruyan biziz” demektedir. Şüphesiz, korumadan maksat, bu kitabın bize nispet edildiği şekliyle insanlara ulaşmasıdır. Eğer kendisinden olmayan şeylerle, hangisinin Allah kelâmı, hangisinin Allah kelâmı olmadığı anlaşılmayacak şekilde karışacak olursa, artık burada korunmadan söz edilemez. Yahut ondan bir şey eksiltilmiş olursa, yine korunmadan söz edilemez. Çünkü Allah’ın, eksiltilmiş olan o kısmı açıklamakta bir maksadı vardır. O sözün varlığı ve insanlara ulaşmasıyla hüccet tamamlanmış olurdu. O olmadan ise ilâhî maksat gerçekleşmez ve hüccet tamamlanmış olmaz. Dolayısıyla bu âyet, Kur’an’ın hem ilâve hem de eksiltme yönünden tahriften korunduğuna delâlet etmektedir.

Öte yandan, âyet-i kerîme Kur’an’ın bütün yönleriyle korunmasını garanti altına almış olmakla birlikte, ayrıca âyetin zâhiri, Kur’ân-ı Mecîd’in ilâhî söz ve mesaj olarak korunduğuna delâlet etmektedir. Bu bakımdan Kur’an âyetleri arasında hiçbir fark yoktur. Dolayısıyla Kur’an’ın bütün âyetlerinin korunması kastedilmektedir. Bunu, incelenen âyetin nüzulüne kadar indirilmiş âyetler gibi belirli bir âyetler grubuna tahsis etmek, âyet-i kerîmenin zâhirine aykırıdır ve buna dair hiçbir delil yoktur. Aynı şekilde, korumadan maksat, Kur’an’ın gözetilmesi ve korunmuş kılınmasıdır. Bunu Allah’ın Kur’an’a ilişkin ilim ve bilgisine hamletmek, âyetin zâhirine aykırıdır. Çünkü sözlük âlimlerinden hiçbiri “hıfz”ı “ilim” anlamında kabul etmemiştir; bu kelimeyle böyle bir anlamın kastedilmesini haklı kılacak bir gerekçe ve delil bulunmamaktadır. Ayrıca âyetin zâhiri, Kur’an’ın her yönden korunmasını ifade etmektedir. Kur’an’ın korunmasını, içeriğinin muhaliflerin şüpheleri karşısında mağlup olmaktan, neshedilmekten yahut benzerinin getirilebilmesinden korunmasına tahsis etmek, bir iddiadan ibarettir ve âyetin ifade ettiği anlam bunlarla sınırlandırılamaz.

“Zikir” Kelimesinin Müteşabih Olduğu Şüphesine Cevap

Bazıları şöyle demiştir: Ayette zikirden maksat, İslâm Peygamberi’dir. Buna göre bu ayetin ifade ettiği anlam, “وَ اللّهُ یعْصِمُک مِنَ النّاسِ – Allah seni insanların vereceği zarardan koruyacaktır” (Mâide/67) ayetinde olduğu gibi, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) İslâm düşmanlarının zararlarından korunacağının güvence altına alınmasıdır. Yahut en azından ayette zikirden maksadın Peygamber olması ihtimali vardır. Bu durumda zikir kelimesi müteşabih bir kelime hâline gelir. Çünkü onunla belirli bir şeyin kastedildiğini gösteren bir karine bulunmamaktadır ve Kur’an’ın tahrif edilmediğini ispatlamak için bu kelimeye dayanarak istidlalde bulunmak doğru değildir.

Cevap: Pek çok ayette zikir kelimesi açıkça Kur’an için kullanılmıştır. Örneğin: “وَ أَنْزَلْنا إِلَیک الذِّکرَ لِتُبَینَ لِلنّاسِ ما نُزِّلَ إِلَیهِمْ – İnsanlara kendilerine indirileni açıklayasın diye sana zikri indirdik.” (Nahl/44) Bu durumda zikir kelimesi, bu şüphede iddia edildiği gibi müteşabih ve iki farklı varlığı ifade etmek üzere kullanılan müşterek bir kelime değildir.

Bunun yanı sıra, Hicr suresinin 6. ayetinde zikir kelimesinin açıkça Kur’an için kullanıldığı dikkate alındığında, dokuzuncu ayette zikirden maksadın da Kur’an olduğu anlaşılır. Çünkü dokuzuncu ayet, altıncı ayette dile getirilen asılsız isnada cevap vermektedir ve dokuzuncu ayetteki “الذکر” kelimesinin elif-lâmı, ahd-i zikrî içindir. Dolayısıyla bu ayetlerin siyakı[9] da söz konusu şüpheyi geçersiz kılmaktadır.

Masum İmam’ın Yanında Bulunan Kur’an’ın Korunmuş Olduğu Şüphesine Cevap

Bu şüphede şöyle denilmektedir: “وَ إِنّا لَهُ لَحافِظُونَ” ayetinde Kur’an’ın korunmasından maksat, yazılmış bütün Kur’an nüshalarının korunması ise bu, dış dünyadaki gerçekliğe aykırıdır. Çünkü İslâm tarihi boyunca pek çok Kur’an nüshası, İslâm düşmanları tarafından kasıtlı olarak veya yazanlar ve yayıncılar tarafından yanlışlıkla tahrif edilmiştir. Eğer maksat, tek bir nüsha bile olsa bazı nüshaların korunması ise Müslümanların elinde bulunan Kur’an’ın tahrif edildiği kabul edilmekle birlikte, İmam-ı Zaman’ın (aleyhisselâm) yanında bulunan nüshanın korunduğuna inanılabilir ve ayetin ifade ettiği anlamın bu nüshaya yönelik olduğu düşünülebilir.

Cevap: Kur’an’ın amacı, tek cümleyle, insanları bu kitapta yer alan maarife ve uygulamaya yönelik talimatlara yönlendirmektir; böylece insanlar bunlara inanıp bunlarla amel ederek nihai saadete ulaşsınlar. Kur’an’ın tahrif edilmesi durumunda bu amaç gerçekleşemez. Bu amaç, Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) indirilen Kur’an’ın, Müslümanların erişebileceği şekilde onların arasında korunmasını ve tahriften muhafaza edilmesini gerektirir. Böylelikle Allah’ın onların hidayeti için indirdiği şeyleri anlamalarının, bunlara inanmalarının ve bunlarla amel etmelerinin zemini hazırlanmış olur. Böyle bir korunmuşluk, hiçbir şekilde Kur’an nüshalarının bir kısmının veya tamamının bazı ayetler bakımından tahrife uğramamasına bağlı değildir. Çünkü belirli bir zaman diliminde bütün nüshalar tahrif edilmiş olsa bile Müslümanların bu nüshaların tahrif edildiğini ve gerçek Kur’an’ın bunlardan farklı olduğunu bilmeleri; örneğin Kur’an araştırmacıları, kâriler ve hafızlar aracılığıyla gerçek Kur’an’a erişebilmeleri mümkündür. Şu husus da açıktır ki bu tür bir korunmuşluk, özellikle gaybet döneminde, bir nüshanın Masum İmam’ın yanında muhafaza edilmesiyle sağlanamaz.

d) İzzet Ayeti

Kur’an’ın tahrif edilmediğini ispatlamak için başvurulan bir diğer ayet, izzet ayetidir:

“إِنَّ الَّذِینَ کفَرُوا بِالذِّکرِ لَمّا جاءَهُمْ وَ إِنَّهُ لَکتابٌ عَزِیزٌ * لا یأْتِیهِ الْباطِلُ مِنْ بَینِ یدَیهِ وَ لا مِنْ خَلْفِهِ تَنْزِیلٌ مِنْ حَکیم حَمِید – Kendilerine zikir (Kur’an) geldiğinde onu inkâr edenler… Şüphesiz Kur’an, yenilgiye uğratılamayan bir kitaptır. Bâtıl, hiçbir şekilde ve hiçbir yönden ona yaklaşamaz. O, hikmet sahibi ve övgüye lâyık Allah tarafından indirilmiştir.” (Fussilet/41 ve 42)

Bu iki ayette zikir ve kitaptan maksadın Kur’an-ı Mecîd olduğunda şüphe yoktur. Kur’an burada üç sıfatla nitelenmiştir: “عَزِیزٌ”, “لا یأْتِیهِ الْباطِلُ مِنْ بَینِ یدَیهِ وَ لا مِنْ خَلْفِهِ” ve “تَنْزِیلٌ مِنْ حَکیم حَمِید”. İlk iki sıfatın her biri, Kur’an’ın tahrif edilmediğine delâlet etmekte; üçüncü sıfat ise bu tahrif edilemezliğin kaynağına ve sırrına işaret etmektedir.

“Azîz”, izzet kökünden gelir; izzet kelimesi de “arz-ı azâz”dan (sert zemin) alınmıştır. Bu sebeple “azîz”, yenilgiye uğratılamayan ve kendisine nüfuz edilemeyen anlamındadır.

“Bâtıl”, bozulan ve bozan anlamındadır; kendisi bozulup yok olmaya yüz tutan veya başka bir şeyi bozulmaya sürükleyen her şey için kullanılır. Bu sebeple bozulmaya uğrayan şeylere, yanlış ifadelere ve kalıcılığı olmayan hususlara bâtıl denir.

Ayetteki “مِنْ بَینِ یدَیهِ و لا مِنْ خَلْفِهِ” ifadesi, ya zaman bakımından öncesi ve sonrası anlamındadır ve bununla ayetlerin indirildiği sırada ve indirilmelerinden sonraki dönem kastedilmektedir ya da bir bütün olarak “hiçbir şekilde ve hiçbir yönden” anlamına gelmekte ve tam bir olumsuzlamaya delâlet etmektedir.

Şimdi, belirtilen hususlar ışığında şunu söyleyebiliriz: Azîz sıfatı, tek başına Kur’an’ın tahriften korunduğuna delâlet etmektedir. Çünkü tahrif, bir tür yenilgiye uğrayabilirlik ve nüfuz edilebilirliktir; bu ise Kur’an’ın “azîz oluşu” ile bağdaşmaz.

İkinci sıfat olan “لا یأْتِیهِ الْباطِلُ” ifadesinden de tek başına Kur’an’ın tahrif edilmediği açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü Kur’an’ın i‘câzı ve hak oluşu dikkate alındığında, onun i‘câzını ve maarifini değiştiren her türlü değişiklik, bâtılın (bozulan ve bozan şeyin) bir örneğidir. Bu cümlede bâtılın Kur’an’a girmesi, her zaman ve her yönden bütünüyle nefyedilmiştir. Ayrıca bu sıfat, indirilmiş Kur’an ayetlerinden herhangi birinin mevcut Kur’an’dan çıkarılmış olmasını da reddetmektedir. Çünkü Allah bu maarifin insanlığın erişimine sunulmasını irade etmişse, söz konusu ayetlerin çıkarılmış olması, bâtılın indirilmiş Kur’an’a yönelmesinin açık bir örneği sayılır.

Bu ayetin son cümlesi şu hususu hatırlatmaktadır: Kur’an’ın tahrif edilemez ve yenilgiye uğratılamaz oluşunun sebebi, fiilleri makul ve uygun bir amaç taşıyan ve kendisi bütün kemallere sahip olan, hikmet sahibi ve övgüye lâyık Allah tarafından indirilmiş olmasıdır.

İzzet ayeti ile koruma ayetinin karşılaştırılması, iki ayetin anlatım biçimi ve ifade ettiği anlam arasındaki farkı ortaya koymaktadır. Koruma ayetinde Allah’ın Kur’an’ı muhafaza etmesinden söz edilmişti. Bu ayette ise Kur’an’ın kendisine nüfuz edilemez oluşu dile getirilmiştir. Bu iki ayetin birlikte ifade ettiği anlam, Kur’an’ın sağlamlığının hem içeriden, yani kendisine nüfuz edilemez oluşuyla, hem de dışarıdan, yani Allah’ın onu muhafaza etmesiyle güvence altına alınmış olduğudur. Allah’ın Kur’an’ı muhafaza etmesi açıktır; ancak kitabın kendisine nüfuz edilemez oluşu biraz açıklama gerektirmektedir. Kur’an’a neden nüfuz edilemez ve Kur’an’ın hangi özelliği onu zarar vermek isteyenlerin nüfuzundan korumaktadır?

Kur’an’a Nüfuz Edilemez Oluşunun Sırrı

Kur’an’ın tahrif edilmediğine ilişkin ilk Kur’anî delilde, yani tehaddî ayetlerinde geçen açıklamalar dikkate alındığında, söz konusu özelliğin Kur’an’ın i‘câzı olduğu anlaşılır. Kur’an’ın i‘câzı, ona nüfuz edilemez oluşunun ve bâtılın ona girememesinin sırrıdır. Kur’an’ın i‘câzı, belirli harflerin, özel kelimelerin ve kısa cümlelerin (fiil ve fâil, mübteda ve haber, hâl ve zü’l-hâl ve benzerlerinin) kullanımına bağlı değildir. Çünkü bunlar Arap dilinde, en azından Kur’an’ın nüzulünden önce ve sonra yaşamış fasih Arapların şiirlerinde bolca bulunmaktadır. Kur’an’ın i‘câzı, onun “zengin içeriğinde, birbiriyle uyumlu ve bütünüyle hak olan maarifinde” ve “bir surenin ayet ve cümlelerinin bütününe ve bunların anlamlarına hâkim olan özel nazmındadır”. Nitekim seçkin bir gazelin veya üstün bir edebî nesrin seçkinliği, onun tek tek kelimelerine ve terkiplerine dayanmaz; bunların bütününe hâkim olan özel düzenden kaynaklanır. Kur’an’ın kendine özgü nazmı ve içeriği beşerin gücünü aşıyorsa, bu ayetlere insan eliyle yapılacak ve söz konusu içeriğe ve nazma zarar verecek her türlü müdahale, Kur’an’ı i‘câz seviyesinin altına indirecek ve sonuç olarak benzerinin meydana getirilmesini mümkün kılacaktır. Ancak Kur’an’ın incelenmesi, onun bir mucize olduğunu ve benzerinin meydana getirilemeyeceğini göstermektedir. Nitekim Kur’an tarihi de ona karşı çıkanların ve onunla boy ölçüşmeye kalkışanların tek bir surenin benzerini getirmekte aciz kaldıklarını ve başarısız olduklarını göstermektedir. Dolayısıyla Kur’an’ın i‘câzına inanmak, onun tahrif edilmediğine inanmayı da zorunlu olarak beraberinde getirir.

2- Kur’an’ın Tahrif Edilemezliğine İlişkin Rivayet Delilleri

Kur’an’ın tahriften korunduğunu ispatlamak üzere kendileriyle istidlalde bulunulan rivayetler çoktur. Bunlardan bazıları şunlardır:

a) Şiî ve Ehl-i sünnet rivayet kaynaklarında mütevatir[10] olarak nakledilen muteber Sekaleyn hadisi. Bu hadiste şöyle belirtilmiştir: Kur’an ve Ehl-i beyt (aleyhimüsselâm), İslâm ümmetinin kendilerine sarıldığı sürece asla sapmayacağı iki paha biçilmez cevherdir. Oysa Kur’an tahrif edilmiş olsaydı, ona sarılmak sapmayı engellemek bir yana, bizzat sapmaya yol açardı.

b) Hak olan görüşleri, eğilimleri ve fikrî ve toplumsal akımları bâtıl olanlardan ayırt etmede Kur’an’ın esas ve mihenk kılınmasını tavsiye eden çok sayıdaki rivayet. Örneğin şu nebevî rivayet:

“فَإِذَا الْتَبَسَتْ عَلَیکمُ الْفِتَنُ کقِطَعِ اللَّیلِ الْمُظْلِمِ فَعَلَیکمْ بِالْقُرْآن – Fitneler (sapmış fikrî ve toplumsal akımlar), karanlık gecenin parçaları gibi sizi neyin ne olduğunu ayırt edemez hâle getirdiğinde Kur’an’a sarılın.”[11]

c) Rivayetlerin Kur’an ile değerlendirilmesini ve Kur’an’a aykırı rivayetlerin bir kenara bırakılmasını vurgulayan rivayetler. Örneğin Emîrü’l-mü’minîn Ali’den (aleyhisselâm) nakledilen şu hadis:

“تَرْکک حَدِیثاً لَمْ تُرْوَهُ خَیرٌ مِنْ رِوَایتِک حَدِیثاً لَمْ تُحْصِهِ.. . فَمَا وَافَقَ کتَابَ اللَّهِ فَخُذُوا بِهِ وَ مَا خَالَفَ کتَابَ اللَّهِ فَدَعُوه – Nakletmediğin bir hadisi kaçırıp terk etmen, hakkında yeterli bilgi sahibi olmadığın bir hadisi nakletmenden daha hayırlıdır… Öyleyse Allah’ın kitabına uygun olan rivayeti alın (onu düşünce ve amelinizin temeli kılın); Allah’ın kitabına aykırı olan rivayeti ise bırakın.” [12]

d) Açıkça veya kesin bir gerektirme yoluyla, İmamlar (aleyhimüsselâm) döneminde Kur’an’ın tahrif edilemezliğine delâlet eden[13] ve zahirleri itibarıyla Kur’an’ın tarih boyunca korunmuş olduğunu gösteren çok sayıdaki rivayet. Örneğin İmam Sâdık’a (aleyhisselâm) Kur’an hakkında sorulduğunda, onun şöyle cevap verdiği rivayet:

ِ“هُوَ کلَامُ اللَّهِ وَ قَوْلُ اللَّهِ وَ کتَابُ اللَّهِ وَ وَحْی اللَّهِ وَ تَنْزِیلُهُ وَ هُوَ الْکتَابُ الْعَزِیزُ الَّذِی لا یأْتِیهِ الْباطِلُ مِنْ بَینِ یدَیهِ وَ لا مِنْ خَلْفِهِ تَنْزِیلٌ مِنْ حَکیمٍ حَمِید (فصلت/42) – O, Allah’ın kelâmı, Allah’ın sözü, Allah’ın kitabı, Allah’ın vahyi ve O’nun indirdiğidir. O, kendisine nüfuz edilemeyen, bâtılın hiçbir şekilde yaklaşamadığı ve Hakîm ve Hamîd olan Allah tarafından indirilmiş kitaptır.”[14]

3. Kur’an’ın Tahrif Edilmediğine Dair Tarihî Şahitler

Tarihî şahitlerde, Kur’an’ın Müslümanlar arasındaki özel konumu ve önemine, nüzul dönemindeki Araplar için Kur’an’ın fesahat ve belâgatinin çekiciliğine ve Müslümanların, Peygamber’in Kur’an’ı tilavet etme, yazıya geçirme ve ezberleme konusundaki tavsiyelerine gösterdikleri ihtimama vurgu yapılmaktadır.

Kur’an’ın tahrif edilmediğine dair tarihî şahitler kapsamında şu tür hususlar ele alınmaktadır:

a) Kur’an’ın nüzulü döneminde yaşayan Arapların hayret verici hafızaları ve Kur’an’ın fesahati, belâgati ve mucizevi ahengi sebebiyle ona duydukları tarif edilemez ilgi;

b) Müslümanların Kur’an ile güçlü ünsiyetleri, onu ezberlemeleri ve tilavet etmeleri;

c) Kur’an’ın Müslümanlar nezdindeki kutsiyeti ve onda yapılabilecek her türlü değişikliğe karşı hassasiyetleri;

d) Yüce Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) Kur’an’ın tilaveti, yazıya geçirilmesi, ezberlenmesi ve cem‘i konusundaki özel emir ve tavsiyeleri ile Müslümanların bu emirlere gösterdikleri ihtimam;

e) Resûlullah’tan sonraki yöneticilere yöneltilen eleştiriler arasında Kur’an’ın tahrif edildiği iddiasının gündeme getirilmemiş olması.

Tahrif Görüşünü Benimseyenlerin Delillerinin İncelenmesi

Kur’an’ın tahrif edildiği görüşünü benimseyenler, tahrifi ispatlamak için bazı ayet ve rivayetlerle istidlalde bulunmuşlardır. Bunların bir kısmını kısaca aktarıp inceleyeceğiz.

a) İslâm Ümmetinin Önceki Ümmetlere Benzerliğini Bildiren Ayet ve Rivayetler

Bazı ayet ve rivayetlerde İslâm ümmetinin önceki ümmetlere benzerliğine işaret edilmiştir. Örneğin: “لَتَرْکبُنَّ طَبَقاً عَنْ طَبَق – Mutlaka hâlden hâle geçeceksiniz.” (İnşikāk/19)

Yahut şu rivayet: “کلُ مَا کانَ فِی الْأُمَمِ السَّالِفَةِ یکونُ فِی هَذِهِ الْأُمَّةِ مِثْلُهُ – Geçmiş ümmetlerde bulunan her şeyin bir benzeri bu ümmette de gerçekleşecektir.” [15]

Yukarıdaki ayet ve rivayetin ve bunlara benzer diğer ayet ve rivayetlerin, örneğin “sünnetullah” ayetlerinin[16], İslâm ümmetinin geçmiş ümmetlere benzer bir seyir izleyeceğine ve o ümmetlerde meydana gelen olayların bu ümmette de gerçekleşeceğine delâlet ettiği ileri sürülmüştür. Geçmiş ümmetlerde meydana gelen önemli olaylardan biri, onların semavî kitaplarının tahrif edilmesi olduğuna göre, bu ümmetin semavî kitabı da tahrif edilecektir.

Söz konusu rivayetlerin senetlerine yönelik tartışmalar bir kenara bırakılsa[17] ve bu ayet ve rivayetlerin İslâm ümmetinin önceki ümmetlere her hususta benzediğine delâlet ettiği kabul edilse bile[18], bunun gereği yalnızca Hz. Peygamber’den sonraki tarih boyunca Kur’an’da tahrifin meydana gelmesidir. Ancak bu, tahrifin gerçekleşeceği zamanı hiçbir şekilde belirlememektedir. Hatta bunun gerçekleşmesine daha uzun yıllar kalmış olabilir. Dolayısıyla mevcut Kur’an’ın tahrif edildiğine hiçbir şekilde delâlet etmemektedir.

Ayrıca geçmiş ümmetlere her hususta benzeme iddiasının, ayet ve rivayetlerde açıkça belirtilen çok sayıda karşı örneği vardır. Buzağıya tapılması, Nil Nehri’nin yarılması ve Firavun ile ordusunun boğulması, Hz. Süleyman’ın geniş hükümranlığı, İsrâiloğullarının kırk yıl boyunca çölde şaşkın hâlde dolaşmaları, İsrâiloğullarından bir topluluğun meshe uğraması, İsrâiloğullarının ineği hadisesi ve İslâm Peygamberi’nin hâtemü’n-nebiyyîn oluşu bunlardandır. Dolayısıyla bu genel benzerlik istisnaya açıktır. Kur’an’ın tahrif edilmediğine dair deliller dikkate alındığında, Kur’an’ın tahrif edilmemiş olması da bu ayet ve rivayetlerin istisnalarından biridir.

Bunun yanı sıra, bu rivayetlerde zikredilen örneklerden, söz konusu ayet ve rivayetlerde kastedilenin tam ve eksiksiz bir benzerlik değil, bir tür benzerlik olduğu anlaşılmaktadır.[19] Bu durumda tahrif meselesi hakkında şöyle denilebilir: Kitabın mânevî tahrifi veya onu anlama ve onunla amel etme konusunda kayıtsız davranılması, önceki peygamberlerin kitaplarının tahrif edilmesine benzer bir durum sayılır.

b) Kur’an’ın Tahrif Edildiğini Bildiren Rivayetler

Tahrif iddiasında bulunanların görüşüne göre, genel olarak Kur’an’ın tahrifinden söz eden yahut Kur’an ayetlerinin farklı bir biçimde tilavet edildiği[20] ve mevcut Kur’an’da bu ayetlerin tahrif edildiğinin izlerinin görüldüğü çok sayıda rivayet bulunmaktadır.

Mütevatir oldukları iddia edilen bu rivayetlerin neredeyse tamamı muteber değildir. Bunlar arasındaki muteber rivayetlerin toplam sayısı kırka yakındır. Bu gruptaki rivayetlerin bir kısmı tekrardır; çoğu ise tefsir mahiyetindeki açıklamalar, kastedilen kişi veya durumun belirtilmesi, nüzul sebebinin zikredilmesi, mâna ile nakil ve iktibastan ibarettir. Bazılarında da kapsamlarının lafzî tahrifi içerdiğinin kabulü için başka bir delile ihtiyaç duyulan genel ifadeler kullanılmıştır.

Bu grupta, zahiri, hatta açık ifadesi Kur’an-ı Mecîd’in yaklaşık üçte ikisinin çıkarıldığını bildiren yalnızca bir sahih rivayet[21] bulunmaktadır.

Bu rivayette şöyle denilmektedir: “إِنَّ الْقُرْآنَ الَّذِی جَاءَ بِهِ جَبْرَئِیلُ ع إِلَی مُحَمَّدٍ ص سَبْعَةَ عَشَرَ أَلْفَ آیة – Şüphesiz Cebrâil’in (aleyhisselâm) Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) getirdiği Kur’an on yedi bin ayetti.” [22]

Bu rivayet, el-Vâfî adlı kitapta “عشر” kelimesi olmaksızın “سبعة آلاف آیة” şeklinde nakledilmiştir.[23] Bu durumda rivayetin ifade ettiği sayı yedi bin ayet olur ki bu da mevcut Kur’an’ın ayet sayısına yakındır. [24]

Bunun yanı sıra, bu rivayette kastedilen, Cebrâil’in Allah katından Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) getirdiği açıklama ve tefsirle birlikte Kur’an metni de olabilir.[25]

Ayetullah Cevâdî Âmülî de bu konuda şöyle buyurmuştur:

Eksiltme yoluyla tahrifin gerçekleşmiş olması, Kur’an’ın i‘câzına iki yönden zarar verir:

Birincisi: Kur’an’ın, kendi surelerine denk tek bir sure getirilmesi konusunda bile tehaddîde bulunduğunu biliyoruz.[26] Bu tehaddî, ancak Kur’an’ın tamamı elde bulunduğunda eksiksiz olur. Eksiltme yoluyla tahrif ihtimali söz konusu olduğunda bu meydan okumanın eksik kalacağı açıktır. Çünkü muarız şöyle iddia edebilir: Belki de çıkarılmış surelerin benzeri getirilebilir. Mevcut Kur’an surelerine denk bir sure sunamadığımız doğrudur; fakat çıkarılmış sureler için de durumun böyle olduğu nereden bellidir?!

Öte yandan, Kur’an’ın i‘câzının geçersiz hâle gelmesi için benzerinin getirilebileceğine dair kesin bilgiye ulaşmak gerekli değildir; salt ihtimal yeterlidir. Hatta Kur’an’a denk bir sure sunmanın mümkün olması, onun i‘câzını geçersiz kılmak için yeterlidir. Nitekim Kur’an’ın itibar ve hücciyetini ortadan kaldırmak için onun tahrif edildiğine kesin olarak inanmak gerekmez; tahrif ihtimali bile sonuçta Kur’an’ın i‘câzının ortadan kalkmasına yol açar.

Dolayısıyla Kur’an’ın i‘câzını savunmak için, eksiltme yoluyla da olsa her türlü tahrif ihtimalini kesin olarak reddetmek gerekir.

İkincisi: Kur’an’ın kendi i‘câzını vurguladığı hususlardan biri, zorluk ve kolaylık, savaş ve barış, çöl ve şehir gibi farklı şartlarda ve uzun yıllar boyunca indirilmiş olan çok sayıdaki ayeti arasında ihtilaf bulunmadığını bildirmesidir.[27] Ayetler arasındaki uyumun ve ihtilafsızlığın araştırılıp incelenmesi, ancak Kur’an’ın bütün sureleri, ayetleri, parçaları, kelimeleri ve harfleri mevcut olduğunda ve üzerinde tedebbür edenlerin önünde bulunduğunda mümkündür. Buna göre Kur’an’dan tek bir harf bile çıkarılmış olsa, muarız şöyle iddia edebilir: Belki de çıkarılan o harf, Kur’an’ın mevcut kısmıyla çelişiyordu. Kur’an’ın bazı parçaları eksikken bunlar arasında tam bir uyum bulunduğu ve hiçbir ihtilaf olmadığı nasıl iddia edilebilir?

Dolayısıyla Kur’an’ın uyum ve ihtilafsızlık bakımından i‘câzı kabul edildiğinde, eksiltme yoluyla tahrife ilişkin kanaat veya ihtimal ortadan kalkar.[28]

Namazlarda Tam Bir Sure Okunmasına İlişkin Rivayetler

Şia, namazda tam bir sure okunmasını ya vacip ya da müstehap olarak kabul etmiştir.[29]

Buna göre ileri sürülen görüş şudur: Kur’an sureleri tahrif edilmişse bu, onların bazı ayetlerinin düşmüş olduğu anlamına gelir. Bu durumda “Fâtiha” ve “Tevhid” gibi sınırlı sayıdaki sure dışında Kur’an’da tam bir sure bulunmaz. O hâlde namazda tam bir sure okumanın vacip veya müstehap oluşuna ilişkin hüküm, yalnızca bu sınırlı sayıdaki sure için geçerli olacaktır. Oysa rivayetlerde ve fakihlerin sözlerinde böyle bir sınırlama yer almamıştır.

Kur’an’ın tahrif edildiğini savunanların iddiasına göre Masum İmamlar (aleyhimüsselâm), Kur’an’ın tahrif edilmiş olduğunu bilmektedirler. Eğer durum böyleyse, Müslümanlardan namazda “Fâtiha” suresinden sonra tam bir sure okumalarını nasıl istemektedirler?

Şöyle denilebilir: Tam bir sure okuma hükmü neshedilmiştir. Yani Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) döneminde tam bir sure okumak gerekliydi; daha sonra Kur’an tahrif edilince bu hüküm neshedildi ve eksik bir sure okumak da yeterli hâle geldi. Ancak bu iddia reddedilir. Çünkü tam bir sure okuma hükmü, Masum İmamların (aleyhimüsselâm) dilinden nakledilmiştir. Dolayısıyla ortada bir nesih yoktur. Öte yandan şeriatın Masum İmamlar (aleyhimüsselâm) tarafından neshedilmesi söz konusu olamaz.

Şöyle bir iddiada bulunulabilir: Eksik bir surenin okunmasının yeterli oluşuna ilişkin hüküm, meysûr kaidesi kapsamındadır: “المیسور لایسقط بالمعسور”. Bu kaideye göre namazda tam bir sure okumanın mümkün olmaması, tam sure okuma yükümlülüğünün düşmesi ve hükmün neshedilmesi anlamına gelmez; aksine, her surenin mevcut mushafta bulunan kısmının okunmasının yeterli olduğu anlamına gelir.

Bu söz de reddedilir. Çünkü meysûr kaidesi, yerine getirilmesi güç olan kısmın elde bulunmadığı durumda uygulanabilir. Evet, elde hiçbir tam sure bulunmasaydı meysûr kaidesine dayanılarak eksik bir sureyle yetinilebilirdi. Oysa tahrif iddiasında bulunan kişi, “Kadr” veya “Nâs” gibi surelerin tam olduğunu ve bunlardan hiçbir ayetin düşmediğini kabul etmektedir. Dolayısıyla namaz kılan kişinin yalnızca bu tam sureleri okuması gerekir. Oysa rivayetlerde ve fakihlerin sözlerinde böyle bir sınırlama bulunmamaktadır.[30]

(Bu istidlalin, “Kur’an’ın bazı ayetlerinin doğru yerlerine yerleştirilmemiş olduğu” görüşünü de reddettiğine dikkat ediniz.)

İmam Humeynî (rahmetullahi aleyh) de bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Eğer durum, Muhaddis Nûrî ve onunla aynı görüşü paylaşanların söylediği gibiyse; yani Kur’an, Ehl-i beyt’in zikri ve faziletleriyle, Emîrü’l-mü’minîn’in anılması ve onun vasîliğinin ve imametinin ispatıyla dolu idiyse, neden Emîrü’l-mü’minîn, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin (aleyhimüsselâm) ile Selmân, Ebû Zer, Mikdâd, Ammâr ve diğer sahâbîler, başlı başına kesin birer burhan olan bu indirilmiş ayetlerden tek biriyle bile ihticac etmemişlerdir?! Üstelik onlar, Hz. Ali’nin (aleyhisselâm) hilâfetini ispatlamak için sürekli delil getiriyorlardı. Şu soruyu sormak yerinde değil midir: Ali b. Ebî Tâlib’in (aleyhisselâm) velâyetini ispatlayan Kur’an ayetleri mevcutken neden nebevî hadislere başvuruyorlardı? Eğer Kur’an, Emîrü’l-mü’minîn’in ve onun masum evlatlarının (aleyhimüsselâm) isimleriyle, faziletlerinin zikri ve hilâfetlerinin ispatıyla dolu idiyse, Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem), Vedâ Haccı’nda, mübarek ömrünün sonlarında ve ilâhî vahyin nüzulünün sona erdiği dönemde, neden velâyeti resmen tebliğ etmekten, velî ve halife olacak kişiyi belirlemekten endişe duyuyordu? Öyle ki Kur’an, ‘وَ اللَّهُ یعْصِمُک مِنَ النَّاس – Allah seni insanların (muhtemel tehlikelerinden) koruyacaktır’ (Mâide/67) ifadesiyle ona güvence verdi. Yine Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem), vefatı sırasında Hz. Ali’nin (aleyhisselâm) adını açıkça belirtmek için neden kalem ve hokka istedi? Nebevî sözün etkisinin ilâhî vahyin etkisinden daha fazla olduğunu mu düşünüyordu?”[31]

Hz. Ali’nin (aleyhisselâm) Mushafı

Emîrü’l-mü’minîn’in (aleyhisselâm) mushafının varlığı, tarih ve rivayetlerin kesin olarak ortaya koyduğu hususlardandır. Bu kaynaklara göre İmam Ali (aleyhisselâm), Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) Kur’an’ın cem‘ine ilişkin emri uyarınca, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) vefatından sonra, Kur’an’ı toplamayı tamamlayıncaya kadar namaz dışında evden çıkmamaya yemin etti. Ardından bir süre sonra, derlediği Kur’an’ı mescitte bulunan bir grup sahâbîye ve Müslümana sundu. Ancak içlerinden bazıları, “Senin mushafına ihtiyacımız yok” dediler. İmam Ali (aleyhisselâm) bu tutumdan üzüntü duydu ve şöyle buyurdu: “Kāim’imizin (aleyhisselâm) kıyamına kadar bu Kur’an’ı bir daha göremeyeceksiniz.”

Bu husus, Şia ve Ehl-i sünnet’in tarih ve rivayet kaynaklarında farklı şekillerde yer almıştır.

Şia ve Ehl-i sünnet âlimlerinden birçoğu, Emîrü’l-mü’minîn’in mushafının mevcut mushaftan birkaç yönden farklı olduğunu belirtmiştir:

  1. Ayet ve surelerin tertibi ve sıralanışı bakımından: İmam (aleyhisselâm), mushafındaki ayet ve sureleri Kur’an’ın nüzul sırasına göre düzenlemiştir. Mevcut mushafta ise bu husus gözetilmemiştir.
  2. Emîrü’l-mü’minîn’in (aleyhisselâm) mushafı, ayetlerin tefsir ve te’vilini, nüzul bağlamı ve sebebinin açıklanmasını, nâsih ayetlerin mensuhlardan, âm olanların hâs olanlardan, mutlak olanların mukayyet olanlardan ayırt edilmesini ve benzeri hususları içermekteydi. Bunlar ise Kur’an’ın kendisiyle değil, tefsir ve Kur’an ilimleriyle ilgilidir. Bu sebeple mevcut mushafta yer almamaktadır.

İmam Bâkır (aleyhisselâm) bu konuda şöyle buyurmaktadır: “مَا ادَّعَی أَحَدٌ مِنَ النَّاسِ أَنَّهُ جَمَعَ الْقُرْآنَ کلَّهُ کمَا أُنْزِلَ إِلَّا کذَّابٌ وَ مَا جَمَعَهُ وَ حَفِظَهُ کمَا نَزَّلَهُ اللَّهُ تَعَالَی إِلَّا عَلِی بْنُ أَبِی طَالِبٍ ع وَ الْأَئِمَّةُ مِنْ بَعْدِهِ ع – Yalancı ve yalancılığı huy edinmiş birinden başkası, Kur’an’ın tamamını indirildiği şekliyle topladığını iddia edemez. Çünkü Kur’an’ı Allah Teâlâ’nın indirdiği şekliyle toplayıp muhafaza edenler, yalnızca Ali b. Ebî Tâlib (aleyhisselâm) ve ondan sonraki İmamlardır.” [32]

Yine o şöyle buyurmuştur: “مَا یسْتَطِیعُ أَحَدٌ أَنْ یدَّعِی أَنَ عِنْدَهُ جَمِیعَ الْقُرْآنِ کلِّهِ ظَاهِرِهِ وَ بَاطِنِهِ غَیرُ الْأَوْصِیاء – Resûl-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) vasîlerinden başka hiç kimse, zahiri ve bâtınıyla Kur’an’ın tamamının kendi yanında olduğunu iddia edemez.” [33]

Allâme Tabâtabâî (rahmetullahi aleyh), bu rivayeti açıklarken şöyle demiştir:

“أَنَ عِنْدَهُ جَمِیعَ الْقُرْآنِ کلِّهِ” cümlesi, her ne kadar zahiri itibarıyla Kur’an’ın lafzını ifade ediyor ve tahrife de işaret ediyor olsa da “ظَاهِرِهِ وَ بَاطِنِهِ” ifadesiyle kayıtlanması, Kur’an’ın tamamından maksadın hem normal yollarla anlaşılabilen zahirî anlamlar hem de olağan kavrayıştan gizli kalan bâtınî anlamlar olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde önceki rivayette yer alan “مَا جَمَعَهُ وَ حَفِظَهُ” ifadesinde cem‘in hıfz ile kayıtlanması da aynı hususu göstermektedir.[34]

Şeyh Sadûk da bu konuda şöyle demiştir: “Kur’an dışında vahyedilenler Kur’an’a eklense, ayetlerinin sayısı on yedi bin olur… Nitekim Emîrü’l-mü’minîn bunların tamamını derlemiş ve onu sunduğunda şöyle buyurmuştur: Bu, Rabbinizin kitabıdır; peygamberinize indirildiği şekliyledir ve ona tek bir harf eklenmemiş, ondan tek bir harf eksiltilmemiştir.”[35]

Şeyh Sadûk’un açıklamasına göre, Emîrü’l-mü’minîn’in (aleyhisselâm) mushafındaki ayetlerin sayısı mevcut mushaftakinden fazla olsa da söz konusu ayetler, Kur’an ayetlerini açıklayan beyânî vahiy olarak indirilmişti; Kur’anî vahiy olarak değil. Gerçekte Kur’an’la ilgili iki tür vahiy söz konusuydu:

  1. Kur’anî vahiy: Buna göre ayetler, Kur’an olarak indirilmiştir. Bu da mevcut mushafın ayetleriyle tam olarak örtüşmektedir.
  2. Beyânî vahiy: Cebrâil bunları, ayetlerin tefsiri ve açıklaması olarak Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) indirmiş; Emîrü’l-mü’minîn (aleyhisselâm) de Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) öğretmesiyle bunların tamamını kendi mushafına yazmıştır.

Dolayısıyla Emîrü’l-mü’minîn’in (aleyhisselâm) mushafında, zahirin tefsiri veya bâtının te’vili olarak indirilmiş açıklayıcı ayetlerin bulunması, onun mushafının mevcut mushaftaki ayetlerden daha fazla Kur’an ayeti içerdiği anlamına gelmez.[36]

Kur’an’ın Tamamı İmamların Yanındadır

Bazen Emîrü’l-mü’minîn’in (aleyhisselâm) mushafının varlığına ek olarak, ondan nakledilen bazı rivayetlere de başvurulmaktadır. Bu rivayetlere göre nâsihi ve mensuhu, muhkemi ve müteşabihi, zahiri ve bâtını, tefsiri ve te’viliyle Kur’an’ın tamamı yalnızca İmamların (aleyhimüsselâm) yanındadır. Kur’an’ın tamamının kendi yanında olduğunu iddia eden herkes yalancıdır. Merhum Küleynî, “باب انه لم یجمع القرآن کلّه إلّا الأئمة علیهم السلام و إنهم یعلمون علمه کلّه” başlıklı bir bâbda bu konuda altı rivayet aktarmıştır.[37]

Bu rivayetler iki gruptur:

  1. Kur’an’ın tamamının İmamların (aleyhimüsselâm) yanında olduğunu bildiren rivayetler. Bu hususun Kur’an ayetlerinin zahiriyle ilgisi yoktur. Kur’an’ın muhkeminin ve müteşabihinin, te’vilinin ve tenzilinin ve benzeri hususlarının İmam’ın (aleyhisselâm) yanında olmasından maksat şudur: Kur’an’da genel ilkeler ve mutlak ifadeler yer almışsa, Yüce Allah beyânî vahiy aracılığıyla Resûlü’nü bunların cüz’î örneklerinden, tahsislerinden ve takyitlerinden haberdar etmiş; Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) de bu sırları Emîrü’l-mü’minîn’e (aleyhisselâm) açıklamıştır. Böyle bir hususa Kur’an’ın te’vili veya tefsiri denir. Nitekim bizzat ondan şöyle nakledilmiştir:

“وَ اللَّهِ مَا نَزَلَتْ آیةٌ إِلَّا وَ قَدْ عَلِمْتُ فِیمَ أُنْزِلَتْ وَ أَینَ أُنْزِلَتْ إِنَّ رَبِّی وَهَبَ لِی قَلْباً عَقُولًا وَ لِسَاناً سَئُولا – İlâhî ayetlerden hiçbir ayet inmemiştir ki onun kimin hakkında ve nerede indirildiğini bilmeyeyim. Hak Sübhânehû ve Teâlâ bana anlayan bir kalp, konuşan ve soran bir dil ihsan etmiştir.”[38]

  1. Emîrü’l-mü’minîn’in (aleyhisselâm) mushafının tertibinin mevcut mushafın tertibinden farklı olduğunu bildiren rivayetler. İmam Ali (aleyhisselâm), ayet ve sureleri nüzullerine göre sıralamıştır. Yani örneğin Mekkî sureleri nüzul yıllarına göre Kur’an’ın başına yerleştirmiş, ardından Medenî sureleri sıralamıştır.

Bu tür rivayetlerin de tahrife delâlet etmediği açıktır. Çünkü bugün de Kur’an alanındaki uzmanlar ve düşünürler arasında mevcut mushafın tertibinin tevkīfî mi yoksa ictihadî mi olduğu konusunda görüş ayrılığı bulunmaktadır. Hatta bazı Ehl-i sünnet müfessirleri, surelerin mevcut sıralamasını değiştirip tarihî karineler doğrultusunda onları yeniden düzenleyerek ayet ve sureleri nüzul sıralarına göre tefsir etmeye çalışmışlardır. Örneğin onların tefsirlerinin birinci cildinde Alak, Müddessir, Müzzemmil ve benzeri sureler yer almaktadır. Ayrıca Mısır âlimlerine, Kur’an’ı nüzul sırasına göre tefsir etmenin caiz olup olmadığı sorulmuş; onlar da böyle bir çalışmayı caiz görmüşlerdir. Doğrusu da şudur: Böyle bir tefsir, olumsuz yan sonuçlar doğurmadığı ve tefsir sınırını aşıp Kur’an’ın yeniden tedvinine dönüşmediği sürece gayrimeşru olmadığı gibi, ayetlerin delâlet ettiği anlamların ve siyaklarının anlaşılmasına bir ölçüde yardımcı da olabilir.

Her hâlükârda, Emîrü’l-mü’minîn’in (aleyhisselâm) mushafında Kur’an ayet ve surelerinin farklı bir tertiple sunulmuş olması, mevcut mushafta tahrif meydana gelmiş olmasını hiçbir şekilde gerektirmez.[39]

Kur’an’ın Tertibi Hakkında Üç Görüş[40]

Kur’an’ın tahrif edilmediğine inananlar arasında, Kur’an’ın tertibi hakkında üç görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerin her birinin âlimler arasında taraftarları vardır.

Birinci görüşe göre Kur’an, ayet ve surelerin yerleri bakımından olması gerekenden farklıdır ve mevcut Kur’an’ın tertibi bütünüyle doğru değildir.

Bu grup, Kur’an’a herhangi bir şey eklenmediği veya ondan herhangi bir şey eksiltilmediği için —tahrif, ayetlerde değişiklik yapılması anlamına geldiğinden ve böyle bir şey gerçekleşmediğinden— surelerin veya ayetlerin yerlerinin değiştirilmesini Kur’an’ın tahrifi kapsamında görmemektedir.

İkinci görüş ise Kur’an’ın hiçbir değişikliğe uğramadan, bugün mevcut olduğu şekliyle, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) emriyle düzenlendiğini belirtmektedir.

Üçüncü görüş ise bu iki görüşün bir terkibidir.

Birinci Görüş: Ayet ve Surelerin Tertibi Doğru Değildir

Bu görüş iki bölümden oluşmaktadır:

1- Kur’an’ın bazı surelerinin yerleri değiştirilmiştir ve sıralamaları doğru değildir.

2- Kur’an’ın bazı ayetleri doğru yerlerine yerleştirilmemiştir.

Allâme Tabâtabâî, sure ve ayetlerin tertibinin değiştirildiği görüşünü benimseyenlerdendir. Allâme, çok sayıda rivayeti aktarıp eleştirel bir incelemeye tâbi tuttuktan sonra şöyle yazmaktadır:

Kur’an Surelerinin Tertibi Sahâbenin İşiydi

Kur’an surelerinin ilk cem‘deki tertibi sahâbenin işiydi; ikinci cem‘de de durum böyleydi.[41] Bazı rivayetlerde, Osman’ın Enfâl ve Berâe surelerini A‘râf ile Yûnus surelerinin arasına yerleştirdiği, oysa ilk cem‘de bunların söz konusu iki sureden sonra yer aldığı belirtilmiştir.

Bunun bir diğer delili de diğer sahâbîlerin mushaflarındaki tertibin, birinci ve ikinci cem‘deki tertipten farklı olduğunu bildiren rivayetlerdir. Örneğin bir rivayette, Ali’nin (aleyhisselâm) mushafının nüzul sırasına göre düzenlendiği belirtilmektedir. İlk inen sure Alak suresi olduğundan, Ali’nin (aleyhisselâm) Kur’an’ında da ilk sure Alak, ardından Müddessir, sonra Nûn, ardından Müzzemmil, sonra Tebbet ve daha sonra Tekvîr suresi yer almaktaydı. Mekkî surelerin sonuna kadar bu şekilde devam etmekte, bunlardan sonra da Medenî sureler gelmekteydi. el-İtkān müellifi bu rivayeti İbn Fâris’ten nakletmiştir. [42]

Târîhu’l-Ya‘kūbî’de ise onun mushafı için başka bir tertip zikredilmiştir. [43]

Yine İbn Eşte’nin, Kitâbü’l-Mesâhif’te kendi senediyle Ebû Ca‘fer el-Kûfî’den Übey’in mushafının tertibini naklettiği aktarılmıştır. Bu tertip, mevcut Kur’anların tertibine hiçbir şekilde benzememektedir. [44]

Aynı şekilde o, kendi senediyle Cerîr b. Abdülhamîd’den Abdullah b. Mes‘ûd’un mushafının tertibini nakletmiştir; bu da mevcut Kur’anların tertibinden farklıdır. Abdullah b. Mes‘ûd önce uzun surelerle başlamış, ardından yüz ayetlik sureleri, sonra mesânîyi ve ardından mufassal sureleri getirmiştir.[45] Oysa mevcut Kur’anlar bu şekilde değildir. Bu çağda Müslümanların elinde bulunan Kur’anların bölümlerinin sıralaması, Abdullah b. Mes‘ûd’un Kur’an’ındaki gibidir. Yani bu Kur’anlarda da önce uzun sureler, ardından yüz ayetlik sureler, sonra mesânî ve en sonda mufassal sureler yer almaktadır. Bununla birlikte, her bölümdeki surelerin öncelik ve sonralık sırası bakımından yine de İbn Mes‘ûd’un Kur’an’ından farklıdır.

Bizim benimsediğimiz bu görüşün karşısında, Kur’an surelerinin tertibinin tevkīfî olduğunu ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) emriyle yapıldığını söyleyen birçok müfessirin görüşü bulunmaktadır. Onlara göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem), Cebrâil’in işareti ve Allah Teâlâ’nın emriyle Kur’an surelerinin bu sırayla yazılmasını emretmiştir. Hatta içlerinden bazıları, bu hususun sübutunda tevâtür bulunduğunu iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Biz, gözümüze ilişmeyen bu mütevatir haberlerin nerede olduğunu bilmiyoruz.

Kur’an Ayetlerinin Tertibi de Tevkīfî Değildi ve Sahâbenin Müdahalesi Olmaksızın Gerçekleşmemişti

İlk cem‘ hadisesini anlatan rivayetlerin zahirinden, sahâbenin bu işte kendi ictihadını, görüşünü ve tercihini kullandığı anlaşılmaktadır.

Osman b. Ebü’l-Âs’ın Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) naklettiği şu rivayete gelince:

“Cebrâil yanıma geldi ve ‘إِنَّ اللَّهَ یأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَ الْإِحْسانِ.. . (Nahl/90) ayetini surenin falan yerine yerleştirmelisin’ dedi.”[46]

Bu rivayet, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) bazı ayetler konusunda böyle davrandığından fazlasına delâlet etmez; bütün ayetler hakkında böyle davrandığına değil.

Rivayetin böyle bir delâleti olduğunu kabul etsek bile bunun elimizdeki mevcut Kur’an’la bir ilgisi yoktur. Çünkü elimizdeki rivayetler, sahâbenin yaptığı tertibin Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) tertibine uygun olduğuna delâlet etmemektedir. Sahâbeye duyduğumuz salt hüsnüzan, bu rivayetlerde böyle bir delâletin ortaya çıkmasını sağlamaz. Evet, bu hüsnüzan, sahâbenin Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) tertibini bildikleri yerlerde ona kasıtlı olarak aykırı davranmadıklarını ifade eder. Ancak Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) tertibinden haberdar olmadıkları yerlerde de sure ve ayetleri onun tertibine uygun biçimde sıraladıkları nereden bellidir? Nitekim ilk cem‘ ile ilgili rivayetlerde, sahâbenin Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) bütün ayetlere ilişkin tertibini bilmediğine, her ayetin yerinin neresi olduğundan haberdar olmadığına ve hatta bütün ayetleri ezbere de bilmediğine tanıklık eden çok güçlü şahitler bulunmaktadır.

Söz konusu rivayetlerin üslubuna ek olarak, Şia[47] ve Ehl-i sünnet[48] kanallarından gelen müstefîz rivayetlerde, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) ve sahâbesinin bir surenin tamamlandığını ancak başka bir besmele indiğinde anladıkları belirtilmektedir. O zaman önceki surenin tamamlandığını anlıyorlardı. el-İtkān’da[49] aktarıldığı üzere bu hususu Ebû Dâvûd, Hâkim, Beyhakī ve Bezzâr, Saîd b. Cübeyr yoluyla İbn Abbas’tan nakletmişlerdir. İbn Abbas şöyle demiştir: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem), بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِیمِ ininceye kadar surenin ne zaman tamamlandığını bilmiyordu.” Bezzâr ise besmele indiğinde o surenin sona erdiğinin ve başka bir surenin başladığının anlaşıldığını eklemiştir.

Yine el-İtkān, Hâkim’den başka bir tarikle Saîd aracılığıyla İbn Abbas’ın şöyle dediğini nakletmiştir: “Müslümanlar, başka bir بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِیمِ ininceye kadar surenin ne zaman ve hangi ayette tamamlandığını bilmiyorlardı. O indiğinde surenin tamamlandığını anlıyorlardı.”[50] Hâkim, bu rivayet hakkında onun Buhârî ve Müslim’in bütün şartlarını taşıdığını söylemiştir.

Yine ondan başka bir tarikle Saîd aracılığıyla İbn Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Cebrâil, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) inip بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِیمِ okuduğunda, Resûlullah buradan itibaren başka bir surenin başladığını anlıyordu.”[51] Hâkim bu rivayeti sahih kabul etmiştir.

Buna yakın bir anlam, başka bazı rivayetlerde de yer almıştır. Aynı anlam, Şia kanallarıyla İmam Bâkır’dan (aleyhisselâm) da rivayet edilmiştir.

Görüldüğü üzere bu rivayetler, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) nezdinde Kur’an ayetlerinin tertibinin nüzul sırasıyla aynı olduğu hususunda açıktır. Dolayısıyla bütün Mekkî ayetler Mekkî surelere, bütün Medenî ayetler de Medenî surelere yerleştirilmiştir. Yalnızca, bazı ayetlerinin Mekke’de, bazılarının ise Medine’de indiği varsayılan sure bunun dışındadır. Böyle bir şeyin var olduğu kabul edilse bile bu, kesinlikle bir sureden fazla değildir.

Bu hususun gereği, ayetlerin yerlerinde gördüğümüz farklılıkların tamamının sahâbenin ictihadından kaynaklanmış olmasıdır.

Şöyle ki: Esbâb-ı nüzul konusunda, Medenî surelerde bulunan birçok ayetin Mekke’de, Mekkî surelerde bulunan birçok ayetin ise Medine’de indiğini bildiren sayısız rivayetimiz vardır. Bu rivayetler ayrıca, örneğin bazı ayetlerin Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) ömrünün sonlarında indiğini belirtmektedir. Oysa bu ayetlerin hicretin ilk dönemlerinde inen surelerde yer aldığını görmekteyiz. Biz, hicretin ilk dönemlerinden onun ömrünün sonlarına kadar başka birçok surenin indiğini biliyoruz. Örneğin Bakara suresi hicretin birinci yılında inmiştir; oysa içinde, rivayetlerin Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) inen son ayetler olarak nitelediği bazı ayetler bulunmaktadır. Hatta Ömer’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem), ribâ ayetlerini henüz bize açıklamadan vefat etti.” Yine rivayetlerde ona inen son ayet olduğu belirtilen “وَ اتَّقُوا یوْماً تُرْجَعُونَ فِیهِ إِلَی اللَّهِ.. .” (Bakara/281) ayeti de bu surede bulunmaktadır.

Dolayısıyla uygun olmayan surelerde yer alan ve nüzul sıraları gözetilmeyen bu tür ayetlerin, sahâbenin ictihadıyla söz konusu yerlere yerleştirildiği anlaşılmaktadır.

Bu hususu destekleyen bir rivayeti el-İtkān müellifi[52], İbn Hacer’den nakletmiştir. İbn Hacer şöyle demiştir: “Ali’den (aleyhisselâm), Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) vefatından sonra Kur’an’ı nüzul sırasına göre topladığına ilişkin bir rivayet gelmiştir. İbn Ebî Dâvûd da bu rivayeti aktarmıştır.”[53] Bu rivayetin içeriği, Şia’nın kesin olarak kabul edilen sahih rivayetlerinde de yer almaktadır.

Rivayetlerin zahirinin delâlet ettiği hususlar bunlardı. Ancak çok sayıda kişi, Kur’an ayetlerinin tertibinin tevkīfî olduğunda ve elimizde bulunan, Osman mushafı olarak bilinen Kur’an’ın ayetlerinin Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) emriyle düzenlendiğinde ısrar etmektedir. Onlara göre onun emri de Cebrâil’in işaretiyle olmuştur. Bu kişiler, zikredilen rivayetlerin zahirini te’vil ederek şöyle demişlerdir: “Sahâbenin gerçekleştirdiği cem‘, tertip oluşturma niteliğinde değildi. Aksine onlar, ayet ve surelerde hatırladıkları tertibi gözetmiş ve bunu bir mushafa kaydetmişlerdir.”

Oysa değerli okuyucu, Ebû Bekir döneminde gerçekleşen ve rivayetlerde anlatılan ilk cem‘in yapılış biçiminin bu te’vili açıkça reddettiğini pekâlâ bilmektedir.[54]

İkinci Görüş: Kur’an’ın Sure ve Ayetlerinin Tertibi Peygamber’in Emriyle Gerçekleştirilmiştir

1- Önceki bahislerde, Kur’an ayetlerinin eksiltildiği veya artırıldığı iddiasının reddi konusunda, Ayetullah Cevâdî Âmülî’den “Namazlarda Tam Bir Sure Okunmasına İlişkin Rivayetler” başlığı altında bir açıklama aktarılmıştı. Bu açıklamada şu husus vurgulanmıştı: Kur’an’da bir eksiklik bulunsaydı, namazda tam bir sure okunması emri yerinde olmazdı. Çünkü içinden bir ayetin çıkarıldığı bir sureyi okuyor olabilirdik. Aynı istidlal, ayetlerin yerlerinin değiştirilmesi konusunda da geçerlidir. Çünkü ayetlerin yerleri değiştirilmişse —örneğin Ahzâb suresinden bir ayet Duhân suresine yerleştirilmişse— Ahzâb suresini okuduğumuzda tam bir sure okumuş olmayız. Ehl-i beyt’in namazda surelerin okunmasına ilişkin emri, ayetlerin yerlerinin değiştirilmediğini göstermektedir.

2- Ayetullah Cevâdî Âmülî, “Kur’an’ın Tamamı İmamların Yanındadır” konusunda da Emîrü’l-mü’minîn Ali’nin (aleyhisselâm) Kur’an’ı nüzul sırasına göre toplamasının, ayetlerin tefsirine ulaşmak amacı taşıdığını; Kur’an’ı bu esasa göre tedvin etmek amacı taşımadığını açıklamıştır.

3- Kendisi ayrıca şöyle buyurmuştur:

Kur’an, on sure veya bir sure getirilmesi konusunda tehaddîde bulunduğunda:[55] “فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَیات” (Hûd/13), surelerin daha Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) döneminde belirli ve bilinen bir hâlde olduğu anlaşılmaktadır. Sekaleyn hadisinde ve “ذلِک الکتبُ لا رَیبَ فیهِ هُدًی لِلمُتَّقین” (Bakara/2) gibi ayetlerde Kur’an’a “kitap”[56] denilmesi, Kur’an’ın Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) döneminde tedvin edilmiş olduğunu göstermektedir. Çünkü dağınık yazılara kitap denilmez. Dolayısıyla Ebû Bekir döneminde Kur’an’ın toplanması, Kur’an’ın Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) döneminde cem‘ ve tedvin edilmiş olmasıyla çelişmeyen başka bir anlam taşıyacaktır. Osman da Kur’an kıraatlerindeki dağınıklığı önlemiş ve tek bir kıraate resmiyet kazandırmış; ayet ve surelerin düzeninde herhangi bir tasarrufta bulunmamıştır.

4- Yine şöyle belirtmiştir: Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) ve Müslümanların gösterdiği olağanüstü ihtimam, Kur’an’ın dağınık bir hâlde bırakılmış olmasına imkân vermez. Bu, risaletin temel eksenidir. Nitekim o, Kur’an’ın ezberlenmesini ve okunmasını defalarca emretmiştir. Öyle ki Kur’an hafızlarının sayısı, yalnızca Yemâme Savaşı ve Bi’rimaûne hadisesinde dört yüz Kur’an hafızının öldürülmesine varacak kadar çoktu. Peygamber’den (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) sonra gerçekleştirilen bütün çalışmalar da bu kişilerin çok sayıdaki mensubu tarafından yapılmış; Kur’an hiçbir zaman tek bir kişi tarafından toplanmamıştır.[57]

Her surenin ayetlerinin sıralanışı ve düzenleniş biçimi, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) emriyle olmuştur. Nitekim İbn Abbas’tan şöyle nakledilmiştir: “Peygamber’e vahiy indiğinde vahiy kâtiplerini çağırır ve onlara, ‘Bu ayetleri, falan surenin falan ayetinin yanına yerleştirin’ derdi.”[58] Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) sahâbîleri de Kur’an’ı onun belirlediği tertibe göre ezberler ve öğretirlerdi.[59] Bu sebeple bir surenin ayetleri arasında keşfedilmesi gereken özel bir bağ vardır. Başka bir ifadeyle, her surenin kendine özgü bir hikmeti ve amacı bulunmaktadır; Yüce Resûl de ayetleri buna göre yan yana yerleştirirdi.[60]

5- Tefsîr-i Nümûne’de de şöyle yer almaktadır:

“Fâtihatü’l-kitâb”, kitabın (Kur’an’ın) başlangıcı anlamındadır. Peygamber’den (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) nakledilen çeşitli rivayetlerden, bu surenin bizzat onun döneminde de aynı isimle bilindiği açıkça anlaşılmaktadır.

Buradan İslâmî meseleler arasında önemli bir konuya kapı açılmaktadır: Kur’an, bizzat Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) döneminde bugünkü şekliyle toplanmıştı ve başlangıcında yine bu Hamd suresi yer almaktaydı. Aksi takdirde bu sure, Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) inen ilk sure olmadığı gibi, bu sure için Fâtihatü’l-kitâb adının seçilmesini açıklayacak başka bir gerekçe de bulunmamaktadır.

Kur’an’ın, elimizdeki bütün hâliyle Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) döneminde ve onun emriyle toplandığı gerçeğini doğrulayan çok sayıda başka belge de bulunmaktadır.

Ali b. İbrâhim, İmam Sâdık’tan (aleyhisselâm), Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) Ali’ye (aleyhisselâm) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Kur’an, ipek parçaları, kâğıt ve benzeri şeyler üzerinde dağınık hâlde bulunmaktadır; onu toplayın.” Ardından şöyle eklemektedir: “Ali (aleyhisselâm) o meclisten kalktı, onu sarı bir kumaşın içinde topladı ve sonra mühürledi.”[61]

Bir başka şahit de Ehl-i sünnet’in tanınmış âlimi Hârizmî’nin, Menâkıb adlı kitabında Ali b. Riyâh’tan, Ali b. Ebî Tâlib (aleyhisselâm) ile Übey b. Kâ‘b’ın Kur’an’ı Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) döneminde topladıklarını nakletmesidir.

Üçüncü şahit, Ehl-i sünnet’in tanınmış müellifi Hâkim’in, el-Müstedrek adlı kitabında Zeyd b. Sâbit’ten aktardığı şu ifadedir:

Zeyd şöyle demektedir: “Biz, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) huzurunda Kur’an’ı dağınık parçalardan topluyor ve her birini onun yönlendirmesine göre uygun yerine yerleştiriyorduk. Bununla birlikte bu yazılar dağınık durumdaydı. Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem), Ali’ye (aleyhisselâm) bunları bir araya toplamasını emretti ve bizi bunları zayi etmekten sakındırıyordu.”

Şia’nın büyük âlimi Seyyid Murtazâ şöyle demektedir: “Kur’an, Resûlullah döneminde bugünkü şekliyle toplanmıştı.”[62]

Taberânî ve İbn Asâkir, Şa‘bî’den şöyle nakletmektedirler: “Ensardan altı kişi, Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) döneminde Kur’an’ı topladı.”[63] Katâde ise şöyle nakletmektedir: “Enes’e, ‘Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) döneminde Kur’an’ı kim topladı?’ diye sordum. ‘Hepsi ensardan olan dört kişi: Übey b. Kâ‘b, Muâz, Zeyd b. Sâbit ve Ebû Zeyd’ dedi.”[64] Bunların dışında, tamamının aktarılması sözü uzatacak başka rivayetler de vardır.

Kur’an’ın Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) gözetiminde bir grup sahâbî tarafından toplandığına delâlet eden rivayetlerde kişi sayılarının farklı olması bir sorun oluşturmaz. Her rivayet, bu kişilerin bir kısmını tanıtmış olabilir.

Burada şu soru ortaya çıkmaktadır: Bir grup âlim arasında Kur’an’ın Peygamber’den (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) sonra, Ali (aleyhisselâm) veya başkaları tarafından toplandığı görüşü meşhurken bu söze nasıl inanılabilir?

Bu soruya cevap olarak şöyle denilmelidir: Ali’nin (aleyhisselâm) topladığı Kur’an, yalnızca Kur’an’ın kendisinden ibaret değildi; Kur’an’ı, tefsiri, ayetlerin nüzul bağlamlarını ve benzeri hususları içeren bir bütündü.

Osman’a gelince, eldeki karineler onun, kıraat farklılıklarını önlemek amacıyla kıraati ve noktalamaları belirlenmiş tek bir Kur’an yazdırmaya giriştiğini göstermektedir. Çünkü o zamana kadar noktalama yaygın değildi.

Bazılarının, Kur’an’ın Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) döneminde hiçbir şekilde toplanmadığında ve bu şerefin Osman’a yahut birinci ve ikinci halifeye nasip olduğunda ısrar etmeleri ise belki de daha çok fazilet üretme amacı taşımaktaydı. Bu sebeple her grup, bu fazileti bir kişiye nispet etmekte ve onun hakkında rivayet nakletmektedir.

Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem), en küçük işlere bile dikkat ederken böylesine önemli bir işi göz ardı etmiş olduğuna nasıl inanılabilir? Kur’an, İslâm’ın anayasası, büyük eğitim ve terbiye kitabı, bütün İslâmî programların, inanç ve itikatların temeli değil midir? Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) döneminde onun toplanmamış olması, Kur’an’ın bir kısmının zayi olması veya Müslümanlar arasında ihtilafların ortaya çıkması tehlikesini taşımıyor muydu?

Bunun yanı sıra, Şia ve Ehl-i sünnet’in naklettiği meşhur Sekaleyn hadisinde[65] Peygamber (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem), “Ben aranızdan ayrılıyorum ve geride iki şey bırakıyorum: Allah’ın kitabı ve Ehl-i beyt’im” buyurmuştur. Bu da başlı başına Kur’an’ın bir kitap hâlinde toplanmış olduğunu göstermektedir.[66]

Ayrıca İmam Sâdık’tan (aleyhisselâm) şöyle nakledilmiştir: “Ümmetten hiç kimse Kur’an’ı toplamadı; Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) vasîsi müstesna.”[67]

Üçüncü Görüş

Ayetullah Misbâh Yezdî şöyle buyurmuştur:

Kur’an surelerinin —sure kelimesi ister sözlük ister terim anlamında kullanılsın— yerlerinin değiştirilmesi, öne alınması veya sonraya bırakılması kastediliyorsa; bunların her biri tam ve müstakil bir söz oluşturuyor, birinin anlaşılması diğerine bağlı bulunmuyor ve yerlerinin değiştirilmesi nazımlarını etkilemiyorsa, zikir ayeti bu durumu reddetmez. Çünkü bu pasajlar ve sureler, birbirinden bağımsız sözlerdir ve aralarında anlamlarının anlaşılmasında etkili olan özel bir düzen bulunmamaktadır. Dolayısıyla zikir ayetine dayanarak surelerin tertibinin değişmediğini kabul etmek zorunlu değildir. Yani bu tür bir değişiklik, Kur’an’ın korunmuş olmasıyla bağdaşır. Bu husus, Tathîr ve İkmâl ayetleri gibi belirli ayetler hakkında da söylenebilir. Bunun anlamı şudur: Allah’ın Kur’an ayetlerini indirmekle gözettiği amaç, bütün özellikleriyle korunmuştur ve bu tür bir öne alma veya sonraya bırakma, söz konusu amaca zarar vermez. Dolayısıyla surelerin tertibinin baştan beri bu şekilde olduğunu kabul etmemiz gerekmez. Elbette belirli durumlarda tertibin böyle olduğuna dair bir delil ve karine varsa bunu kabul ederiz. Ancak zikir ayetiyle surelerin tertibinin korunduğu iddia edilemez. Buna karşılık, yer değiştirme ayetlerin nazmını bozacak ölçüde olur ve bu nazmın ortadan kalkması, ilâhî maksadın ve Allah’ın amacının anlaşılmasında bir aksaklık ve bozulma meydana getirirse, zikir ayeti bu tür bir değişikliği reddeder.[68]

Dipnotlar:

[1] Bu makalenin başında okuduklarınız, Ayetullah Misbâh Yezdî’nin Kur’an Bilgisi adlı eserinin birinci cildinin 308–360. sayfalarının özetidir. Bazı yerlerde buna açıklamalar eklenmiştir.

[2] Esâsü’l-belâga (Mahmûd b. Ömer ez-Zemahşerî) ve el-Misbâhu’l-münîr fî garîbi’ş-Şerhi’l-kebîr (Ahmed b. Muhammed el-Feyyûmî).

[3] “إِلَى اللَّهِ أَشْکُو مِنْ مَعْشَرٍ یعِیشُونَ جُهَّالًا وَ یمُوتُونَ ضُلَّالًا لَیسَ فِیهِمْ سِلْعَةٌ أَبْوَرُ مِنَ الْکِتَابِ إِذَا تُلِی حَقَّ تِلَاوَتِهِ وَ لَا سِلْعَةٌ أَنْفَقُ بَیعاً وَ لَا أَغْلَى ثَمَناً مِنَ الْکِتَابِ إِذَا حُرِّفَ عَنْ مَوَاضِعِهِ – Cehalet içinde yaşayan ve dalâlet içinde ölen bir topluluğu Allah’a şikâyet ediyorum. Onların arasında, hakkıyla tilavet edildiğinde Kur’an’dan daha rağbetsiz; yerinden saptırıldığında ise Kur’an’dan daha revaçta ve daha pahalı bir meta yoktur.” Nehcü’l-belâga (Subhî Sâlih neşri), hutbe 17, s. 60.

[4] “وَ إِنَّهُ سَیأْتِی عَلَیکُمْ مِنْ بَعْدِی زَمَانٌ لَیسَ فِیهِ شَی ءٌ أَخْفَى مِنَ الْحَقِّ وَ لَا أَظْهَرَ مِنَ الْبَاطِلِ وَ لَا أَکْثَرَ مِنَ الْکَذِبِ عَلَى اللَّهِ وَ رَسُولِهِ وَ لَیسَ عِنْدَ أَهْلِ ذَلِکَ الزَّمَانِ سِلْعَةٌ أَبْوَرَ مِنَ الْکِتَابِ إِذَا تُلِی حَقَّ تِلَاوَتِهِ وَ لَا أَنْفَقَ مِنْهُ إِذَا حُرِّفَ عَنْ مَوَاضِعِه – Benden sonra yakında üzerinize öyle bir zaman gelecek ki o zamanda haktan daha gizli, bâtıldan daha açık ve Allah’a ve Resûlü’ne karşı söylenen yalandan daha yaygın bir şey olmayacaktır! O dönemin insanları nezdinde, hakkıyla tilavet edildiğinde Kur’an’dan daha rağbetsiz; yerinden saptırıldığında ise Kur’an’dan daha revaçta bir meta yoktur.” Nehcü’l-belâga (Subhî Sâlih neşri), hutbe 147, s. 204.

[5] Tehaddî, Kur’an’ın meydan okuması anlamındadır. Bu konuda Şemîm-i Mârifet dergisinin 36. sayısındaki “Kur’an’ın Tehaddîsi” başlıklı makaleye başvurabilirsiniz.

[6] Birisi şu şüpheyi ileri sürebilir: Tehaddî ayetlerinin kendilerinin uydurulmuş ve tahrif edilmiş olmadığı nereden bellidir? Bu ayetlerin kendileri tahrif edilmişse, onlara dayanarak Kur’an’ın tahrif edilmediğine ilişkin istidlalde bulunulamaz; çünkü devir ortaya çıkar. Zira bir yandan Kur’an’ın geçerliliği tehaddî ayetlerinin geçerliliğine, diğer yandan tehaddî ayetlerinin geçerliliği Kur’an’ın geçerliliğine dayanmış olacaktır. Cevap olarak şöyle denilebilir: Tehaddî ayetlerinin, aynı içerikle Peygamber’e indirilen Kur’an’da bulunduğunda şüphe yoktur; tahrif iddiasında bulunanlar da bunu kabul etmektedir. Ayrıca Kur’an’la tehaddîde bulunulması, tarih ve rivayetler bakımından kesin olarak kabul edilen hususlardandır. Bunların yanı sıra mevcut Kur’an’ı esas alarak Kur’an’ın i‘câzını ispatlıyor, onun i‘câzına dayanarak da tahrif edilmediği sonucuna ulaşıyoruz. Dolayısıyla tehaddî ayetleriyle istidlalde bulunmada devir ve benzeri bir sorun yoktur.

[7] Bu konuda Şemîm-i Mârifet dergisinin 24. sayısındaki “Kur’an’ın İ‘câzının Farklı Yönleri” başlıklı makaleye başvurabilirsiniz.

[8] وَ قٰالُوا یا أَیُّهَا الَّذی نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّکْرُ إِنَّکَ لَمَجْنُون – Şöyle dediler: “Ey kendisine zikir [Kur’an] indirilen kimse! Şüphesiz sen delisin! (6)

لَّوْ مَا تَأْتِینَا بِالْمَلَئکَةِ إِن کُنتَ مِنَ الصَّادِقِینَ – Doğru söylüyorsan neden melekleri bize getirmiyorsun?!” (7)

مَا نُنَزِّلُ الْمَلَئکَةَ إِلَّا بِالْحَقّ ِ وَ مَا کانُوا إِذًا مُّنْظَرِینَ – (Ancak bunlar bilmelidirler ki) biz melekleri yalnızca hak ile indiririz. Onlar indirildiklerinde artık bunlara mühlet verilmez (ve inkâr etmeleri hâlinde ilâhî azapla helâk edilirler)! (8)

[9] Siyak, sözün akışıdır. Müfessirlerin ve usul âlimlerinin terminolojisinde, ele alınan kelime veya cümlenin öncesinde ve sonrasında bulunan, söz konusu kelime veya cümleden ne kastedildiğinin kendileri dikkate alınarak anlaşıldığı cümlelere denir.

[10] Tevâtür, rivayet terminolojisinde, her tabakadaki râvilerinin sayısı, yalan üzerinde anlaşmalarının mümkün olmayacağı kadar çok olan hadisin niteliğidir.

[11] Tefsîrü’l-Ayyâşî, c. 1, s. 2; el-Kâfî (İslâmiyye baskısı), c. 2, s. 599; Mir’âtü’l-ukūl, c. 12, s. 478.

[12] el-Mehâsin, c. 1, s. 215 ve 226; Tefsîrü’l-Ayyâşî, c. 1, s. 8; el-Burhân fî tefsîri’l-Kur’ân, c. 1, s. 68; Bihârü’l-envâr (Beyrut baskısı), c. 2, s. 165; Müstedrekü’l-vesâil, c. 17, s. 325.

[13] Ali’nin (aleyhisselâm), zâhirî hilâfeti üstlendikten sonra Kur’an konusunda herhangi bir girişimde bulunmamış olması da tarih ve rivayetler açısından Kur’an’ın o zamana kadar tahrif edilmediğine dair başka bir şahittir.

[14] el-Emâlî (Şeyh Sadûk), s. 545.

[15] Kemâlü’d-dîn ve temâmü’n-ni‘me, c. 2, s. 530.

[16] Kastedilen, geçmiş ümmetlerin başından geçenleri zikrederek bunun Allah’ın geçmiş ümmetler hakkındaki sünneti olduğunu ve Allah’ın sünnetinin değişmez olduğunu bildiren ayetler bütünüdür.

[17] Delil olarak kullanılan rivayetlerin çoğu senet bakımından muteber değildir. Yalnızca el-Kâfî, Kurbü’l-isnâd, Besâirü’d-derecât ve Ricâlü’l-Keşşî’den nakledilen dört rivayet muteberdir. Bu dört rivayetten ilk ikisi özel durumlarla, son ikisi ise İslâm ümmetinin İsrâiloğullarına benzerliğiyle ilgilidir; bütün geçmiş ümmetlere benzerliğiyle değil.

[18] Delil olarak kullanılan ayetlerin hiçbiri, bütün hususlarda benzerlik bulunduğunu ifade etmemektedir. Aksine bunlar, ümmetlerin peygamberlere karşı çıkmalarıyla (onları yalanlamaları ve onlara muhalefet etmeleriyle) ve söz konusu ümmetlerin helâk edilmesiyle ilgilidir. Bu istidlalde ileri sürülen ayetin tefsirinde beş ihtimal zikredilmiştir. Bazı tefsir kitaplarında bu beş ihtimalden biri, İslâm ümmetinin önceki ümmetlere benzerliği olarak değerlendirilmiştir. Bk. et-Tibyân fî tefsîri’l-Kur’ân, el-Câmi‘ li-ahkâmi’l-Kur’ân, el-Bahrü’l-muhît, Mefâtîhu’l-gayb ve Mecma‘u’l-beyân tefsirleri, İnşikāk suresinin dokuzuncu ayetinin tefsiri.

[19] Örneğin bu rivayetlerden birinde, İslâm ümmetinde İmamların (aleyhimüsselâm) ric‘ati, Hz. Eyyûb’un ailesinin ona geri dönmesiyle karşılaştırılarak İslâm ümmetinin önceki ümmetlere benzerlik örneklerinden sayılmıştır. Oysa İmamların (aleyhimüsselâm) ric‘ati, şehadetlerinden sonra, âhiret âleminden dünya âlemine ve kendine özgü özelliklerle gerçekleşecektir. Hz. Eyyûb’un ailesinin geri dönmesi ise yalnızca ondan ayrıldıktan sonra yeniden ona yönelmeleri ve onunla yaşamalarıdır.

[20] Bazıları, Kur’an’ın tahrif edildiğini ispatlamak için Ehl-i sünnet arasında gündeme getirilen tilavetin neshi veya tilavet ile hükmün birlikte neshi meselesine ve bu konuda nakledilen rivayetlere dayanarak istidlalde bulunmuşlardır. Ancak söz konusu rivayetlerin muteber olmadığı dikkate alındığında, onlarla Kur’an’ın tahrif edildiğine ilişkin istidlalde bulunmak temelsiz olacaktır. Tilavetin neshi meselesi ve buna ilişkin rivayetlerin muteber olmayışı hakkında bilgi edinmek için el-Mîzân Tefsiri’nin tercümesine, c. 12, s. 169 ve devamına başvurunuz.

[21] Sahih, bir hadis terimidir. Râvilerinin tamamı İmâmiyye mezhebine mensup ve sika (güvenilir) olan, senet zinciri de Masum’a kesintisiz ulaşan hadise denir.

[22] el-Kâfî (İslâmiyye baskısı), c. 2, s. 634; Mir’âtü’l-ukūl, c. 12, s. 526.

[23] el-Vâfî (Molla Muhsin Feyz-i Kâşânî), c. 9, s. 1780 ve 1781, rivayet 9089 – 7.

[24] el-Vâfî’nin titizlik bakımından güvenilirliği uzmanlarca kabul edilmektedir. Örneğin merhum Şa‘rânî de bunu vurgulamıştır.

[25] Metnin devamında, Ayetullah Cevâdî Âmülî’den aktarılan açıklamalarda bu rivayet tahlil edilmiştir.

[26] وَ إِن کُنتُمْ فىِ رَیبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلىَ عَبْدِنَا فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِ وَ ادْعُواْ شُهَدَاءَکُم مِّن دُونِ اللَّهِ إِن کُنتُمْ صَادِقِین – Kulumuza [Peygamber’e] indirdiğimiz şey hakkında şüphe ve tereddüt içindeyseniz, (en azından) onun benzeri bir sure getirin. Doğru söylüyorsanız, bu iş için Allah’tan başka şahitlerinizi de çağırın! (Bakara/23)

[27] أَ فَلا یتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَ لَوْ کانَ مِنْ عِنْدِ غَیرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فیهِ اخْتِلافاً کَثیراً – Kur’an üzerinde düşünmüyorlar mı?! Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda pek çok ihtilaf bulurlardı. (Nisâ/82)

[28] Kur’an’ın Tahriften Uzak Oluşu, s. 45–47’den özetlenmiştir.

[29] Daha ayrıntılı bilgi için bk. Tezkiretü’l-fukahâ, c. 1, s. 185; Tahrîrü’l-ahkâm, c. 1, s. 38; Zahîretü’l-meâd, c. 2, s. 273.

[30] Kur’an’ın Tahriften Uzak Oluşu, s. 103–105’ten özetlenmiştir.

[31] Envârü’l-hidâye’den (Kifâyetü’l-usûl Şerhi), c. 1, s. 243–247’den özetlenmiştir.

[32] el-Kâfî (İslâmiyye baskısı), c. 1, s. 228.

[33] el-Kâfî (İslâmiyye baskısı), c. 1, s. 228.

[34] Üstat Allâme Tabâtabâî’nin zikredilen hadislere ilişkin ta‘lîkası (5. dipnot).

[35] el-İ‘tikādât, s. 92.

[36] Kur’an’ın Tahriften Uzak Oluşu, s. 165–168’den özetlenmiştir.

[37] el-Kâfî (İslâmiyye baskısı), c. 1, s. 228 ve 229. Diğer kitaplarda da bunlara benzer rivayetler bulunmaktadır.

[38] Şevâhidü’t-tenzîl li-kavâidi’t-tafdîl, c. 1, s. 45; Keşfü’l-gumme fî ma‘rifeti’l-eimme (eski baskı), c. 1, s. 116; Keşfü’l-yakīn fî fezâili Emîri’l-mü’minîn aleyhisselâm, s. 55; es-Sırâtü’l-müstakīm ilâ müstehikkī’t-takdîm, c. 1, s. 219; Bihârü’l-envâr (Beyrut baskısı), c. 40, s. 157.

[39] Kur’an’ın Tahriften Uzak Oluşu, s. 169–171’den özetlenmiştir.

[40] Metnin devamı Ayetullah Misbâh Yezdî’nin kitabından değildir.

[41] Kur’an’ın ilk defa Ebû Bekir’in, ikinci defa ise Osman’ın emriyle toplandığı nakledilmiştir.

[42] el-İtkān, c. 1, s. 62.

[43] Ya‘kūbî Tarihi, c. 2, s. 135.

[44] el-İtkān, c. 1, s. 64.

[45] el-İtkān, c. 1, s. 64.

[46] ed-Dürrü’l-mensûr, c. 4, s. 128.

[47] Tefsîrü’l-Ayyâşî, c. 1, s. 19.

[48] Hâkim’in el-Müstedrek’i, Namaz Kitabı, c. 1, s. 231.

[49] el-İtkān ve ed-Dürrü’l-mensûr, c. 1, s. 7.

[50] el-İtkān ve ed-Dürrü’l-mensûr, c. 1, s. 7.

[51] el-İtkān ve ed-Dürrü’l-mensûr, c. 1, s. 7.

[52] el-İtkān, c. 1, s. 71.

[53] el-İtkān, c. 1, s. 71.

[54] el-Mîzân Tefsiri’nin tercümesinden, c. 12, s. 183–187’den özetlenmiştir.

[55] أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَیاتٍ – Onlar, “O, bu Kur’an’ı yalan yere Allah’a isnat etti; bu uydurmadır!” diyorlar. De ki: “Doğru söylüyorsanız siz de bu Kur’an’ın benzeri uydurulmuş on sure getirin.” (Hûd/13)

وَ إِنْ کُنْتُمْ فی رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنا عَلى عَبْدِنا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ – Kulumuza [Peygamber’e] indirdiğimiz şey hakkında şüphe ve tereddüt içindeyseniz, (en azından) onun benzeri bir sure getirin! (Bakara/23)

أَمْ یَقُولُونَ افْتَراهُ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ – Yoksa onlar, “O, Kur’an’ı yalan yere Allah’a isnat etti” mi diyorlar?! De ki: “Doğru söylüyorsanız onun benzeri bir sure getirin!” (Yûnus/38)

[56] کِتابٌ أَنْزَلْناهُ مُبارَکٌ – Bu, bizim (sana) indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. (En‘âm/155 ve Sâd/29)

کِتابٌ أُنْزِلَ إِلَیْکَ – Bu, sana indirilmiş bir kitaptır. (A‘râf/2)

کِتابٌ أُحْکِمَتْ آیاتُهُ – Bu, ayetleri sağlam kılınmış bir kitaptır. (Hûd/1)

کِتابٌ أَنْزَلْناهُ إِلَیْکَ – (Bu,) sana indirdiğimiz bir kitaptır. (İbrâhim/1)

وَ اتْلُ ما أُوحِيَ إِلَيْکَ مِنْ کِتابِ رَبِّکَ – Rabbinin kitabından sana vahyedileni tilavet et! (Kehf/27)

تِلْکَ آیاتُ الْقُرْآنِ وَ کِتابٍ مُبین – Bunlar, Kur’an’ın ve apaçık kitabın ayetleridir. (Neml/1)

إِنَّ الَّذینَ یَتْلُونَ کِتابَ اللَّهِ – Allah’ın kitabını tilavet edenler. (Fâtır/29)

کِتابٌ فُصِّلَتْ آیاتُهُ قُرْآناً عَرَبِیًّا – Ayetleri her konuyu yerli yerinde açıklayan, fasih ve açık bir kitaptır. (Fussilet/3)

[57] Düşünce Esintisi, ikinci defter, s. 137.

[58] Menâhilü’l-irfân, s. 178.

[59] el-İtkān, c. 1, s. 99; el-Burhân, c. 1, s. 23 ve 32; Menâhilü’l-irfân, s. 177.

[60] Tesnîm, c. 6, s. 422.

[61] حَدَّثَنَا عَلِی بْنُ الْحُسَینِ عَنْ أَحْمَدَ بْنِ أَبِی عَبْدِ اللَّهِ عَنْ عَلِی بْنِ الْحَکَمِ عَنْ سَیفِ بْنِ عَمِیرَةَ عَنْ أَبِی بَکْرٍ الْحَضْرَمِی عَنْ أَبِی عَبْدِ اللَّهِ ع قَالَ إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ ص قَالَ لِعَلِی: یا عَلِی الْقُرْآنُ خَلْفَ فِرَاشِی فِی الصُّحُفِ وَ الْحَرِیرِ وَ الْقَرَاطِیسِ فَخُذُوهُ وَ اجْمَعُوهُ وَ لَا تُضَیعُوهُ کَمَا ضَیعَتِ الْیهُودُ التَّوْرَاةَ فَانْطَلَقَ عَلِی ع فَجَمَعَهُ فِی ثَوْبٍ أَصْفَرَ ثُمَ خَتَمَ عَلَیه…

(Tefsîrü’l-Kummî, c. 2, s. 451).

[62] Mecma‘u’l-beyân, c. 1, s. 15.

[63] Müntehabü Kenzi’l-ummâl, c. 2, s. 52.

[64] Sahîh-i Buhârî, c. 6, s. 102.

[65] Hadisin aslı, Ebû Zer el-Gıfârî’nin aktarımıyla şöyledir: “O, Kâbe’nin kapısına tutunmuş hâlde insanlara dönerek şöyle diyordu: Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) şöyle buyurduğunu işitiyordum:

إِنِّی‌ تَارِکٌ‌ فِیکُمُ‌ الثَّقَلَینِ‌ کِتَابَ‌ اللَّهِ‌ وَ عِتْرَتِی‌ أَهْلَ بَیتِی وَ إِنَّهُمَا لَنْ تَفْتَرِقَا حَتَّى‌ یرِدَا عَلَی الْحَوْض‌ – Aranızda iki değerli emanet bırakıyorum: Kur’an ve Ehl-i beyt’im. Bu ikisi, Kevser Havuzu’nun başında yanıma gelinceye kadar birbirinden asla ayrılmayacaktır. Öyleyse bu ikisi hakkındaki tavsiyeme nasıl riayet edeceğinize bakın!”

(Câmi‘u’t-Tirmizî’den, Yenâbî‘u’l-mevedde’nin s. 37’deki nakline göre aktarılmıştır.) Bu hadis hakkında Şemîm-i Mârifet dergisinin 36. sayısının 10–15. sayfalarında kapsamlı bir açıklama yer almaktadır.

[66] Tefsîr-i Nümûne, c. 1, s. 8 ve devamından, küçük değişiklikler ve özetlemeyle aktarılmıştır.

[67] حَدَّثَنَا جَعْفَرُ بْنُ أَحْمَدَ قَالَ: حَدَّثَنَا عَبْدُ الْکَرِیمِ بْنُ عَبْدِ الرَّحِیمِ قَالَ: حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَلِی الْقُرَشِی عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْفُضَیلِ عَنْ أَبِی حَمْزَةَ الثُّمَالِی عَنْ أَبِی جَعْفَرٍ ع قَالَ : « مَا أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ جَمَعَ الْقُرْآنَ إِلَّا وَصِی مُحَمَّدٍ صلی‌الله‌علیه‌وآله‌وسلم.»

(Tefsîrü’l-Kummî, c. 2, s. 451).

[68] Kur’an Bilgisi, c. 1, s. 326.

Yazar: Sadâkat, Ebü’l-Fazl

Paylaş