İslam’da Adalet Nedir? Usûlü’d-Dîn’de İlahi Adalet

19.09.2026 15:31
Paylaş
A+
A-

Adalet, bütün anlamlarıyla bir şekilde kelâm ilminde ele alınıp incelenmektedir. Ancak diğer anlamlarından daha fazla eleştiri ve inceleme konusu olan ve Adliyye’nin (İmâmiyye ve Mu‘tezile) Eş‘arîlerden ayrılmasına sebep olan anlamı, “adalet”in mükelleflerin ceza ve karşılık makamındaki (ödül ve ceza) hak edişlerine riayet edilmesinin zorunluluğu anlamıdır.

Eş‘arîler, Yüce Allah’tan sadır olan her fiili adaletin bizzat kendisi sayarlar ve hatta Allah bütün peygamberleri ve müminleri cehenneme, bütün kâfirleri, müşrikleri ve münafıkları da cennete götürse —ki onlara göre bunun gerçekleşmesi de mümkündür— Allah’ın bu fiilinin adaletin ta kendisi olduğunu kabul ederler.

Adliyye ise, zatî ve aklî hüsn ve kubha ve mutlak hayır, kemal, ilim ve kudret sahibi olan Allah’ın zatının gereklerine dayanarak, zulüm de dâhil olmak üzere kötü fiillerin Allah’tan sadır olmasının imkânsız; adalet de dâhil olmak üzere güzel fiillere riayet etmesinin ise zorunlu ve gerekli olduğuna inanır.

Ayrıntılı Cevap

“Adalet” sözlükte “itidal”, yani ifrat ve tefritten kaçınmak anlamına gelir. “عن” harf-i cerriyle geçişli olduğunda ise dönmek ve vazgeçmek anlamına gelir. Bu kelime “benzer” ve “eşit ölçüde olan” (muadil) anlamında da kullanılır; bazen de “bedel ve yerine geçen şey” ve “fidye” anlamlarına gelir.[1]

Ancak kelâm, akaid ve benzeri ilimlerde aşağıdaki anlamları bakımından incelenmektedir:

  • Adalet; hak edişlerin eşit olduğu yerde denge, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması anlamındadır.
  • Adalet; büyük günahlardan uzak durmak ve fısk ile tanınmamak anlamındadır. Elbette adaletin bu anlamdaki en yaygın kullanımı fıkıh ilmindedir; ancak kelâmda da imamet ve velâyet-i fakih bahislerinde kullanılmaktadır.
  • Adalet, ahlâkî bir kavram olarak başkalarının haklarına riayet etmek; bunun karşıtı olan zulüm ise başkalarının haklarına tecavüz etmektir.
  • Adalet, toplumsal bir kavram olarak sosyal imkânların adil biçimde dağıtılması ve insanların eğitim, kültür, bilim, ekonomi ve refah imkânlarından eşit şekilde yararlanabilmesidir.
  • Adalet; dengeli ve ölçülü olmak, her şeyin kendisine uygun yere konulması anlamındadır. Böylece o şey, diğer unsurlarla etkileşim içinde en güzel düzeni meydana getirir ve varlık âlemini belirli bir hedefe doğru yönlendirir. Bu anlam, bütün varlık düzenine baktığından felsefî bir kavram olarak değerlendirilir.
  • Adalet; teşri, yargılama, hesap görme, mükâfat verme veya ceza ve azap uygulama makamında hak edişlere riayet etmektir. Bunun karşıtı olan zulüm ise hak edilen karşılıktan daha azını vermek ya da suç ve isyana uygun miktardan daha fazla ceza uygulamaktır.

Kur’ân-ı Kerim’de de adalet kelimesi çeşitli sözlük ve terim anlamlarında kullanılmıştır. Ancak bunların çoğunda, dünyada veya ahirette ödül ve ceza makamında zulmün Allah’tan nefyedilmesi şeklinde geçmektedir.

Diğer yerlerde ise kıst ve adalet, peygamberlerin gönderilmesinin önemli hedeflerinden biri olarak tanıtılmış; peygamberler ve diğer insanlar adalete riayet etmeye, birbirlerinin haklarına saygı göstermeye ve başkalarının haklarına tecavüz etmemeye çağrılmış veya adaletli ve hakkaniyetli hüküm vermeleri emredilmiştir. Ayrıca göklerin, yerin ve insanın yaratılışı dengeli ve ölçülü olarak tanıtılmıştır.

Yukarıdaki anlamlar arasında, Allah’ın ödül ve ceza makamındaki adaleti diğerlerinden daha fazla tartışılmış, incelenmiş ve eleştirilmiştir.

Eş‘arîler (Ebû’l-Hasan el-Eş‘arî’nin takipçileri) şöyle inanırlar: Allah için hiçbir şey zorunlu ve vacip değildir. Allah hakkında bir şeyin vacip olduğuna inanmak, O’nu sınırlandırmayı ve O’na yükümlülük belirlemeyi gerektirir. Oysa hiçbir kul, Allah’a görev yükleme ve O’nun kudret, irade ve fiil alanını sınırlandırma hakkına sahip değildir.

Bu sebeple hiç kimse, “Allah’ın adaletli davranması zorunludur ve zulüm gibi kötü bir fiilin O’ndan sadır olması imkânsızdır” deme hakkına sahip değildir. Aksine Allah ne yaparsa yapsın, o adaletin ta kendisidir; bütün müminleri cehenneme, bütün kâfirleri de cennete gönderse bile! Ve bu, onlara göre imkânsız değildir.

Bu grubun yanılgısının kaynağı, Mu‘tezile’nin Allah için adaletin zorunluluğunu ifade etme biçimidir. Çünkü Mu‘tezile (Vâsıl b. Atâ’nın takipçileri), aklî ve zatî hüsn ve kubha dayanarak, dünyada ve ahirette adalete riayet etmenin Allah’a vacip olduğunu savunur. Onların bu ifade tarzı ise bir tür Allah’ı sınırlandırma ve O’na görev yükleme anlamı taşımaktadır![2]

Bu arada İmâmiyye (On İki İmam Şiîleri) şöyle inanmaktadır: Zatî ve aklî hüsn ve kubh dikkate alındığında ve Allah’ın zatının kemal gerekleri göz önüne alındığında; sözünden dönmek, yalan ve zulüm gibi kötü fiillerin Allah’tan sadır olması mümkün değildir. Kötü fiillerin Allah’tan sadır olması imkânsız olduğuna göre, Allah’tan sadır olan her şey güzel ve adaletin ta kendisidir.

Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’de verilen vaatler ve Allah’ın vaadinden dönmesinin imkânsız oluşu dikkate alındığında, küfür, nifak ve şirk üzere ölen kâfirleri, münafıkları ve müşrikleri cennete götürmesi; buna karşılık peygamberleri, ilahî velileri ve müminleri cehenneme atması mümkün değildir.

Daha açık bir ifadeyle; adaletin, doğruluğun ve ahde vefanın “Allah’tan” sadır olması zorunlu ve vaciptir; kötü fiillerin “Allah’tan” sadır olması ise imkânsızdır. Yoksa adaletin “Allah üzerine” vacip, zulmün de “Allah üzerine” haram olduğu kastedilmemektedir.

Buradaki “vücûb”, imkânsızlık ve mümteni olmanın karşısındaki “felsefî zorunluluk” anlamındadır; Allah hakkında bağlayıcı bir hüküm olarak aklî veya şer‘î vücûb anlamında değildir. Bu nedenle aklın buradaki rolü, gerçekliği ve nefsü’l-emri keşfetmektir; Allah hakkında hüküm koymak değildir.

Akıl, Allah’ın mutlaka adil olduğunu ve dünyada veya ahirette hiçbir kimseye asla zulmetmediğini ve zulmetmeyeceğini idrak eder; ancak Allah’a görev yükleme veya O’nu sınırlandırma gücüne sahip değildir.

Bu ihtilafın ardından İmâmiyye ve Mu‘tezile, “Adliyye” adıyla tanınmış ve adaleti mezhep esaslarından biri olarak usûlü’d-dîne eklemişlerdir. Eş‘arîler ise yalnızca tevhid, nübüvvet ve meâdı usûlü’d-dîn olarak kabul etmeye devam etmişlerdir.

Elbette Mu‘tezile’nin görüşü ile Şiî görüş arasında da pek çok farklılık vardır. Şiî görüş, Mu‘tezile’nin ifratından ve Eş‘arîlerin tefritinden uzaktır.

Şunu da belirtmek gerekir ki adaletin bu anlamı, fıkıhta veya kelâmda ya da her ikisinde kullanılan ve incelenen bazı sonuç ve gerekleri de beraberinde getirir. Bunlar şunlardır:

A) Tekvinî Adalet

Her yaratılmış, dengeli ve ölçülü biçimde yaratılmıştır. Onun parçaları, bir bütün olarak o varlığı layık olduğu kemale ulaştırabilecek şekilde düzenlenmiştir.

Diğer taraftan yaratılış âlemindeki her varlığa özel bir rol verilmiştir ki bütün varlık âlemi de uyumlu ve bütünlüklü bir biçimde önceden belirlenmiş bir hedefe doğru hareket edebilsin.

B) Teşriî Adalet

Teşriî adaletin iki gereği vardır:

Beyan Olmadan Cezalandırmanın Çirkinliği

“Beyan olmadan ceza vermenin çirkinliği” ilkesi:[3] Allah, bir kimseyi bir yükümlülüğü bilgisizlik nedeniyle terk ettiği için —elbette kusurlu değil, gerçekten mazur ise— cezalandırmaz.

Bu sebeple bir kişi dini tanımasını sağlayacak bir tebliğci veya uyarıcıyla karşılaşmamışsa ve hicret etme yahut araştırma imkânına da sahip değilse, “müstaz‘af” kabul edilir ve bilgisizce yaptığı fiiller sebebiyle cezalandırılmaz.

Diğer taraftan şeriat tarafından belirli bir emir ulaşmamış olan durumlarda da o fiilin caiz olduğuna hükmedilir.

Gücün Yetmediği Şeyle Yükümlü Tutmanın Çirkinliği

“Gücün yetmediği şeyle yükümlü tutmanın çirkinliği” ilkesi:[4] Allah, insandan gücünün üzerinde bir yükümlülük istememiş ve mazereti bulunan kimselerden güçlük ve meşakkati kaldırmıştır.[5]

Her kişiden yalnızca gücü ölçüsünde bir şey beklenir ve amelleri de kabiliyet ve gücüne göre değerlendirilir. Ameli iyi ise mükâfatlandırılır, kötü ise cezalandırılır.

C) Mahşerde Adalet

Allah, kıyamet gününde yukarıda zikredilen hususları dikkate alarak adaletle hükmeder.

D) Hükmün Uygulanmasında Adalet

Allah hükmü uygularken de adaletle davranır; iyileri ödüllendirir, kötülük yapanları ise cezalandırır.

Dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur: Masum İmamlar’dan (a.s.) nakledilen dualarda daima Allah’ın adaletinden yine O’na sığınılmış; Kur’an’da da Allah’a adalet sıfatı, zulmün O’ndan nefyedilmesi biçiminde nispet edilmiştir.

Bunun sırrı şudur: Hakk’a O’na layık olduğu şekilde itaat ve ibadet etmek ve Allah’ın nimetlerine, bu ilahî nimet ve ihsanların karşılığını verecek şekilde şükretmek hiç kimsenin gücü dâhilinde değildir. Çünkü Allah’a itaat ve şükretme başarısı da başlı başına başka bir lütuf ve başka bir nimettir ve o da yeni bir şükür gerektirir.

Diğer taraftan Allah’a itaat ve şükür, dünyada bize verilen nimetlere karşılıktır. Dolayısıyla ahiret mükâfatı, ilave bir lütuf ve inayetten başka bir şey değildir.

Yani ilahî rahmet gazabından önce geldiği ve Allah rahmeti kendi üzerine gerekli kıldığı için,[6] ilahî sünnet, itaat ve şükür karşılığında yeniden mükâfat vermek şeklinde cereyan etmiştir.

Bu sebeple Allah, müminlerin güzel amellerine yalnızca hak ettikleri miktarda değil, onların birkaç katı kadar mükâfat verir. Suçluların ahiret azabını da çeşitli yollarla; dünyadaki belalar, ölümün sekerâtı, kabir, mahşer ve şefaat yoluyla azaltır, hafifletir ve onları hak ettikleri ölçünün tamamıyla hesaba çekmez.

Bu nedenle Allah, sevap ve ceza makamında yalnızca adalet sahibi olmakla kalmaz; fazl, cömertlik, ihsan, af ve mağfiret sahibidir. İhsan, lütuf, kerem ve cömertlik ise ahlâkî değer bakımından adaletten daha üstündür.

Sonuç olarak Allah adaletin de üstündedir; çünkü O mutlak hâkim ve Mevlâ, mutlak hayır ve geniş rahmet sahibidir.

Şunu da belirtmek gerekir ki ilahî adalete bütün boyutlarıyla inanmanın ilmî, itikadî ve amelî pek çok sonucu bulunmaktadır.

Bu inanç, nübüvvetin, imametin ve meâdın ispatına ilişkin delillerde kullanılmakta ve şer‘î hükümlerin istinbatında da büyük bir rol oynamaktadır.

Kıyametteki ilahî adalete ümit beslemek sayesinde, başkalarının zulüm ve haksızlığına karşı —zulmü savunma ve ortadan kaldırma imkânı bulunmadığında— sabretmek daha kolay hâle gelir. Müminler güzel işler yapmaya, hayırlarda öne geçmeye, toplumda adalet ve kıstı tesis etmeye ve birbirlerinin haklarına riayet etmeye teşvik edilirler.[7]

Dipnotlar

  [1]. Bkz.: Misbahü’l-Münîr, c. 1-2, s. 396-397, “adl” maddesi.
  [2]. Bkz.: “Şiîlik ve Mu‘tezile Açısından Adalet”, cevap 5923.
  [3]. «وَ ما کُنَّا مُعَذِّبینَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً»; “Biz bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap etmeyiz.” İsrâ, 15. Bkz.: “Beyan Olmadan Cezalandırmanın Çirkinliği”, cevap 112083.
  [4]. Bakara, 233 ve 286; En‘âm, 152; A‘râf, 42; Mü’minûn, 62. Bkz.: “İlahî Yükümlülükler ve İnsanın Gücü ve Kudreti”, cevap 102026.
  [5]. Fetih, 17; Nûr, 61; Hac, 78; Tevbe, 91; Mâide, 6.
  [6]. En‘âm, 12 ve 54.
  [7]. Kaynaklar ve eserler:
  Sübhânî, Cafer, el-İlâhiyyât, c. 1-3, s. 273-290 ve s. 301-310, Dünya İslâmî İlimler Merkezi, 2. baskı, 1409 h.k.
  Sübhânî, Cafer, Buhûs fî’l-Milel ve’n-Nihal, c. 2, s. 329-334, Kum, Havza Yönetim Merkezi, 2. baskı, 1366 hş.
  Şehristânî, Abdülkerîm, el-Milel ve’n-Nihal, c. 1-2, s. 47-48, Mısır, el-Anglo, 2. baskı, 1375 h.k.
  Halebî, Ebü’s-Salâh, Takrîbü’l-Meârif, s. 71 ve 88-92, Kum, İslâmî Yayınlar Bürosu, 1363 hş.
  Alemü’l-Hüdâ, Seyyid Murtazâ, ez-Zahîre, s. 211-255, Kum, İslâmî Yayınlar Bürosu, 1411 h.k.
  Mutahharî, Murtaza, Adl-i İlâhî, s. 59-66, 10. baskı.
  Tûsî, Hâce Nasîrüddîn, Keşfü’l-Murâd, s. 356-367, Kum, Şükûrî, 4. baskı, 1373 hş.
  Misbah Yezdî, Muhammed Takî, Âmûzeş-i Akâid, c. 1-2, Kum, ders 20, s. 190-199, İslâmî Tebligat Kurumu, 12. baskı, 1376 hş.
  Misbah Yezdî, Muhammed Takî, Kur’an’da Ahlâk, c. 1, s. 72, Kum, İmam Humeynî (k.s.) Eğitim ve Araştırma Enstitüsü.
  Saîdî Mehr, Muhammed, İslâm Kelâmı Eğitimi, c. 1, s. 313-325, Kum, 2. baskı, 1381 hş.

Paylaş