Android
- Siteyi Google Chrome ile açın.
- Sağ üstteki üç nokta menüsüne dokunun.
- “Uygulamayı yükle” veya “Ana ekrana ekle” seçeneğini seçin.
- Yükle diyerek işlemi tamamlayın.

Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmuştur:
«وَ أَنَّ هذا صِراطی مُسْتَقیماً فَاتَّبِعُوهُ وَ لا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِکمْ عَنْ سَبیلِهِ ذلِکمْ وَصَّاکمْ بِهِ لَعَلَّکمْ تَتَّقُونَ ـ Ve [bilin ki] bu, benim dosdoğru yolumdur; öyleyse ona uyun. Sizi O’nun yolundan ayırıp dağıtacak [diğer] yollara uymayın. İşte bunlar, takvaya eresiniz diye [Allah’ın] size tavsiye ettikleridir.»[1]
Bu mübarek ayetten, bir tek dosdoğru yoldan başka bir yolun bulunmadığı ve Allah’ın yolunun tek olduğu anlaşılmaktadır. Bu yol, Allah’a doğru seyrüsülûk ve O’na yakınlaşma yoludur. Buna karşılık eğri ve yanlış yollar çok ve çeşitlidir. Bundan dolayı mübarek ayette «وَ لا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ ـ Diğer yollara uymayın» buyrulmuştur.
İnsanın yaratılış amacı, Yüce Allah’a doğru ilerlemek, O’na yakınlaşmak, o mukaddes Zat ile buluşmak ve nihayetinde O’nun civarında huzur ve sükûna kavuşmaktır. Bu ruhsal hareket, ahlak âlimlerinin ve marifet ehlinin “Allah’a doğru seyrüsülûk” diye ifade ettikleri ruhani ve manevi bir yolculuktur.
Mübarek Ebu Hamza es-Sümâlî duasında Yüce Allah’a şöyle arz ederiz:
«وَ أَنَّک لَا تَحْتَجِبُ عَنْ خَلْقِک إِلَّا أَنْ تَحْجُبَهُمُ الْأَعْمَالُ السَّیئَةُ دُونَک ـ Şüphesiz sen, kullarından perde ve hicap ardında değilsin; ancak kulların günahları, onları senin cemalini müşahede etmekten alıkoyan bir perde olmuştur.»[2]
Yüce Allah’ın nuru bütün âlemi aydınlatmıştır: «ألله نورُ السّمواتِ و الأرضِ ـ Allah göklerin ve yerin nurudur.»[3] Şimdi, eğer biri körse ve bu nuru görme gücüne sahip değilse, engel kendisindendir ve kendisini tedavi etmelidir. Biz insanlardan, Allah’ın vechine nazar edebilmek için gönül gözlerimizin körlüğünü gidermemiz istenmiştir. Çok yüce Şabaniye Münâcâtı’nda Yüce Allah’a şöyle arz ederiz:
«إِلَهِی هَبْ لِی کمَالَ الِانْقِطَاعِ إِلَیک وَ أَنِرْ أَبْصَارَ قُلُوبِنَا بِضِیاءِ نَظَرِهَا إِلَیک ـ Allah’ım! Bana sana doğru tam bir inkıta [her şeyden kopuş] ihsan et ve gönüllerimizin gözlerini, kendisi vasıtasıyla seni müşahede edecekleri bir nurla aydınlat.»[4]
Ebu Hamza duasının yukarıdaki bölümünde geçtiği üzere, gönül gözlerinin körlüğünün ve Rabb’den uzaklığın en önemli sebebi çirkin ve kötü amellerdir. Yüce Allah’a yakınlaşmak ve O’na yaklaşmak için en hızlı binek ve vesile ise günahlardan uzak durmak ve farzları yerine getirmektir. Bu hususta Yüce Allah, bir kudsî hadiste şöyle buyurmuştur:
«وَ مَا تَقَرَّبَ إِلَی عَبْدٌ بِشَیءٍ أَحَبَّ إِلَی مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَیه ـ Hiçbir kul, kendisine farz kıldığım şeylerden benim katımda daha sevimli olan bir vesileyle bana yaklaşmamıştır.»[5]
Kur’an-ı Kerim, insanın yaratılış amacını “ibadet” olarak tanıtmıştır: «وَ مَا خَلَقْتُ الجْنَّ وَ الانسَ إِلاّ لِیعْبُدُونِ ـ Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler (ve bu yolla kemale erip bana yakınlaşsınlar) diye yarattım.»[6]
Öyleyse hakikate (Allah Teâlâ’ya) ulaşmanın yegâne yolu, şeriat yolundan geçmek ve onun edepleriyle edeplenmektir. İrfan ve likaullah iddiasında bulunup da amel makamında O’nun emirlerini yerine getirmeyen kimse yalan söylemektedir.
Bu hususta İmam Humeynî rahmetullahi aleyh şöyle buyurmuştur:
«Bil ki insan, ilahî marifetlerin hiçbir yolunda, şeriatın zahirinden başlamadıkça ilerleyemez. İnsan hak şeriatın edepleriyle edeplenmedikçe, güzel ahlakın hiçbiri onda gerçek anlamda meydana gelmez; ilahî marifet nurunun onun kalbinde tecelli etmesi ve bâtın ilmiyle şeriatın sırlarının ona açılması da mümkün değildir. Hakikat açığa çıktıktan ve marifet nurları kalpte belirdikten sonra da zahirî edeplerle edeplenmiş olacaktır.»[7]
Allah, amelleri yalnızca muttakilerden (günahı terk edenlerden) kabul ettiğini buyurmaktadır.
«إِنَّما یتَقَبَّلُ اللَّهُ مِنَ الْمُتَّقینَ ـ Allah, yalnızca takva sahiplerinden kabul eder.»[8]
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem de şöyle buyurmuştur: «وَ الْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ السَّیئَاتِ وَ تَرَک مَا حَرَّمَ اللَّهُ ـ Muhacir (Allah yolunda), günahlardan hicret edip uzaklaşan ve Allah’ın haram kıldığı şeyleri terk eden kimsedir.»[9]
İmam Humeyni rahmetullahi aleyh bu hususta şöyle buyurmuştur:
«Öyleyse nefsinin sıhhatini isteyen ve kendi hâline şefkat gösteren insan, elem verici azaptan kurtuluş çaresinin peygamberlerin talimatlarına uymakla sınırlı olduğunu ve onların talimatlarına uymanın da iki şeyle sınırlı bulunduğunu fark ettikten sonra [bilmelidir ki]: Bunlardan biri, nefsi ıslah eden ve nefse yararlı olan şeyleri (sağlığa vesile olan şeyleri) yerine getirmek, diğeri ise ona zarar veren ve acı çektiren şeylerden sakınmaktır. Açıktır ki haramların nefiste yol açtığı bozulmanın zararı her şeyden daha fazladır ve bu sebeple haram kılınmışlardır; farzlar da ıslah edici şeyler arasında her şeyden daha önemlidir ve bu yüzden farz kılınmışlardır. Her şeyden üstün, her amaçtan önce gelen, ilerlemenin mukaddimesi ve insani makamlarla derecelere ulaşmanın yegâne yolu bu iki aşamadır. Bir kimse bunlara riayet ederse saadet ve kurtuluş ehlinden olur. Bu ikisinin en önemlisi ise haramlardan sakınma takvasıdır — seyrüsülûk ehli de bu makamı (haramları terk etmeyi), birinci makamdan (farzları yerine getirmekten) önce sayar. Rivayetlere, eserlere ve Nehcü’l-Belâğa’nın hutbelerine müracaat edildiğinde, Masumların da bu aşamaya daha fazla önem verdikleri açıkça görülür — Öyleyse ey aziz! Bu ilk aşamayı çok önemli say; onun hususunda dikkatli ol ve gözetimde bulun. İlk adımı doğru atar ve bu temeli sağlamlaştırırsan diğer makamlara ulaşma ümidi vardır; aksi takdirde makamlara ulaşmak imkânsız, kurtuluş ise pek güç ve çetin olur.»[10]
Günahlar, iyi ve güzel amellerin ambarına girip onları yok eden afetler gibidir. Dindar ve müminlerin birçoğu uzun yıllar boyunca humus ve zekât vermekte, namaz kılmakta, oruç tutmakta, hacca gitmekte ve hatta gece namazı gibi müstehap amelleri ve diğer ibadetleri yerine getirmektedir. Fakat marifet ehlinin nasibi olan ilahî sevginin ve onun eserleriyle bereketlerinin hiçbir etkisini hissetmemekte, soğuyup ümitsizliğe düşmektedirler. Bunun sebebi, iyi amellerin etkisini yok eden çirkin amellerde aranmalıdır.
Bize ulaşan rivayetlerde de bazı günahların bu yıkıcı etkisine işaret edilmiştir.
Örneğin İmam Sadık aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «اَلْغِیبَةُ حَرَامٌ عَلَی کلِّ مُسْلِمٍ وَ إنَّها لَتَأکل الْحَسَنَاتِ کمَا تَأکلُ النَّارُ الْحَطَبَ ـ Gıybet etmek her Müslümana haramdır. Ateşin odunu yiyip tükettiği gibi gıybet de insanın iyi amellerini yiyip yok eder.»[11]
Başka bir rivayette İmam Bâkır aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «إِنَّ الْحَسَدَ یأْکلُ الْإِیمَانَ کمَا تَأْکلُ النَّارُ الْحَطَبَ ـ Şüphesiz haset, ateşin odunu yok ettiği gibi imanı yok eder.»[12]
Allah katında aziz ve değerli olan ve O’na daha yakın bulunan kimseler, daha itaatkâr olanlardır. Çünkü O, aziz kitabında bu hususa şöyle işaret etmiştir: «إِنَّ اَکرَمَکمْ عِندَ اللَّهِ اَتْقَیکم ـ Allah katında en değerliniz, takvası en üstün olanınızdır.»[13] Takva sahibi, ilahî farzları yerine getirme ve O’nun yasaklarını terk etme hususunda tam bir gözetim içinde olan kimseye denir. Dolayısıyla ilahî huzurda kulluk ve ubudiyet ruhu daha yüksek olan, Yüce Allah’ın emirleri ve istekleri karşısında daha fazla söz dinleyen ve daha mütevazı olan kimse, Allah katında daha aziz ve daha sevimlidir.
Yaratılış âleminin övüncü ve varlık âlemindeki mahlûkatın en şereflisi olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem, Allah’ın mutlak kulu ve abdi olduğu için bu yüce ve yüksek makama erişmiştir. Bundan dolayı namazın teşehhüdünde günde on defa, muhterem Nebi’nin sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem önce Allah’ın abdi ve kulu, ardından O’nun resulü ve elçisi olduğuna şehadet ederiz: (أشهدُ أنَّ محمّداً عبدُهُ و رسولُهُ). Böylece onun ubudiyet makamı, risalet makamından önce zikredilmiştir.
İnsan hangi amel ve hâlin haram ve Allah Teâlâ’nın gazabına uğramış, hangi fiilin ise farz ve O’nun sevdiği bir şey olduğunu bilmeden kulluk ve ubudiyet hakkını nasıl yerine getirebilir; O’nun emirlerine nasıl itaat edip yasaklarını nasıl terk edebilir?!! Bu nedenle her mümin ve saadet talibi insana, aklen ve şer’an ilahî buyrukları ve şer‘î hükümleri öğrenmeye girişmek farzdır. Nitekim büyük fakihler de ilmihâllerinin başında bunun farz olduğuna hükmetmişlerdir:
«İnsanın genellikle ihtiyaç duyduğu meseleleri öğrenmesi farzdır.»[14]
Şer‘î meseleleri ve ilahî farzlarla haramları öğrenmenin gerekliliği hakkında çok sayıda rivayet nakledilmiştir. Bunlardan üç haber zikretmekle yetiniyoruz:
«قَالَ رَجُلٌ لِأَبِی عَبْدِ اللَّهِ علیه السلام إِنَّ لِی ابْناً قَدْ أَحَبَّ [أُحِبُ] أَنْ یسْأَلَک عَنْ حَلَالٍ وَ حَرَامٍ لَا یسْأَلُک عَمَّا لَا یعْنِیهِ قَالَ فَقَالَ وَ هَلْ یسْأَلُ النَّاسُ عَنْ شَیءٍ أَفْضَلَ مِنَ الْحَلَالِ وَ الْحَرَامِ ـ Bir adam İmam Sadık aleyhisselama şöyle arz etti: Benim bir oğlum var. Onun sizden helal ve haram hakkında soru sormasını istiyorum; kendisine faydası olmayan konular hakkında size soru sormamasını arzu ediyorum. İmam aleyhisselam şöyle buyurdu: «İnsanlar, helal ve haramdan daha faziletli bir şey hakkında mı soru soruyorlar?!»[15]
İmam aleyhisselam bu hadiste farzları ve haramları sormayı ve öğrenmeyi en faziletli şeyler olarak değerlendirmiştir. Çünkü soru sormak, öğrenmenin mukaddimesidir.
Başka bir rivayette dinî hükümleri ve ilahî helal ile haramı öğrenip anlamanın önemi hakkında şöyle nakledilmiştir:
«إِسْحَاقَ بْنِ عَمَّارٍ قَالَ سَمِعْتُ أَبَا عَبْدِ اللَّهِ ع یقُولُ لَیتَ السِّیاطَ عَلَی رُئُوسِ أَصْحَابِی حَتَّی یتَفَقَّهُوا فِی الْحَلَالِ وَ الْحَرَامِ ـ İshak b. Ammar şöyle der: İmam Sadık aleyhisselamın şöyle buyurduğunu işittim: Keşke dostlarımın başlarının üzerinde kırbaç tutabilseydim de ilahî helal ve haram hususunda derin anlayış sahibi olsalardı.»[16]
Başka bir rivayette İmam Sadık aleyhisselamın mübarek zatından şöyle okuyoruz:
«حَدِیثٌ فِی حَلَالٍ وَ حَرَامٍ تَأْخُذُهُ مِنْ صَادِقٍ خَیرٌ مِنَ الدُّنْیا وَ مَا فِیهَا مِنْ ذَهَبٍ أَوْ فِضَّة ـ İlahî helal ve haramı tanıma konusunda dürüst bir kişiden öğrendiğin bir hadis ve söz, dünyadan ve dünyadaki altın ile gümüşün tamamından daha hayırlıdır.»[17]
Bu rivayetlerden şer‘î meseleleri ve ilahî helal ile haramı öğrenmenin önemi açıkça anlaşılmaktadır. Bu nedenle ahlak âlimleri ve marifet ehli, seyrüsülûk öğrencilerine gün içinde ilmihâl ve ahlak kitaplarını okumayı ihmal etmemelerini emretmişlerdir. (Ahlak kitapları, gıybet, yalan, iftira, haset, kibir, ucb vb. birçok ahlaki farzı ve haramı da içermektedir.)
Büyük âlimlerin ve Allah’a doğru yol alan sâliklerin sözleriyle yaşayışlarında görüldüğü üzere, günah ve masiyetlerden arınmak bir programa, planlamaya ve onu uygulamak için zaman ayırmaya ihtiyaç duyar. Yalnızca “Ben arınmış ve takva sahibi bir insan olmayı seviyorum.” demekle böyle bir makama ulaşılamaz.
Büyük ahlak üstadı Ayetullah Hacı Şeyh Mücteba Tahranî «حفظه الله» şöyle buyurmuştur: «Tarih boyunca manevi makamlara ulaşmayı arzulayan birçok kişi vardı; fakat amel ve hareket vadisine adım atmadıkları için hiçbir zaman bu arzularına ulaşamadılar.»
Günahı terk etmek tedricî ve zaman alan bir süreçtir. Bu konuda başarıya ulaşma süresi, kişinin azmine, ciddiyetine ve çabasının miktarına bağlıdır. Çünkü takvayı elde etmek alıştırma gerektiren bir iştir. Ona ulaşılıp takva melekesi elde edildikten sonra da bunun devamı ve korunması için geleceğe yönelik program ömrün sonuna kadar sürdürülmelidir. Dolayısıyla zafer sınırına ulaşıncaya, takva melekesini elde edip onun tatlı lezzetini tadıncaya kadar çaba göstermeye, nefis ve şeytanla mücahede etmeye devam etmek; bu süre içinde kaçınılmaz olarak meydana gelecek bazı başarısızlıklar ve sürçmeler karşısında ümidi yitirmemek gerekir. Çünkü ümitsizlik, yenilginin ve durgunluğun ilk adımıdır.
Bu yola giren kişi, Allah yolunda mücahit olduğunu bilmelidir. Çünkü insanın en kötü düşmanları olan nefs-i emmâre ve şeytanla mücadele meydanına girmiştir. Nebevî bir rivayette şöyle geçmektedir: «أعْدَی عَدُوِّک نَفْسُک الَّتِی بَینَ جَنْبَیک ـ Senin en kötü düşmanın (ey insan), içinde bulunan nefsindir.»[18] Kur’an-ı Kerim de şöyle buyurmaktadır: «إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَة بِالسُوءِ ـ Nefis (azgın nefis), kötülükleri çokça emreder.»[19] Şeytan da insanın yeminli düşmanıdır. Çünkü şöyle demiştir: «قَالَ فَبِعِزَّتِک لَأُغْوِینَّهُمْ أَجْمَعِینَ ـ Dedi ki: İzzetine yemin olsun, insanların hepsini saptıracağım.»[20] Dolayısıyla şeytan ve şeytandan daha kötü olan nefs-i emmâre, bu yoldaki ciddi engellerdir. İnsanın günahtan kurtulmak için bu ikisine üstün gelmesi gerekir. Rivayetlerimizde bu cihat ve mücadeleye “büyük cihat” denilmiştir.
İmam Sadık aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem bir grubu savaş için gönderdi. Geri döndüklerinde şöyle buyurdu: Küçük cihadı (Allah yolunda savaşı) gerçekleştiren topluluğa merhaba! Ancak büyük cihat hâlâ onların omuzlarındadır. Biri sordu: Ey Allah’ın Resulü! Büyük cihat nedir? Şöyle buyurdu: Nefisle cihat.»[21]
Allah’a doğru seyrüsülûk etmek isteyen insan, masiyeti terk etme konusundaki sabrının ve itaat yolundaki tahammülünün Allah’ın nazarından uzak kalmadığını bilmelidir. Yüce Allah bu mücahedede kendi yardım ve nusretini ona armağan eder ve onu kurtuluş yoluna hidayet eder. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de bizzat şöyle buyurmuştur: «وَ الَّذینَ جاهَدُوا فینا لَنَهْدِینَّهُمْ سُبُلَنا ـ Bize ulaşma yolunda çaba gösterenleri kendi yollarımıza hidayet ederiz.»[22]
İmam Humeynî rahmetullahi aleyh şöyle buyurur: «Değerli arif ve yüce makamlı şeyhimiz (Ayetullah Şahâbâdî rıdvanullahi aleyh), “Haşr” suresinin sonundaki mübarek ayetlere, «یا أَیهَا الَّذینَ آمَنُوا اتُّقُوا اللَّه وَ لْتَنْظُرْ نَفْسٌ ما قدَّمَتْ لِغَدٍ…» mübarek ayetinden mübarek surenin sonuna kadar, namazların ardından ve özellikle kalbin rahat olduğu gecenin sonlarında anlamları üzerinde tedebbür ederek devam etmenin nefsi ıslah etmede çok etkili olduğunu buyururdu.
Ayrıca nefis ve şeytanın şerrini önlemek için sürekli abdestli olmayı tavsiye eder ve abdestin cündî (askerî) bir elbise mesabesinde olduğunu söylerdi.»[23]
Allâme Hasan Zâde Âmulî’den, uygulanmasıyla ruhsal sıkıntıdan kurtulabilecekleri bir zikir veya dua istendiğinde şöyle buyurdu:
Size iki husus arz ediyorum. En az kırk gün boyunca bunlara devam etmeniz şartıyla kesinlikle tesir eder.
Birincisi: Şu mübarek zikir: «یا حی یا قَیوم، یا مَن لا اله الا انت». Bunun çokça söylenmesinin hayata ve aklın artmasına vesile olduğu söylenmiştir ve tecrübe de edilmiştir.
İkincisi: İlimde ve daha sonra başka şeylerde de zengin olmanız için Ganî suresini (Vâkıa) okuyun.[24]
Ayet ve rivayetlere müracaat ettiğimizde, bizi takvaya ve günahtan sakınmaya davet ettikleri gibi, masiyetleri terk etme yöntemini ve nefsanî arzularla şeytana nasıl üstün gelineceğini de açıkladıklarını açıkça anlarız. Bu zorlu yolda bizi kendi hâlimize bırakmamışlardır. İnşallah sonraki sayılarda bu yöntemleri ele alacağız.
Büyük taklit mercilerinin ilmihâlleri ve istifta kitapları.
Yüce makamlı şehit Destgayb’ın kaleme aldığı değerli Günâhân-ı Kebîre kitabı.
Ayetullah Mehdevî Kenî’nin kaleme aldığı Amelî Ahlakta Başlangıç Noktaları kitabı.
Ayetullah Mişkînî’nin kaleme aldığı Farzlar ve Haramlar kitabı.
Ayetullah Şeyh Mücteba Tahranî’nin ahlak derslerinden alınan “İlahî Ahlak” kitapları dizisi.
Mücteba Reisî’nin kaleme aldığı Bir Farz Bir Haram (40 farz ve 40 haramın tanıtımı).
[1] En’âm, 153.
[2] Mefâtîhu’l-Cinân – mübarek Ramazan ayının seher amelleri.
[3] Nûr, 35.
[4] Mefâtîhu’l-Cinân – Şaban ayının amelleri.
[5] el-Kâfî, c. 2, s. 352.
[6] Zâriyât, 56.
[7] Mâide, 27.
[8] Kırk Hadis Şerhi, s. 8.
[9] Usûl-i Kâfî, c. 2, s. 237.
[10] Kırk Hadis, s. 208.
[11] Keşfü’r-Rîbe, s. 9.
[12] Usûl-i Kâfî, c. 2, s. 306.
[13] Hucurât, 13.
[14] Tavzîhu’l-Mesâil, mesele 11.
[15] Bihârü’l-Envâr, c. 1, s. 214.
[16] el-Mehâsin, c. 1, s. 229.
[17] Vesâilü’ş-Şîa, c. 27, s. 98.
[18] Bihârü’l-Envâr, c. 67, s. 64.
[19] Yûsuf, 53.
[20] Sâd, 82.
[21] Usûl-i Kâfî, c. 5, s. 12.
[22] Ankebût, 69.
[23] Kırk Hadis Şerhi, s. 208.
[24] Sırât-ı Sülûk, Üstat Allâme Hasan Zâde Âmulî’nin Ahlakî ve İrfanî Rehberlikleri, s. 104.
Yazar: Hisârî, Said