Android
- Siteyi Google Chrome ile açın.
- Sağ üstteki üç nokta menüsüne dokunun.
- “Uygulamayı yükle” veya “Ana ekrana ekle” seçeneğini seçin.
- Yükle diyerek işlemi tamamlayın.

Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde, kâfirlerin ve münafıkların kalplerinin, gözlerinin ve kulaklarının mühürlenmesinden; günahkâr ve kötülük işleyen kimselerin ruhlarının tersyüz olmasından ve sapkınlığa düşmesinden söz edilmektedir.
“Hatm” ve “tab‘”; sona ermek, mühürlemek, nakşetmek ve basmak, ayrıca nesnelere özel bir şekil vermek anlamlarına gelir.
“Kalp” kelimesi bazen bedenin belirli bir parçası ve organı anlamında kullanılır (cismanî kalp); bazen de ondan maksat nefs, ruh, can vb.dir (ruhanî ve manevî kalp).
Allah’ın bazı insanların (ruhanî ve bâtınî) kalplerini hatmetmesi ve tab‘ etmesi; onların hidayeti kabul edemez hâle gelmeleri, kalplerinin ilahî marifetleri idrak edip anlamaya kapanması ve iyiliğe ve hayra geri dönmemeleri anlamındadır.
Allah tarafından bazı kimselerin kalplerinin, kulaklarının ve gözlerinin mühürlenmesi ve tab‘ edilmesi, onların kendi iradî davranışlarının ve Allah’ın tekrar tekrar yaptığı uyarılara aldırış etmemelerinin bir sonucudur. Ayrıca her ne kadar onların kalpleri, kulakları ve gözleri mühürlense de kalbin hatmedilmiş ve tab‘ edilmiş hâle gelmesinin, kalbin kapanmasının ve tersyüz olmasının mertebe ve dereceleri vardır. Eğer günahın, inadın vb. karanlığı ve zulmeti kalbin tamamını kaplayacak bir hâle gelirse, artık onlar hiçbir zaman iyiliğe ve hidayete geri dönmezler. Bununla birlikte aydınlığa ve hidayete dönüş, imkânsız ve mümkün olmayan bir şey değildir ve ölüm anına kadar değişim ve dönüşüm imkânı vardır. Dolayısıyla onların iradeleri ellerinden alınmamıştır; kendi iradeleriyle hem mevcut gidişatlarını sürdürebilir hem de —zor ve meşakkatli olsa dahi— sağlam bir irade ve kararlılıkla yollarını değiştirebilir, hidayet yoluna girebilir ve nihai saadete ulaşmak için ilahî rehberliklerden yararlanabilirler.
Başka bir ifadeyle; insanın kalbi günah pasıyla ne ölçüde kirlenirse, o ölçüde tersyüz olur, hatmedilir ve tab‘ edilir; aynı ölçüde de ilahî ayetleri anlamaktan ve ilahî hidayet ve nurdan yararlanmaktan mahrum kalır. Kalbin tersyüz olması ve kapanması yalnızca kâfirlere ve münafıklara özgü değildir.
Öncelikle Kur’an-ı Kerim’in iki ayetinin tercümesini verecek, ardından sorunun cevabını açıklayacağız.
«ان الذین کفروا سواء علیهم ءَانذرتهم ام لم تنذرهم لا یؤمنون ختم الله على قلوبهم و على سمعهم و على ابصارهم غشاوة و لهم عذاب عظیم»؛[1] İnkâr edenlere gelince; onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerinin üzerine de bir perde çekmiştir. Onları büyük bir azap beklemektedir.
«… و طبع الله على قلوبهم فهم لایعلمون»؛[2] Allah onların kalplerini mühürlemiştir; bu yüzden onlar bilmezler.
“Hatm”; “feth”in (bir şeyi başlatmak ve açmak) karşıtı olup bir şeyi tamamlamak veya onun sonuna ulaşmak anlamındadır. Farsçada “hatm”in “mühürlemek” şeklinde ifade edilmesinin sebebi, bir mektubun mühürlenmesinin onun sona erdiğinin göstergesi olmasıdır. Mektup ancak tamamlandığında mühürlenir ve artık ona başka bir şey eklenemez.[3]
“Tab‘”; mühürlemek (hatm anlamına yakın bir anlam), nakşetmek ve basmak, ayrıca nesnelere belirli bir şekil (sikke ve dirhem) vermek anlamındadır.[4]
“Kalp”; Kur’an-ı Kerim’de ruh, gönül, nefs, akıl, ilim vb. farklı anlamlarda kullanılmıştır.[5] Ancak genel olarak insanın iki tür kalbe sahip olduğu söylenebilir: cismanî kalp ve ruhanî (ve manevî) kalp.[6] Cismanî kalp, fizyoloji terminolojisinde ve günlük konuşmada, vücutta kanın dolaşımı ve arıtılması görevini üstlenen, kozalak biçimindeki etten bir organ olup insanların çoğunda göğüs kafesinin sol tarafında bulunur. Ruhanî kalp ise insanın ruhu ve psikolojik varlığıdır.[7] Ancak ahlak ve irfan terminolojisinde, ayrıca Kur’an ve rivayet kültüründe kalpten maksat ikinci anlamdır. Kalp, ilahî ilhamların ve vahiylerin alındığı, marifetlerin kazanıldığı ve Hakk’ın tecellilerinin müşahede edildiği kanallardan biri sayılır; aynı zamanda duygu ve hislerin merkezi ve insanın yüce niyet ve arzularının kaynağıdır.
Bu iki kullanımın ortak yönü şöyle açıklanmıştır: “Kalp” sözlükte “değişme, dönüşme ve altüst olma” anlamına gelir. Et parçası olan kalp, kanı çevirip dolaştırma, arıtma ve deveran ettirme görevini üstlendiği için “kalp” olarak adlandırılmıştır. Aynı şekilde insanın duygu ve niyetleri sürekli bir değişim, dönüşüm ve inkılap hâlinde olduğu için onların merkezi ve kaynağı da “kalp” olarak adlandırılır.[8]
Kur’an-ı Kerim’de kâfirlerin, münafıkların ve inatçı muhaliflerin hidayeti kabul edemez hâle gelmeleri ve kalplerinin kapalı oluşu hakkında çeşitli ifadeler kullanılmıştır; örneğin: hatm, tab‘, sarf, kufl, maraz, reyn vb.[9]
Elbette kalbin kapanması ve tersyüz olması yalnızca kâfirlere ve münafıklara özgü değildir. Aksine, insanın kalbi günah pasıyla ne ölçüde kirlenirse o ölçüde tersyüz olur, hatmedilir ve tab‘ edilir ve aynı ölçüde ilahî ayetleri anlamaktan mahrum kalır.[10]
Dolayısıyla kalplerin tab‘ edilmesi ve mühürlenmesinden maksat, iman, marifet ve ilahî ilhamları alma kanalının kapanmasıdır. Bunun nasıl gerçekleştiği aşağıdaki rivayet yardımıyla açıklığa kavuşmaktadır:
Zürâre, İmam Bâkır’dan (a.s.) şöyle rivayet etmiştir: “Hiçbir kul yoktur ki kalbinde beyaz bir nokta bulunmasın. Bir günah işlediğinde orada siyah bir nokta meydana gelir. Ardından tövbe ederse bu siyahlık ortadan kalkar; fakat günaha devam ederse o siyahlık gittikçe artar ve sonunda beyazlığı tamamen örter. Beyazlık örtüldüğünde ise onun sahibi bir daha asla iyiliğe ve hayra dönmez. İşte Yüce Allah’ın şu buyruğundan maksat budur: ‘Hayır, öyle değil! [Bizim söylediklerimizin birer efsane ve yalan olduğu için onların bunlara yönelmedikleri söz konusu değildir.] Bilakis, sürekli kazanmakta oldukları şeyler onların kalplerini mühürlemiş [paslandırmış]tır [ve böylece onlar anlama ve irşat edilme kabiliyetlerini kaybetmişlerdir].’[11]”[12]
Bazı etkenler kalpte pas oluşmasına sebep olur. Kur’an-ı Kerim ayetlerinde kalplerin tab‘ edilmesine ve mühürlenmesine yol açan sebepler arasında şu hususlar sayılmıştır: küfür,[13] sürekli gaflet ve bilerek gaflete düşme,[14] ahdi bozma ve fısk,[15] inatçılık ve Allah’ın kelamını tahrif etme,[16] hevâya uyma ve bildiğinin aksine davranma,[17] yeryüzünde bozgunculuk çıkarma ve sıla-i rahmi kesme.[18]
Dolayısıyla kalp, kulak ve göz üzerinde bu perdelerin ve engellerin meydana gelmesi, insanın kendi iradî davranışlarının sonucudur. Allah’ın hatmetmesi ve tab‘ etmesi ise cezaîdir, ibtidâî değildir. Çünkü insanın amelleri, niyetleri ve düşünceleri ile bunlardan doğan sonuçlar ve ürünler arasında zorunlu ve kaçınılmaz bir ilişki vardır ve bundan kaçış veya kurtuluş mümkün değildir.
Ancak bunun Allah’a nispet edilmesinin sebebi şudur: İnsanın fiilleri, niyetleri ve düşünceleri ile bunların sonuçları arasındaki bu sebep-sonuç ilişkisi, Allah’ın kesin takdirleri ve değişmez hükümleri arasındadır. Ancak tövbe, ilahî uyarılar, bela ve musibetler ya da Allah’ın velileri gibi sâhib-i nefes bir kimsenin nefesi gibi başka bir etken insan üzerinde tesir bırakır, onu yavaş yavaş değiştirir, kalbindeki pası temizler ve yeniden hidayeti kabul etme kabiliyetini ona bahşederse durum değişebilir.
Başka bir ifadeyle; ilahî kaza ve kader, varlık âlemine hâkim olan kanunlardan ve tam illet meydana geldiğinde malulün zorunlu olarak ortaya çıkmasından başka bir şey değildir. İnsanın iradî fiillerinde ise onun iradesi, kastı ve niyeti, iradî fiillerinin ortaya çıkmasına sebep olan tam illetin en önemli unsurlarından sayılır. İnsandan bir fiil meydana geldiğinde, onun etkileri ruhu ve psikolojisi üzerinde ortaya çıkar ve bundan hiçbir kaçış yoktur. Bu nedenle insan, tab‘ ve mühürlenmenin sebeplerini kendisi hazırlarsa, varlık âleminin kanunu gereği bunun sonuçları da kendisini yakalayacaktır.
Yukarıda anlatılanlar dikkate alındığında şu hususlar anlaşılmaktadır:
Kalplerin tab‘ edilmesi ve mühürlenmesi, insanın kendi iradî davranışlarının sonucudur.
Kalplerin mühürlenmesi, ilahî kaza ve kader düzenine göre gerçekleştiği için Allah’a nispet edilir.
Kalbi paslanmış olan bir insan, geçmişteki hatalarını tekrarlayabilir ve bu pası giderek daha da artırabilir; ancak bu devamlılık ve ısrar, yine kendi iradesiyle gerçekleşir.
Kalbi pasla kaplanmış günahkâr bir insanın doğru yola dönmesi son derece zor ve uzak bir ihtimal gibi görünse de,[19] imkânsız değildir ve bunun imkânı her zaman vardır. O, kendi iradesi ve sağlam kararlılığıyla bu pasları temizlemeye çalışabilir.[20] Başka bir ifadeyle; kâfirin, münafığın vb. ruhu ve kalbi, içinde hiçbir beyaz nokta kalmayacak derecede tab‘ edilmiş, hatmedilmiş, kararmış ve tersyüz olmuşsa, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle onun işi sona ermiş ve artık hidayet ümidi kalmamıştır.[21] O, kendi kötü tercihiyle hidayet ve aydınlık yoluna girmemiş ve tövbe kapısını kendi yüzüne kapatmıştır.
[1]. Bakara, 7; ayrıca bkz.: En‘âm, 46; Câsiye, 23; Şûrâ, 24.
[2]. Tevbe, 93; ayrıca bkz.: Tevbe, 87; Nisâ, 155; Nahl, 108; Muhammed, 16; A‘râf, 100; Yûnus, 74.
[3]. Bkz.: Cevâdî Âmulî, Abdullah, Tefsîr-i Tesnîm, c. 2, s. 223, Kum, Merkez-i Neşr-i İsrâ, 3. baskı, 1381 hş.
[4]. Bkz.: Râgıb İsfahânî, Müfredâtü Elfâzi’l-Kur’ân, “tab‘” ve “hatm” maddeleri.
[5]. Müfredâtü Elfâzi’l-Kur’ân, “kalp” maddesi.
[6]. Bkz.: Tefsîr-i Tesnîm, c. 2, s. 227-228.
[7]. Mutahharî, Murtazâ, Âşinâyî bâ Kur’ân, Tefsîr-i Sûre-i Hamd, s. 79.
[8]. Bkz.: Misbâh Yezdî, Muhammed Takî, Maârif-i Kur’ân, c. 3, s. 395-403, Kum, İmam Humeynî Eğitim ve Araştırma Enstitüsü, 2. baskı, 1378 hş.
[9]. Bkz.: Tefsîr-i Tesnîm, c. 2, s. 227.
[10]. A.g.e., s. 234.
[11]. Mutaffifîn, 14.
[12]. Küleynî, Muhammed b. Ya‘kûb, el-Kâfî, tahkik ve tashih: Gaffârî, Ali Ekber; Âhundî, Muhammed, Tahran, c. 2, s. 273, Tahran, Dârü’l-Kütübi’l-İslâmiyye, 4. baskı, 1407 h.
[13]. Bakara, 88.
[14]. A‘râf, 179.
[15]. A‘râf, 102; Mâide, 13.
[16]. Bakara, 67-74.
[17]. Câsiye, 23.
[18]. Muhammed, 22.
[19]. Yukarıdaki rivayette geçen “bir daha asla iyiliğe dönmez” ifadesi, belki de işte bu zorluğa işaret etmektedir.
[20]. Bkz.: Cevâdî Âmulî, Abdullah, Mebâdî-i Ahlâk der Kur’ân, s. 83-103, Kum, Merkez-i Neşr-i İsrâ, 3. baskı, 1379 hş.
[21]. Bkz.: Âşinâyî bâ Kur’ân, Tefsîr-i Sûre-i Hamd, s. 79.