Android
- Siteyi Google Chrome ile açın.
- Sağ üstteki üç nokta menüsüne dokunun.
- “Uygulamayı yükle” veya “Ana ekrana ekle” seçeneğini seçin.
- Yükle diyerek işlemi tamamlayın.

İnsan, çeşitli yollarla Allah’ı tanımaya ulaşabilir. Bu tanıma, akıl yoluyla olabileceği gibi kalp yoluyla da olabilir. Bazen hikmet ehli ve filozof gibi, husûlî bilgi yoluyla ve duyu ile akıldan yardım alarak aradığı şeye ilişkin delil getirir ve onu kavrar; bazen de ârif gibi huzurî bilgi yoluyla sevgiliyi temaşa eder ve onu müşahede eder. Örneğin ateşin varlığını anlamak için bazen ondan yükselen dumandan hareketle böyle bir bilgiye ulaşılabilir; bazen ateşin kendisini görmekle onun varlığı bilinir; bazen de bedeninin bir kısmının ateşte yanmasıyla onun varlığını bizzat bulur ve hisseder.
Her hâlükârda bu iki yöntemde, yani husûlî ve huzurî bilgide, bazen yol, yolcu ve hedef birdir; örneğin kişi ilahî ayetleri ve onlardaki düzeni inceleyerek Allah’a ulaşır. Bazen de böyle değildir; yolcu ile yol bir olur veya yol ile hedef bir olur. Kişinin kendi nefsini tanıyarak Allah’a ulaşması ikinci kısma; ilahî isimler ve sıfatlar üzerinde tefekkür ederek Allah’ı tanımaya ulaşması ise üçüncü türe girer.
Bu kısımlar arasında, yol ile hedefin bir olduğu ve insanın bulduklarını müşahede ettiği durum yüksek bir değere sahiptir; çünkü bu, hedefi görmek ve tatmaktır. Ayet ve rivayetlerde bu üç yol açıklanmıştır. Özellikle Allah’ın varlığından ve zuhurundan daha açık bir şey olmadığı ve O’na yine O’nunla ulaşılması gerektiği vurgulanmıştır. O, kendisini anlamak ve görmek için kendisinden başkasına ihtiyaç bulunmayan bir nurdur. Eğer onu müşahede etmekten mahrumsak, bunun sebebi husûlî ve huzurî bilgi vadisinde gaflet perdesinin bizi kuşatmış olmasıdır.
Biz, ilme dair ilme sahip değiliz ve bu mürekkep ilme ulaşmak için zulmanî ve nuranî perdeleri kendimizden uzaklaştırmamız gerekir. Bu sebeple Allah’ı tanımanın fıtrî bir husus olduğu ve Allah’ın varlığı ile tanınmasına dair ortaya konulan delillerin ta‘lîl yolları değil, tenbih yolları olduğu söylenmiştir.
Elbette Allah’ın zatının ve sıfatlarının künhü ne hakîm tarafından kavranabilir ne de ârif tarafından müşahede edilebilir; bunun dışındaki hususlar ise hem anlaşılabilir hem de müşahede edilebilir.
Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle bilgi edinme araçlarının tanıtılması gerekir.
Bilgi edinme araçları şunlardır: duyu, akıl ve kalp.
Zahirî duyular yalnızca eşyanın arazları ve zahirleriyle ilgilenir ve onların derinliğine nüfuz etmez. İnsana geniş ve çok sayıda bilgiler kazandırmalarına rağmen zaman ve mekân bakımından sınırlıdırlar.
Akıl, en temel işi küllî kavramları idrak etmek olan özel bir güçtür. Bu anlamda pek çok işlevi ve rolü vardır; bunlardan biri de istidlaldir.
Ancak bilgi edinme araçları bu ikisiyle sınırlı değildir. İnsan, gönül ve kalp yoluyla büyük bilgilere ulaşabilir ve başkalarının istidlalle ulaştıkları şeyleri müşahede edebilir. Ârifler Allah’ı bu yolla tanımanın peşindedirler.[1]
Başka bir açıdan bakıldığında, genel bir sınıflandırmada marifet ya husûlîdir ya da huzurî ve şuhûdîdir.
Husûlî tanıma, aklî ve felsefî istidlallerden yararlanılarak zihnî kavramlar yoluyla elde edilir. Huzurî marifet ise anlam, kavram ve zihnî suretin araya girmediği; bilinen hakikatin idrak edenin yanında hazır bulunduğu bir marifettir. Huzurî marifet, irfanî ve şuhûdî bilgiler türündendir ve onda şeyin dış gerçekliği müşahede edilir.
Elbette husûlî (aklî) tanımada duyusal ve tecrübî öncüllerden de yararlanılabilir. Örneğin Allah’ın işaretleri veya âlemdeki düzen üzerinde düşünerek Allah hakkında bir bilgiye ulaşılabilir ve bu bilgi basit birtakım burhanların ortaya konulmasıyla elde edilir. Fakat insan daha ileri bir tanımaya ulaşmak istediğinde, sırf aklî öncüllerden yardım alması gerekir.
Her hâlükârda şu hususa dikkat edilmelidir: Birincisi, salt laboratuvar araştırmaları ve deneysel bilimlerin bulguları temelinde Allah’ın varlığı ne ispatlanabilir ne de reddedilebilir;[2] çünkü duyusal tecrübenin eli, metafizik âlemin eteğine ulaşamayacak kadar kısadır. Dolayısıyla duyusal bilgi tek başına yol gösterici değildir; aksine istidlalin öncülleri arasında kullanılmalıdır.
İkincisi, İslami metinlerde âfâkî ayetlerin[3] incelenmesi tavsiye edilmiş ve bu yöntem istidlalî olduğu için aklî tanıma sayılmış olsa da şu nokta gözden kaçırılmamalıdır: Yaratılmışları, ilahî sanatın ve hikmetin eserlerini incelemek yalnızca âlemi yöneten kudretli ve bilgili bir elin bulunduğunu gösterir. Fakat O’nun kendisinin hangi sıfatlara sahip olduğu, zatıyla kaim olup olmadığı veya diğer hususlar bu yöntemden elde edilemez.
Huzurî tanıma ise üç şekilde tasavvur edilebilir: a) İlletin malule yönelik huzurî bilgisi, b) mücerret bir varlığın kendi zatına yönelik huzurî bilgisi, c) malulün illete yönelik huzurî bilgisi.
Varlıkların Allah Teâlâ’ya ilişkin huzurî bilgisi ilk iki kısımdan değil, üçüncü türdendir. İnsan, sahip olduğu kusur ve sınırlılık ölçüsünde Allah’ı idrak etmekten mahrumdur. O mukaddes zat herkese yakın olduğu hâlde başkaları, kusur ve sınırlılıkla ne ölçüde kuşatılmış olduklarına bağlı olarak O’na yakınlık ve uzaklık bakımından farklı derecelerde bulunurlar.
Muhakkik Tûsî, tanımanın mertebeleri hakkında şöyle der: Allah’ı tanımanın mertebeleri, ateşi tanımanın mertebelerine benzer. Ateş hakkındaki bilginin en düşük mertebesi, birinden ateşin özelliklerini işitmektir. İkinci mertebe, ateşin dumanı yoluyla bilgi edinmektir. Üçüncü mertebe, ateşin sıcaklığını ve ışığını hissetmektir. Son mertebe ise ateşte yanmak ve kül olmaktır.[4]
Burada hatırlatılması gerekli görünen nokta şudur: Tanıma konusuna müteallakı açısından bakıldığında, bazen Allah’ın varlığının ispatından, bazen de O’nun varlıksal özelliklerinden söz edilir. Her iki durumda da insan hem düşünceden hem kalpten yardım alabilir; hem anlamak için husûlî bilgiye hem de görmek için huzurî bilgiye yönelebilir. Birincisine “burhan”, ikincisine ise “irfan” denir. Elbette felsefî burhanda yaygın olan yol, irfanın bulguları kadar değerli değildir.
Her hâlükârda ister akıl yoluyla ister kalp yoluyla olsun, üç yöntemle Allah hakkında bir tanımaya ulaşılabilir. Başka bir ifadeyle, bir yolda ilerleyip hedefe ulaşan sâlik veya düşünürün seyri şu üç hâlin dışında değildir:
Kur’an’da da şöyle denilmiştir: “Ey müminler! Kendi canınızın zemininde seyredin; canınızı tanımak sizin üzerinizedir ve kendi canınızın yolundan ayrılmayın.”[8] Bu yol, birinci yoldan daha derin ve daha faydalıdır.
İmam Hüseyin (a.s.) Arefe duasında bu üçüncü yolu dile getirerek şöyle buyurur: “Allah’ım! Senden başkasının, seni açığa çıkaracak bir zuhuru var mıdır; hem de sen o zuhura sahip olmayasın ki o başkası seni açığa çıkarsın? Ne zaman gaip oldun ki sana ulaşmak için bir delile ihtiyaç duyulsun? Ne zaman uzak oldun ki eserler ve yaratılmışlar bizi sana yaklaştırsın?”[12]
Uzaklaşmadın ki huzurunu arayan olayım
Gizlenmedin ki seni aşikâr kılayım
Bu açıklamalardan yararlanılarak şöyle istidlal edilmiştir: Mümkün varlıklar, Vâcib’e sırf rabıt ve izafet olan hakikatlerdir. Aksi takdirde onların kendi zatlarında müstağni olmaları gerekir ve bunun sonucunda zatlarında vücub bulunmuş olur ki bunun batıl olduğu apaçıktır. Dolayısıyla onlar bütün varlıklarıyla Vâcib’in zatına bağımlıdırlar. Rabıtın, bağlı olduğu şey olmaksızın müşahede edilmesi imkânsızdır; yani malulün bağımsız olarak idrak edilmesi mümteni‘dir. Bu nedenle idrak edilen her şey, maddî dahi olsa, kendi varlığında mebdee sırf rabıt olduğundan, onun idraki Vâcib’in idrakiyle birliktedir.[13]
Elbette ilim iki çeşittir: basit ilim ve mürekkep ilim. Cehalet de aynı şekilde bu iki kısma ayrılır. Basit ilim, bir hususa ilişkin farkındalığın kendisinin yeniden dikkat ve ikinci bir tanımaya konu olmaksızın yalnızca o husus hakkında bilgi sahibi olmaktır. Mürekkep ilim ise bilginin ikinci bir tanımaya sahip olmasıdır; yani kişinin bildiğini bilmesidir. Biz şu inançtayız: İster bu idrak husûlî ister huzurî olsun ve o idrakin müteallakının ne olduğu dikkate alınmaksızın, idrakten herhangi bir paya sahip olan herkes için Allah’ı tanımak zaruri ve kaçınılmaz bir husustur. Yani insan, bir şeyi husûlî veya huzurî bilgiyle idrak ettiğinde kaçınılmaz olarak Vâcib-i Teâlâ’yı da idrak etmiş olur.[14] «معروف عند کل جاهل»[15] Hatta şüphe eden insan, kendi şüphesini görmeden önce Allah’ı görür; çünkü Allah onun şüphesinin illetidir ve onun şüphesi de Allah’a sırf rabıttır. Evet, bazıları ilme dair ilme sahip değildir ve bu zorunlu idrakten gafildir. Hz. Ali’nin (a.s.) “Hiçbir şeyi görmedim ki ondan önce Allah’ı müşahede etmiş olmayayım”[16] buyurması veya “Görmediğim bir Rabbe ibadet etmem”[17] demesi, o Hazret’in ilme dair ilme sahip olmasındandır. O Hazret şu hakikate ulaşmıştır: «فاینما تولوا فثم وجه الله».[18] Vechin sahibini müşahede etmeden vechi müşahede etmek mümkün değildir. O, iradî ölümle daha şimdiden Allah’ın dışındaki her şeyin gizli, yalnızca âlemi yaratanın aşikâr olduğunu müşahede eden bir âriftir. Bu nedenle şöyle buyurur: «لو کشف الغطاء ما ازددت یقیناً».[19]
Elbette zatın ve sıfatların künhüne, hatta Peygamber ve Ehl-i Beyt (a.s.) için dahi ulaşmak mümkün değildir.[20] Onların mübarek varlıklarının kendisi, künhün müşahedesi için nuranî hicaplar sayılır. Mümkün varlık sınırlılık ve taayyünden çıkamayacağı için onlar da Allah’ı kendi sınırlı varlıklarının perspektifinden müşahede ederler.
Dolayısıyla her âlimin bilgisi, âlimin kendi varlık sınırı içerisinde ve onun tarafından hicapların yırtılması ölçüsündedir. Hz. Ali (a.s.) bir açıklamasında şöyle buyurur: “Akıllar hiçbir zaman O’nun sıfatının künhüne ve dairesine ulaşma gücüne sahip değildir; öte yandan hiç kimsenin gerekli ölçüde tanımaya ulaşmasının önünde de bir perde bulunmamaktadır.”[21] Yani bir yandan mümkün varlıklar âleminin tamamı Hakk’ın ayetleridir ve ayna gibi[22] hem doğru bir yansıtışa sahiptirler hem de suret sahibinden ayrı bir varlık değildirler. Esasen onların, suret sahibinin cemalini göstermekten başka hiçbir payları yoktur; her ne kadar çocuklar onu ayrı bir varlık zannetseler de.
Öte yandan «لا یدرکه بُعد الهمم و لایناله غوص الفطن»[23]; O’nun zatı ne hakîm tarafından kavranabilir ne de ârif tarafından müşahede edilebilir. Bu nedenle marifet her zaman aczi itirafla[24] birliktedir. Bunun sebebi de bilinmeyenin bilinene oranının, sonsuzun sonluya oranı gibi olmasıdır.
Son olarak belirtilmesi gereken bir diğer nokta şudur: Rivayetlerde fıtrî tanımadan söz edilmiştir ve fıtrî tanıma, daha önce açıklanan huzurî bilgi türündendir.
İnsanın fıtrî özellikleri iki gruba ayrılır:
a) Her insanın herhangi bir eğitime ihtiyaç duymaksızın sahip olduğu fıtrî bilgiler.
b) Her bireyin yaratılışının gereği olan fıtrî eğilim ve yönelişler. Birincisine “fıtrî Allah bilgisi”, ikincisine ise “fıtrî Allah’a kulluk” adı verilir. Ancak daha önce belirtildiği üzere fıtrî Allah bilgisi ve fıtrî Allah’a kulluk, sıradan insanları Allah’ı tanımak için aklî çabadan müstağni kılacak şekilde bilinçli bir tanıma değildir.
Fakat Allah’ı tanımanın fıtrî olması sebebiyle izlenen yollar ta‘lîl yolları değil, tenbih yollarıdır. Ta‘lîlde insan yeni bir şey elde ettiğini fark eder; tenbihte ise insan hedefe ulaştığında, ulaştığı şeyi yolun başından ve başlangıcından beri beraberinde taşıdığını fark eder. Bu nedenle Kur’an ve rivayetlerde gaflet perdesinin ortadan kalkmasından söz edilmiştir. İnsanı gafletten kurtaran yol, ta‘lîl yolu değil, tenbih yoludur.[25]
[1]. Nakil yoluyla da bir tanımaya ulaşmak mümkün olsa da, öncelikle onun itibarı kanıtlanmış olmalıdır. Bunun kanıtlanmasının ve sözün Masumlardan sadır olduğunun ortaya konulmasının ardından nakil, akıl ve kalbin bulgularının doğruluğunu veya yanlışlığını değerlendirmek için bir ölçüt olabilir.
[2]. Şeyh Sadûk, Tevhid, tahkik ve tashih: Hüseynî, Hâşim, s. 293, “Âlemin Hâdis Oluşunun İspatı” bölümü, hadis 1, Kum, İslami Yayınlar Ofisi, 1. baskı, 1398 h.k.
[3]. Fussilet, 53.
[4]. Naklen: Hasan Zâde Âmulî, Likâullah, s. 26-27.
[5]. Bkz.: Tâhâ, 50; Secde, 71; A‘lâ, 3; Âl-i İmrân, 190.
[6]. Nehcü’l-Belâğa, çev. Deştî, Muhammed, Hikmet 250.
[7]. Ca‘fer b. Muhammed aleyhisselâma (Altıncı İmam) nispet edilen Misbâhu’ş-Şerîa, s. 13, Beyrut, A‘lemî, 1. baskı, 1400 h.k.
[8]. Mâide, 105.
[9]. Fussilet, 53.
[10]. Bkz.: İbrahim, 10; Nûr, 35.
[11]. «لقد کنت فى غفلة من هذا فکشفنا عنک غطائک فبصرک الیوم حدید»; Kâf, 22.
[12]. Kummî, Şeyh Abbas, Mefâtîhu’l-Cinân, s. 496.
[13]. Molla Sadrâ, Esfâr-ı Erbaa, c. 1, s. 113-120.
[14]. «لا یدرک مخلوق شیئاً الّا بالله و لاتدرک معرفة الله الا بالله»; hiçbir mahlûk, Allah ile olmaksızın hiçbir şeyi idrak edemez ve Allah da yine Allah ile olmaksızın tanınamaz. Tevhid, s. 143.
[15]. “Herkes O’nu tanır; cahillerden olsalar bile.” Tevhid, “Tevhid ve Teşbihin Nefyi” bölümü, s. 58.
[16]. «ما رأیت شیئاً الّا و رأیت الله قبله»; Miftâhu’l-Felâh fî Ameli’l-Yevmi ve’l-Leyle mine’l-Vâcibât ve’l-Müstehebbât, s. 368.
[17]. «ما کنت اعبد ربّاً لم اره». Küleynî, Muhammed b. Ya‘kûb, Kâfî, tahkik ve tashih: Gaffârî, Ali Ekber; Âhundî, Muhammed, c. 1, s. 98, Tahran, Dârü’l-Kütübi’l-İslâmiyye, 4. baskı, 1407 h.k.
[18]. “Hangi yöne dönerseniz Allah oradadır.” Bakara, 115.
[19]. “Perdeler yırtılsa da yakinim artmaz.” İbn Şehr Âşûb Mâzenderânî, Menâkıb Âl-i Ebî Tâlib aleyhimüsselâm, c. 2, s. 38, Kum, Allâme, 1. baskı, 1379 h.k.
[20]. Âl-i İmrân, 30: “Allah sizi kendisinden sakındırır.”
[21]. Nehcü’l-Belâğa, Hutbe 49.
[22]. İmam Rıza (a.s.), İmrân Sâbî ile yaptığı tartışmada şöyle buyurur: “Ne O yaratılmışların içindedir ne de yaratılmışlar O’nun içindedir. Tıpkı ayna gibi; ne sen onun içindesin ne de o senin içindedir. Ayna da serap gibi değildir ki yalancı bir görüntüye sahip olsun; ayrıca suret sahibini göstermek dışında kendisine ait başka bir gerçekliği de yoktur.” Tevhid, s. 434-435.
[23]. Nehcü’l-Belâğa, Birinci Hutbe.
[24]. «ما عرفناک حق معرفتک»; Bihârü’l-Envâr, c. 71, s. 23. Aynı şekilde: «ما عبدناک حق عبادتک»; Mir’âtü’l-Ukûl, c. 8, s. 146.
[25]. Daha fazla bilgi için bkz.: Cevâdî Âmulî, Abdullah, Tahrîr-i Temhîdü’l-Kavâid, s. 1-66 ve s. 722-785; Cevâdî Âmulî, Abdullah, Rahîk-i Mahtûm, c. 1, s. 188-189, 193-201 ve 534; Cevâdî Âmulî, Abdullah, Tefsîr-i Mevzûî, c. 1, s. 162-175; Hüseynzâde, Muhammed, Mebânî-yi Ma‘rifet-i Dînî, s. 36-44; Allâme Tabâtabâî, el-Mîzân, c. 6, s. 86-105; Misbâh Yezdî, Âmûzeş-i Akâid, s. 35-62; Mutahharî, Murtazâ, Seyrî der Nehcü’l-Belâğa; Hasan Zâde Âmulî, Hasan, Kur’an ve İrfan ve Burhan Birbirinden Ayrı Değildir, s. 141-143.