Android
- Siteyi Google Chrome ile açın.
- Sağ üstteki üç nokta menüsüne dokunun.
- “Uygulamayı yükle” veya “Ana ekrana ekle” seçeneğini seçin.
- Yükle diyerek işlemi tamamlayın.

Aşağıda okuyacağınız metin, Şehit Mutahharî’nin Kur’an’ın insanı tanımlayışı ve insanın sorumlulukları hakkında dile getirdiği görüşlerin bir özetidir. Bu görüşler, “Şehit Üstat Mutahharî’nin Toplu Eserleri, cilt 2, sayfa 265 ve devamı”nda yer almaktadır.
Mutahharî, bu bahislerde önce Kur’an’ın insan hakkındaki tanımlamalarını, ardından insanın bünyesinde somutlaşabilecek ve Kur’an’da dile getirilen olumsuz değerleri ele almakta; daha sonra insanın yeteneklerini tahlil ederek Kur’an’a göre onun görevini belirlemektedir.
İslam dünya görüşünde insanın hayret verici bir hikâyesi vardır. İslam’ın ele aldığı insan, yalnızca dik duran, yassı tırnakları olan, iki ayağı üzerinde yürüyen ve konuşan bir hayvan değildir. Kur’an’a göre bu varlık, birkaç kelimeyle tanımlanamayacak kadar derin ve esrarlıdır.
Kur’an, insanı hem methedip övmüş hem de kınayıp yermiştir.
Kur’an’ın en yüce övgüleri ve en ağır yergileri insan hakkındadır. Onu gökten, yerden ve melekten üstün; aynı zamanda şeytandan ve dört ayaklı hayvanlardan aşağı saymıştır. Kur’an’a göre insan, dünyayı kendi hâkimiyeti altına alabilecek ve melekleri kendi hizmetinde çalıştırabilecek bir varlık olduğu gibi, “esfel-i sâfilîn”e de düşebilir. Kendisi hakkında karar vermesi ve nihai kaderini belirlemesi gereken, insanın kendisidir.
Sözümüze, “İnsanın Değerleri” başlığı altında Kur’an’da insana yöneltilen övgülerle başlıyoruz.
Allah, insanı yaratmak istediğinde iradesini meleklere bildirdi. Onlar şöyle dediler: Yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve kan dökecek bir varlık mı yaratacaksın? O şöyle buyurdu: Ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim.
«وَ إِذْ قٰالَ رَبُّكَ لِلْمَلاٰئِكَةِ إِنِّی جٰاعِلٌ فِی اَلْأَرْضِ خَلِیفَةً قٰالُوا أَ تَجْعَلُ فِیهٰا مَنْ یُفْسِدُ فِیهٰا وَ یَسْفِكُ اَلدِّمٰاءَ وَ نَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَ نُقَدِّسُ لَكَ قٰالَ إِنِّی أَعْلَمُ مٰا لاٰ تَعْلَمُونَ» (Bakara/30)
Size verdiği imkânlar hususunda sizi imtihan etmek için siz insanları yeryüzünde kendi halifeleri kılan O’dur.
«وَ هُوَ اَلَّذِی جَعَلَكُمْ خَلاٰئِفَ اَلْأَرْضِ وَ رَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجٰاتٍ لِیَبْلُوَكُمْ فِی مٰا آتٰاكُمْ إِنَّ رَبَّكَ سَرِیعُ اَلْعِقٰابِ وَ إِنَّهُ لَغَفُورٌ رَحِیمٌ» (En‘âm/165).
Bütün isimleri Âdem’e öğretti (onu bütün hakikatlerle tanıştırdı). Ardından meleklere (melekût âlemindeki varlıklara) sordu: Bunların isimlerinin ne olduğunu söyleyin.
Şöyle dediler: Biz, senin bize doğrudan öğrettiklerinden başkasını bilmeyiz (bize doğrudan öğretmediğin şeyleri kendi çabamızla öğrenemeyiz). Allah, Âdem’e şöyle buyurdu: Ey Âdem! Sen bunlara öğret ve bunları bilgilendir. Âdem meleklere öğretip onları bilgilendirince Allah meleklere şöyle buyurdu: Size göklerin ve yerin gizliliklerini bildiğimi söylemedim mi (sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim)? Sizin açığa vurduklarınızı da gizlediklerinizi de bilirim.
«وَ عَلَّمَ آدَمَ اَلْأَسْمٰاءَ كُلَّهٰا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى اَلْمَلاٰئِكَةِ فَقٰالَ أَنْبِئُونِی بِأَسْمٰاءِ هٰؤُلاٰءِ إِنْ كُنْتُمْ صٰادِقِینَ» (Bakara/31) «قٰالُوا سُبْحٰانَكَ لاٰ عِلْمَ لَنٰا إِلاّٰ مٰا عَلَّمْتَنٰا إِنَّكَ أَنْتَ اَلْعَلِیمُ اَلْحَكِیمُ» (Bakara/32) «قٰالَ یٰا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمٰائِهِمْ فَلَمّٰا أَنْبَأَهُمْ بِأَسْمٰائِهِمْ قٰالَ أَ لَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّی أَعْلَمُ غَیْبَ اَلسَّمٰاوٰاتِ وَ اَلْأَرْضِ وَ أَعْلَمُ مٰا تُبْدُونَ وَ مٰا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ» (Bakara/33).
Âdemoğulları henüz babalarının sulbündeyken (şimdi de öyleyken ve gelecekte de öyle olacakken) Allah, onları (yaratılış diliyle) kendi varlığına şahit tuttu; onlar da şahitlik ettiler.
«وَ إِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِی آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّیَّتَهُمْ وَ أَشْهَدَهُمْ عَلىٰ أَنْفُسِهِمْ أَ لَسْتُ بِرَبِّكُمْ قٰالُوا بَلىٰ شَهِدْنٰا أَنْ تَقُولُوا یَوْمَ اَلْقِیٰامَةِ إِنّٰا كُنّٰا عَنْ هٰذٰا غٰافِلِینَ» (A‘râf/172).
Yüzünü dine yönelt ve o yönde tut; o din, Allah’ın bütün insanları üzerinde yarattığı ilahî fıtrattır.
«فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّینِ اَلْقَیِّمِ مِنْ قَبْلِ أَنْ یَأْتِیَ یَوْمٌ لاٰ مَرَدَّ لَهُ مِنَ اَللّٰهِ یَوْمَئِذٍ یَصَّدَّعُونَ» (Rûm/43).
O, yarattığı her şeyi güzel yaratmış ve insanın yaratılışını çamurdan başlatmıştır. Sonra onun neslini değersiz bir suyun özünden meydana getirmiş; ardından onu şekillendirip kendi ruhundan ona üflemiştir.
«اَلَّذِی أَحْسَنَ كُلَّ شَیْءٍ خَلَقَهُ وَ بَدَأَ خَلْقَ اَلْإِنْسٰانِ مِنْ طِینٍ» (Secde/7) «ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلاٰلَةٍ مِنْ مٰاءٍ مَهِینٍ» (Secde/8) «ثُمَّ سَوّٰاهُ وَ نَفَخَ فِیهِ مِنْ رُوحِهِ وَ جَعَلَ لَكُمُ اَلسَّمْعَ وَ اَلْأَبْصٰارَ وَ اَلْأَفْئِدَةَ قَلِیلاً مٰا تَشْكُرُونَ» (Secde/9).
Allah, Âdem’i seçti, tövbesini kabul etti ve onu hidayete erdirdi.
«ثُمَّ اِجْتَبٰاهُ رَبُّهُ فَتٰابَ عَلَيْهِ وَ هَدىٰ» (Tâhâ/122).
Şüphesiz biz emanetimizi göklere, yere ve dağlara sunduk. Hepsi onu yüklenmekten kaçındı ve onu kabul etmekten korktu. Fakat insan emanet yükünü omuzladı ve onu kabul etti. Şüphesiz o, çok zalim ve çok cahildi.
«إِنّٰا عَرَضْنَا اَلْأَمٰانَةَ عَلَى اَلسَّمٰاوٰاتِ وَ اَلْأَرْضِ وَ اَلْجِبٰالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهٰا وَ أَشْفَقْنَ مِنْهٰا وَ حَمَلَهَا اَلْإِنْسٰانُ إِنَّهُ كٰانَ ظَلُوماً جَهُولاً» (Ahzâb/72).
Şüphesiz biz Âdemoğullarını onurlandırdık; onları karaya ve denize (kuruya ve yaşa) hâkim kıldık ve yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk.
«وَ لَقَدْ كَرَّمْنٰا بَنِی آدَمَ وَ حَمَلْنٰاهُمْ فِی اَلْبَرِّ وَ اَلْبَحْرِ وَ رَزَقْنٰاهُمْ مِنَ اَلطَّیِّبٰاتِ وَ فَضَّلْنٰاهُمْ عَلىٰ كَثِیرٍ مِمَّنْ خَلَقْنٰا تَفْضِیلاً» (İsrâ/70).
İnsanın nefsine ve onun dengeli yaratılışına yemin olsun ki ona kötülüklerini ve arınmışlığını ilham etti.
«فَأَلْهَمَهٰا فُجُورَهٰا وَ تَقْوٰاهٰا» (Şems/8) «قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكّٰاهٰا» (Şems/9).
Bilin ki kalpler yalnızca O’nu anmakla huzur bulur.
«أَلا بِذِکرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ» (Ra‘d/28).
Ey insan! Sen Rabbine doğru büyük bir çaba içindesin ve sonunda O’na kavuşacaksın.
«یٰا أَیُّهَا اَلْإِنْسٰانُ إِنَّكَ كٰادِحٌ إِلىٰ رَبِّكَ كَدْحاً فَمُلاٰقِیهِ» (İnşikâk/6).
Şüphesiz yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yaratan O’dur.
«هُوَ اَلَّذِی خَلَقَ لَكُمْ مٰا فِی اَلْأَرْضِ جَمِیعاً ثُمَّ اِسْتَوىٰ إِلَى اَلسَّمٰاءِ فَسَوّٰاهُنَّ سَبْعَ سَمٰاوٰاتٍ وَ هُوَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلِیمٌ» (Bakara/29).
Göklerde ve yerde bulunan her şeyi insanın hizmetine vermiştir (dolayısıyla insan, bütün bunlardan meşru biçimde yararlanma hakkına sahiptir).
«وَ سَخَّرَ لَكُمْ مٰا فِی اَلسَّمٰاوٰاتِ وَ مٰا فِی اَلْأَرْضِ جَمِیعاً مِنْهُ إِنَّ فِی ذٰلِكَ لَآیٰاتٍ لِقَوْمٍ یَتَفَكَّرُونَ» (Câsiye/13).
Şüphesiz cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattık.
«وَ مٰا خَلَقْتُ اَلْجِنَّ وَ اَلْإِنْسَ إِلاّٰ لِيَعْبُدُونِ» (Zâriyât/56).
Sakın Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimselerden olmayın.
«وَ لاٰ تَكُونُوا كَالَّذِینَ نَسُوا اَللّٰهَ فَأَنْسٰاهُمْ أَنْفُسَهُمْ أُولٰئِكَ هُمُ اَلْفٰاسِقُونَ» (Haşr/19).
Şüphesiz perdeyi kaldırdık; artık görüşün keskindir.
«لَقَدْ كُنْتَ فِی غَفْلَةٍ مِنْ هٰذٰا فَكَشَفْنٰا عَنْكَ غِطٰاءَكَ فَبَصَرُكَ اَلْیَوْمَ حَدِیدٌ» (Kāf/22).
Ey huzura ermiş nefis! Karşılıklı bir hoşnutluk içinde Rabbine dön: Sen O’ndan, O da senden razı olarak.
«يٰا أَيَّتُهَا اَلنَّفْسُ اَلْمُطْمَئِنَّةُ» (Fecr/27) «اِرْجِعِی إِلىٰ رَبِّكِ رٰاضِیَةً مَرْضِیَّةً» (Fecr/28).
Allah, iman eden erkeklere ve kadınlara, içlerinde ırmaklar akan ve ebediyen kalacakları bahçeler ile tertemiz meskenler vadetmiştir. Ancak Allah’ın rızası, bütün bunlardan daha üstün ve daha yücedir. İşte büyük kurtuluş budur.
«وَعَدَ اَللّٰهُ اَلْمُؤْمِنِینَ وَ اَلْمُؤْمِنٰاتِ جَنّٰاتٍ تَجْرِی مِنْ تَحْتِهَا اَلْأَنْهٰارُ خٰالِدِینَ فِیهٰا وَ مَسٰاكِنَ طَیِّبَةً فِی جَنّٰاتِ عَدْنٍ وَ رِضْوٰانٌ مِنَ اَللّٰهِ أَكْبَرُ ذٰلِكَ هُوَ اَلْفَوْزُ اَلْعَظِیمُ» (Tevbe/72).
Söylenenlere göre Kur’an açısından insan; Allah tarafından seçilmiş, O’nun yeryüzündeki halifesi ve vekili olan, yarı melekûtî yarı maddi, Allah’ı tanıyan bir fıtrata sahip, özgür, bağımsız, Allah’ın emanetini taşıyan, kendisinden ve dünyadan sorumlu, tabiata, yere ve göğe hâkim, kendisine hayır ve şer ilham edilmiş bir varlıktır. Varlığı zayıflık ve güçsüzlükle başlar; kuvvete ve kemale doğru ilerleyip yükselir. Ancak ilahî huzurda bulunmaktan ve O’nu anmaktan başka hiçbir şeyle huzur bulamaz. İlmî ve amelî kapasitesi sınırsızdır. Zatından kaynaklanan bir şeref ve haysiyete sahiptir. Kimi zaman onu harekete geçiren saiklerin hiçbir maddi ve tabii yönü yoktur. Allah’ın nimetlerinden meşru biçimde yararlanma hakkı kendisine verilmiştir; ancak kendi Allah’ına karşı yükümlülükleri vardır.
Bununla birlikte, aynı varlık Kur’an’da en ağır kınamalara ve yergilere de konu olmuştur:
«إِنّٰا عَرَضْنَا اَلْأَمٰانَةَ عَلَى اَلسَّمٰاوٰاتِ وَ اَلْأَرْضِ وَ اَلْجِبٰالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهٰا وَ أَشْفَقْنَ مِنْهٰا وَ حَمَلَهَا اَلْإِنْسٰانُ إِنَّهُ كٰانَ ظَلُوماً جَهُولاً» (Ahzâb/72).
«وَ هُوَ اَلَّذِی أَحْیٰاكُمْ ثُمَّ یُمِیتُكُمْ ثُمَّ یُحْیِیكُمْ إِنَّ اَلْإِنْسٰانَ لَكَفُورٌ» (Hac/66 ve …).
«كَلاّٰ إِنَّ اَلْإِنْسٰانَ لَيَطْغىٰ» (Alak/6) «أَنْ رَآهُ اِسْتَغْنىٰ» (Alak/7).
«وَ يَدْعُ اَلْإِنْسٰانُ بِالشَّرِّ دُعٰاءَهُ بِالْخَيْرِ وَ كٰانَ اَلْإِنْسٰانُ عَجُولاً» (İsrâ/11).
«وَ إِذٰا مَسَّ اَلْإِنْسٰانَ اَلضُّرُّ دَعٰانٰا لِجَنْبِهِ أَوْ قٰاعِداً أَوْ قٰائِماً فَلَمّٰا كَشَفْنٰا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ یَدْعُنٰا إِلىٰ ضُرٍّ مَسَّهُ كَذٰلِكَ زُیِّنَ لِلْمُسْرِفِینَ مٰا كٰانُوا یَعْمَلُونَ» (Yûnus/12).
«قُلْ لَوْ أَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزٰائِنَ رَحْمَةِ رَبِّی إِذاً لَأَمْسَكْتُمْ خَشْیَةَ اَلْإِنْفٰاقِ وَ كٰانَ اَلْإِنْسٰانُ قَتُوراً» (İsrâ/100).
«وَ لَقَدْ صَرَّفْنٰا فِی هٰذَا اَلْقُرْآنِ لِلنّٰاسِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ وَ كٰانَ اَلْإِنْسٰانُ أَكْثَرَ شَیْءٍ جَدَلاً» (Kehf/54).
«إِنَّ الْانسَانَ خُلِقَ هَلُوعًاً» (Meâric/19).
«إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًاً» (Meâric/20) «وَ إِذَا مَسَّهُ الخَْیرُْ مَنُوعًاً» (Meâric/21).
Bu nasıl olur? Kur’an’a göre insan hem çirkin hem güzel bir varlık mıdır; üstelik çirkinlerin en çirkini ve güzellerin en güzeli midir?
İnsan, tabiatının yarısı nur, yarısı karanlık olan, iki tabiatlı bir varlık mıdır? Kur’an nasıl oluyor da onu hem en üst derecede övüyor hem de en üst derecede yeriyor?!
Gerçekte bu övgü ve yergi, insanın tabiatının bir yarısı övülmeye, diğer yarısı kınanmaya değer olan iki tabiatlı bir varlık olmasından kaynaklanmaz. Kur’an’ın görüşü şudur: İnsan, bütün kemallere bilkuvve sahiptir ve bunları bilfiil hâle getirmelidir. Kendi varlığının kurucusu ve mimarı olması gereken, yine kendisidir. İnsanın bilkuvve sahip olduğu kemallere ulaşmasının temel şartı “iman”dır. Takva, salih amel ve Allah yolunda çaba imandan doğar. İlim, iman sayesinde nefs-i emmârenin elindeki kötüye kullanılan bir araç olmaktan çıkar ve faydalı bir araca dönüşür.
Dolayısıyla Allah’ın halifesi olan, meleklerin kendisine secde ettiği, her şeyin kendisi için var olduğu ve nihayet bütün insani kemallere sahip bulunan gerçek insan, imanla birlikte olan insandır; imandan yoksun insan değildir. İmandan yoksun insan, eksilmiş ve noksan kalmıştır. Böyle bir insan hırslıdır, kan dökücüdür, cimri ve eli sıkıdır, kâfirdir, hayvandan aşağıdır.
Kur’an’da, övülen insanın nasıl bir insan olduğunu ve yerilen insanın nasıl bir insan olduğunu açıklığa kavuşturan ayetler vardır. Bu ayetlerden, imandan yoksun ve Allah’tan kopuk insanın gerçek insan olmadığı anlaşılmaktadır. İnsan, kendisine iman etmekle ve kendisini anmakla huzur bulduğu yegâne hakikate bağlanırsa bütün kemallere sahip olur. O hakikatten, yani Allah’tan ayrı kalırsa kendi kökünden koparılmış bir ağaca benzer. Örnek olarak iki ayeti zikrediyoruz:
وَ الْعَصْرِ. إِنَّ الْإِنْسانَ لَفِی خُسْرٍ. إِلَّا الَّذِینَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَ تَواصَوْا بِالْحَقِّ وَ تَواصَوْا بِالصَّبْرِ (Asr suresi).
Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip salih amel işleyen, birbirlerine hakkı, sabrı ve direnmeyi tavsiye edenler müstesnadır.
وَ لَقَدْ ذَرَأْنا لِجَهَنَّمَ کثِیراً مِنَ الْجِنِّ وَ الْإِنْسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لا یفْقَهُونَ بِها وَ لَهُمْ أَعْینٌ لا یبْصِرُونَ بِها وَ لَهُمْ آذانٌ لا یسْمَعُونَ بِها أُولئِک کالْأَنْعامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ. (A‘râf/179).
Şüphesiz cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık (işlerinin sonu cehennemdir). Çünkü kalpleri vardır, onlarla anlamazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. Bunlar dört ayaklı hayvanlar gibidir; hatta yollarını daha da fazla kaybetmişlerdir.
Söylenenlerden, insanın diğer canlılarla bütün ortak yönlerine rağmen onlardan çok büyük ölçüde ayrıldığı anlaşılmıştır. İnsan, maddi ve manevi bir varlıktır.
İnsanın diğer canlılarla bütün ortak yönlerinin yanı sıra, onlardan ayrıldığı bir dizi köklü ve derin farklılığı vardır. Bunların her biri ona ayrı bir boyut kazandırır ve varlığının dokusunda ayrı bir iplik sayılır. Bu farklılıklar üç alandadır:
Dünyayı idrak etme ve keşfetme alanına gelince: Hayvanın duyuları, onun dünyadan haberdar olmasının bir yolu ve aracıdır. İnsan bu bakımdan diğer hayvanlarla ortaktır; hatta kimi hayvanlar bu alanda insandan daha güçlüdür.
Duyuların hayvana veya insana kazandırdığı farkındalık ve bilgi yüzeysel ve zahirîdir; nesnelerin mahiyet ve özlerinin derinliğine ve aralarındaki mantıksal ilişkilere nüfuz etmez. Fakat insanda, kendisini ve dünyayı idrak etmek ve keşfetmek için diğer canlılarda bulunmayan başka bir güç vardır. Bu, esrarlı akletme gücüdür. İnsan, akletme gücüyle dünyanın genel kanunlarını keşfeder; dünyaya ilişkin genel bilgisi ve tabiatın genel kanunlarını keşfetmesi temelinde tabiatı fiilen hizmetine alır ve kendi tasarrufuna geçirir. Aklî bilginin mekanizması, insan varlığının en karmaşık mekanizmalarından biridir. Bu karmaşık mekanizma, gerektiği gibi dikkatle incelenirse insanın kendisini tanımak için hayret verici bir kapıdır. İnsan bu tür bilgiyle, duyuları aracılığıyla doğrudan temas etmediği pek çok hakikati keşfeder. İnsanın duyulur şeylerin ötesini bilmesi, özellikle Allah’ı felsefi olarak tanıması, insana özgü bu esrarlı yetenek aracılığıyla gerçekleşir.
Çekimler alanına gelince: İnsan, diğer canlılar gibi maddi ve tabii çekim ve eğilimlerin etkisi altındadır. Yeme, uyuma, cinsellik, dinlenme ve rahat etme arzuları ve benzerleri onu maddeye ve tabiata doğru çeker. Ancak insanı kendisine çeken şeyler bunlarla sınırlı değildir. Başka çekim ve eğilimler de insanı maddi olmayan odaklara, yani ne hacmi ne de ağırlığı bulunan ve maddi şeylerle ölçülemeyen hususlara doğru çeker.
Bugüne kadar tanınmış ve kabul edilmiş başlıca manevi çekimler şunlardır:
İnsan, bilgi ve farkındalığı yalnızca kendisini tabiata hâkim kıldığı ve maddi hayatına fayda sağladığı için istemez. İnsanda hakikati arama ve araştırma içgüdüsü vardır. Bilmenin ve haberdar olmanın kendisi insan için arzu edilir ve haz vericidir. İlim, daha iyi yaşamanın ve sorumluluğun gereğini hakkıyla yerine getirmenin bir aracı olmasının yanı sıra, bizatihi de insanın arzuladığı bir şeydir. İnsan, galaksilerin ötesinde bir sır bulunduğunu ve bunu bilip bilmemesinin hayatına hiçbir etkisi olmadığını bilse bile, yine de onu bilmeyi tercih eder. İnsan, tabiatı gereği cehaletten kaçar ve ilme doğru koşar. Dolayısıyla ilim ve farkındalık, insan varlığının manevi boyutlarından biridir.
İnsan bazı işleri, bunlardan bir fayda elde etmek veya bunlar aracılığıyla bir zararı gidermek amacıyla değil, yalnızca ahlaki duygular denilen birtakım duyguların etkisiyle yapar. İnsanlığın bunu gerektirdiğine inandığı için yapar.
Bir insanın korkunç bir çölde, zor şartlar altında, azıksız ve imkânsız kaldığını ve ölüm tehlikesinin her an kendisini tehdit ettiğini varsayın. Bu sırada başka bir insan çıkagelir, ona yardım eder ve onu kesin ölümün pençesinden kurtarır.
Daha sonra bu iki insan birbirinden ayrılır ve birbirlerini görmezler. Yıllar sonra, bir zamanlar darda kalmış olan kişi, eski kurtarıcısını perişan bir hâle düşmüş olarak görür. Bir zamanlar kendisini kurtaranın bu kişi olduğunu hatırlar.
Bu kişinin vicdanı burada hiçbir emir vermez mi? Ona, iyiliğin karşılığının iyilik olduğunu söylemez mi? İyilik yapana minnet göstermenin gerekli ve zorunlu olduğunu söylemez mi?
Cevap olumludur.
Peki bu kişi o insana yardım ederse, diğer insanların vicdanı ne söyler? Kayıtsızca geçip gider ve en küçük bir tepki bile göstermezse, diğer vicdanlar ne söyler?
Şüphesiz ilk durumda diğer vicdanlar onu takdir eder ve ona “Aferin!” der; ikinci durumda ise onu kınar ve ona beddua eder. O insanın vicdanının “İyiliğin karşılığı iyiliktir” diye hükmetmesi —Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur: هَلْ جَزاءُ الْإحْسانِ الَّا الْإحْسانُ (Rahmân/60)— ve insanların vicdanının “İyiliğe iyilikle karşılık veren takdir edilmeli, kayıtsız kalan ise kınanmalı ve ayıplanmalıdır” diye hükmetmesi, ahlaki vicdandan kaynaklanır. Bu tür fiillere ahlaki iyilik denir.
İnsanın birçok işinin ölçütü “ahlaki iyilik”tir. Başka bir deyişle insan birçok işi maddi hususlar sebebiyle değil, “ahlaki değer” sebebiyle yapar. Bu da insana özgü niteliklerdendir; insanın manevi yönüyle ilgilidir ve onun maneviyatının boyutlarından biridir. Diğer canlılar asla böyle bir ölçüte sahip değildir. Hayvan için “ahlaki iyilik” diye bir kavram yoktur ve “ahlaki değer” anlamsızdır.
İnsanın manevi boyutlarından bir diğeri, cemal ve güzelliğe duyduğu ilgidir. İnsanın hayatının önemli bir bölümünü cemal ve güzellik oluşturur. İnsan, hayatın bütün alanlarına cemal ve güzelliği katar: Soğuktan ve sıcaktan korunmak için giyinir; rengin ve dikişin güzelliğine de aynı ölçüde önem verir. Oturmak için ev yapar; her şeyden çok evin güzelliğine dikkat eder. Hatta yemek yemek için serdiği sofra, yemeği koyduğu kap, yemeğin kaplara ve sofraya yerleştirilme düzeni bile güzellik ilkelerine dayanır. İnsan yüzünün güzel olmasını, adının güzel olmasını, giysisinin güzel olmasını, yazısının güzel olmasını, sokağının ve şehrinin güzel olmasını, gözünün önündeki manzaraların güzel olmasını ister. Kısacası bütün hayatını bir güzellik hâlesinin kuşatmasını ister.
Hayvan için güzellik meselesi söz konusu değildir. Hayvan açısından önemli olan, yemliğin içindekidir; yemliğin güzel veya çirkin olması ise söz konusu değildir. Hayvan için güzel bir semer, güzel bir manzara, güzel bir barınak ve benzeri şeyler söz konusu değildir.
İnsan ruhunun en kalıcı ve en eski tezahürlerinden, insan varlığının en köklü boyutlarından biri, dua ve ibadet duygusudur. İnsan hayatının izlerinin incelenmesi, insanın var olduğu her zamanda ve her yerde dua ve ibadetin de bulunduğunu gösterir. Değişen, bunun biçimi ve ibadet edilen varlıktır: Biçim bakımından, birtakım zikir ve evrâdın eşlik ettiği danslardan ve toplu ritmik hareketlerden en yüce hudû ve huşûya, en yüksek zikir ve övgülere kadar; mabut bakımından ise taş ve ağaçtan, zamandan ve mekândan münezzeh, ezelî ve ebedî, Kayyûm olan Zât’a kadar.
Peygamberler ibadeti getirmemiş ve icat etmemişlerdir. Aksine, ibadetin türünü, yani ibadetin hangi biçimde yerine getirilmesi gerektiğini belirleyen âdâb ve amelleri insanlığa öğretmişlerdir. Ayrıca bir ve tek olan Zât’tan başkasına ibadet edilmesini (şirki) önlemişlerdir.
Dinin kesin kabul edilen esaslarına ve bazı din bilimcilerin (Max Müller gibi) görüşlerine göre insanlık başlangıçta muvahhitti, bir olan Allah’a ibadet ediyordu ve kendi gerçek Allah’ına kulluk ediyordu. Puta, aya, yıldıza veya insana tapınma, sonradan ortaya çıkan sapmalardandır. Yani insanlık ibadete putla, insanla veya başka bir yaratılmışla başlayıp medeniyetin gelişmesiyle zaman içinde bir olan Allah’a ibadete ulaşmış değildir. Kimi zaman “din duygusu” diye de ifade edilen ibadet duygusu, bütün insanlarda vardır.
Erich Fromm da şöyle der: “İnsan, canlılara, ağaçlara, altın veya taş putlara, görünmeyen Tanrı’ya, rabbânî bir kişiye ya da şeytani niteliklere sahip bir öndere tapabilir. Atalarına, milletine, sınıfına, partisine veya paraya ve başarıya tapabilir. … İnançlarının bütününün, din dışı inançlardan ayrı bir din olduğunun bilincinde olabilir; tersine, hiçbir dini olmadığını da düşünebilir. Mesele, bir dininin olup olmaması değildir; mesele, hangi dine sahip olduğudur.” (Kendine Yabancılaşmış Bir Dünya/s. 100)
İkbal’in aktardığına göre William James şöyle der: “Dua etme dürtüsü, şu durumun zorunlu sonucudur: Her insanın iradi ve pratik benliklerinin en güçlü bölümünde toplumsal türden bir benlik bulunmasına rağmen, insan yine de kusursuz yoldaşını yalnızca düşünce dünyasında (içe dönük düşünmede) bulabilir. … İnsanların çoğu, ister sürekli ister zaman zaman olsun, gönüllerinde ona yönelir. Yeryüzünün en değersiz görülen kişisi bile, bu yüce yöneliş sayesinde kendisini gerçek ve değerli hisseder.” (Dinî Düşüncenin Yeniden İnşası/s. 105)
Pehlivanlardan, bilim insanlarından veya din adamlarından efsanevi kahramanlar yaratılması, insanın takdis duygusundan kaynaklanır. İnsan, övgüye ve takdise layık bir varlığa sahip olmak, onu aşk ile ve tabiatüstü bir düzeyde övmek ister. Günümüz insanının parti kahramanlarına veya millî kahramanlara yönelik abartılı övgüleri; partiye, ideolojiye, düşünce ekolüne, bayrağa ve vatana tapınmaktan söz etmesi ve bunlar uğrunda fedakârlık yapma arzusu duyması, hep bu duygudan kaynaklanır. Dua duygusu, içinde hiçbir eksiklik bulunmayan üstün bir kemale ve içinde hiçbir çirkinlik bulunmayan bir güzelliğe yönelik içgüdüsel bir [ihtiyaç] duygusudur. Yaratılmışlara her türlü tapınma, bu duygunun asıl yolundan bir tür sapmasıdır.
Kuvvet ve gücün tanımlanmaya ihtiyacı yoktur; kendisinden bir etkinin meydana geldiği etkene kuvvet veya güç denir. Kuvvet, şuur, idrak ve istekle birlikte bulunursa “kudret” veya “yetenek” diye adlandırılır.
Hayvan ve insanın bitki ve cansız varlıklardan bir başka farkı şudur: Hayvan ve insan, cansız varlıkların ve bitkilerin aksine, bazı güçlerini arzu ve istek ya da korku doğrultusunda ve bir “isteğin” ardından kullanır. Örneğin demiri çekme gücüne sahip olan mıknatıs, kendiliğinden ve bir tür tabii zorunluluk gereği demiri kendisine çeker. Mıknatıs ne yaptığı işin farkındadır ne de demiri kendisine çekmesi arzu ve hevesinin veya korku ve kaygısının gereğidir. Yakan ateş, topraktan biten bitki, çiçek açan ve meyve veren ağaç da böyledir.
Ancak yürüyen hayvan, yürüdüğünün farkındadır ve yürümeyi istemiştir. Yürümek istemeseydi, zorunlu olarak yürümesi söz konusu olmazdı. İşte bu yüzden “Hayvan, isteğiyle hareket eden bir canlıdır” denir. Başka bir deyişle, hayvanın bazı güçleri onun isteğine bağlıdır ve isteğinin emrindedir. Yani hayvan isterse bu güçler faaliyete geçer, istemezse geçmez.
İnsanda da bazı kuvvet ve güçler aynı şekilde bulunur; yani insanın isteğine bağlıdır. Şu farkla ki hayvanın isteği, onun tabii ve içgüdüsel eğilimidir ve hayvanın kendi eğilimine karşı koyacak bir gücü yoktur. Hayvanın eğilimi bir yöne doğru uyarılır uyarılmaz, kendiliğinden o yöne çekilir. Ancak insan böyle değildir. İnsan, kendi iç eğilimlerine karşı koyabilecek ve onların buyruğunu yerine getirmeyebilecek güce ve yeteneğe sahiptir. İnsan bu yeteneğe, “irade” diye ifade edilen başka bir güç sayesinde sahiptir. İrade de aklın emri altındadır; yani akıl ne yapılacağını belirler, irade ise yerine getirir.
Buraya kadar anlatılanlardan, insanın iki yönden diğer canlıların sahip olmadığı birtakım yeteneklere sahip olduğu anlaşılmıştır:
Birincisi, insanda diğer canlılarda bulunmayan birtakım manevi eğilimler ve çekimler vardır. Bu çekimler, insana faaliyet alanını maddiyatın sınırlarının ötesine genişletme ve maneviyatın yüce ufkuna kadar uzatma imkânı verir. Diğer canlılar ise maddiyatın zindanından çıkamazlar.
İkincisi, insan “akıl” ve “irade” gücüyle donatılmıştır. Eğilimlere direnip karşı koyabilir, kendisini onların zorlayıcı etkisinden kurtarabilir ve bütün eğilimler üzerinde “hâkimiyet” kurabilir. İnsan, bütün eğilimleri aklın emri altına alabilir, onlara belirli paylar ayırabilir ve hiçbir eğilime belirlenen ölçüden fazlasını vermeyebilir. Bu yolla, özgürlüğün en değerli türü olan “manevi özgürlüğü” elde edebilir.
Bu büyük yetenek insana özgüdür ve hiçbir hayvanda bulunmaz. İnsanı “teklif”e ehil kılan da, ona “seçme” hakkı veren de, onu gerçekten “özgür”, “seçim yapan” ve “irade sahibi” bir varlık hâline getiren de budur.
Eğilimler ve çekimler, insan ile onu kendisine doğru çeken dış bir odak arasındaki bir tür bağ ve çekimdir. İnsan, eğilimlere ne kadar teslim olursa kendisini o kadar bırakır; uyuşukluk, gevşeklik ve acizlik hâline düşer. Kaderi, onu bir o yana bir bu yana sürükleyen dış bir gücün eline geçer. Akıl ve irade gücü ise içsel bir güçtür ve insanın gerçek şahsiyetinin tezahürüdür.
İnsan, akla ve iradeye dayandığında güçlerini toparlar, dış etkileri keser, kendisini “özgür” kılar ve “bağımsız bir ada” hâline gelir. İnsan, akıl ve irade sayesinde “kendisinin sahibi” olur ve şahsiyeti sağlamlaşır.
Nefsine sahip olmak, kendisine hâkim olmak ve eğilimlerin çekici etkisinden kurtulmak, İslam terbiyesinin temel hedefidir. Böyle bir terbiyenin gayesi ve hedefi “manevi özgürlük”tür.
Kur’an’da insana ilişkin bütün bu vurgular, insanın kendisini olduğu gibi tanıması ve varlık âlemindeki makamını ve konumunu idrak etmesi içindir. Bu tanıma ve idrakin amacı ise insanın kendisini layık olduğu yüce makama ulaştırmasıdır.
Kur’an, insan yetiştiren bir kitaptır; ilgisi yalnızca tartışma, düşünce ve bakış açısıyla sınırlı teorik bir felsefe değildir. Sunduğu her bakış açısı, amel etmek ve adım atmak içindir.
Kur’an, insanın “kendisini” keşfetmesi için çaba gösterir. Bu “benlik”, nüfus kaydındaki benlik değildir: Adın nedir? Babanın adı nedir ve hangi yılda doğdun? Hangi ülkenin vatandaşısın? Hangi memlekettensin, kiminle evlendin ve kaç çocuğun var?
O “benlik”, “ilahî ruh” diye adlandırılan şeydir. [İnsan] o “benliği” tanımakla şeref, haysiyet ve yücelik hisseder; kendisini alçaklıklara boyun eğmekten üstün görür, kendi kutsiyetinin farkına varır. Ahlaki ve toplumsal mukaddes değerler onun için anlam ve değer kazanır.
Kur’an, insanın seçilmişliğinden söz eder. Neden? Şunu söylemek ister: Sen, kör ve sağır süreçlerin —örneğin atomların tesadüfen bir araya gelmesinin— meydana getirdiği “tesadüfi” bir varlık değilsin. Sen seçilmiş ve seçkin kılınmış bir varlıksın; tam da bu sebeple bir misyonun ve sorumluluğun vardır. Şüphesiz insan, yeryüzündeki varlıkların en güçlü ve en kudretlisidir. Yeryüzünü ve yeryüzündeki varlıkları bir “köy” olarak varsayarsak, insan bu köyün muhtarıdır. Fakat insanın seçilmiş ve göreve getirilmiş bir muhtar mı, yoksa zorbalık ve güç kullanarak kendisini dayatmış bir muhtar mı olduğuna bakmalıyız.
İnsanın “seçilmiş” bir varlık olduğuna ve bu seçimde bir amaç bulunduğuna inanmak, bireylerde bir tür psikolojik ve eğitsel etkiler meydana getirir. İnsanın amaçsız bir dizi tesadüfün sonucu olduğuna inanmak ise insanda başka tür psikolojik ve eğitsel etkiler meydana getirir.
Kendini tanımak, insanın varlık âlemindeki gerçek makamını idrak etmesi demektir. Salt topraktan ibaret olmadığını, içinde ilahî ruhtan bir parıltı bulunduğunu bilmesidir. Marifette melekleri geride bırakabileceğini bilmesidir. Özgür ve irade sahibi olduğunu; kendisinden, diğer insanlardan, dünyayı imar etmekten ve daha iyi bir hâle getirmekten sorumlu olduğunu bilmesidir: “O, sizi topraktan yarattı ve onu imar etmenizi sizden istedi.”
«هُوَ أَنْشَأَكُمْ مِنَ اَلْأَرْضِ وَ اِسْتَعْمَرَكُمْ فِیهٰا» (Hûd/61).
Yazar: Seccâdî, Ruhullah