Hacı Ali Bağdadî’nin kıssası

Burada Allah’ın salih ve saadetli kullarından Hacı Ali Bağdadî’nin kıssasını da nakletmemiz uygun olacaktır. Bu kıssayı şeyhimiz “Cennetu’l-Me’va”da ve “Necmu’s-Sakib” kitabında nakletmiştir. “Necmu’sSakib” kitabında şöyle buyurmuştur: Bu kitapta, birçok yararları olan, yakın zamanlarda vuku bulan bu sahih ve yakin ettiğimiz kıssadan başka bir şey olmasaydı onun üstünlük ve mükemmelliği için yeterliydi.

Bir takım mukaddimelerden sonra şöyle devam ediyor: Hacı Ali Bağdadî (Allah onu teyit etsin) şöyle naklediyor: Üzerimde humus parasının imam hakkı kısmından seksen tümen vardı. Ben Necefu’lEşref’e giderek onun yirmi tümenini Alemu’l-Huda Şeyh Murtaza’ya (Allah makamını yüceltsin), yirmi tümenini Kazimeyn müçtehidi Şeyh Muhammed Hüseyin’e, yirmi tümenini Şeyh Muhammed Hasan Şeruki’ye verdim ve geri kalan yirmi tümenini de geri dönünce Şeyh Muhammed Hasan Kazimeynî Âl-i Yasin’e (Allah onu teyit etsin) vermek istiyordum. Bağdat’a dönünce zimmetimde kalan yirmi tümeni vermek için acele etmek istiyordum. İşte bu nedenle Perşembe günü Kâzimeyn imamlarını ziyarete gittim. Sonra Şeyh’in (Allah onu selamet etsin) huzuruna giderek yirmi tümenin bir miktarını ona verdim; geri kalanını da bazı mallarımı sattıktan sonra zamanla bana havale ettikleri zaman ehline ulaştırmayı vaat ettim. Sonra o günün ikindi vakti Bağdat’a dönmeye karar verdim. Saygıdeğer Şeyh kalmamı rica ettiyse de ben dokuma fabrikasının işçilerinin haftalıklarını ödemek için Bağdat’ta olmam gerektiğini bildirerek beni mazur görmesini istedim; çünkü ben işçilerin haftalıklarını Perşembe günü ikindi vakti veriyordum. Bu amaçla geri döndüm. Yolun yaklaşık üçte birini katettikten sonra Bağdat tarafından bana doğru gelmekte olan yüce bir seyyidi gördüm. Yaklaşınca bana selam vererek benimle görüşmek için ellerini açıp, “hoş geldiniz” söyleyerek beni kucakladı. Onunla görüşüp birbirimizi öptük. Başında açık yeşil bir imame vardı. Mübarek yüzünde de büyük bir siyah ben vardı. Bana, “Hacı Ali! Hayırdır; nereye böyle?” buyurdu. Ben, “Kazimeyn ziyaretinden geliyorum ve Bağdat’a dönüyorum” diye arzettim. Seyyit bana, “Bu akşam Cuma akşamıdır; geri dön” buyurdu. Ben, “Mümkün değil efendim” dedim. Ama o, “Mümkündür” buyurdu, “Geri dön ki senin, ceddim Emirülmüminin (Ali)nin ve bizim dostlarımızdan olduğuna tanıklık edeyim; buna Şeyh de şahitlik etsin. Çünkü Allah Teala iki şahit tutun diye emretmiştir.” İçimden, Şeyh’ten benim Ehl-i Beyt dostlarından olduğuma bir yazı yazmasını istemeyi geçiriyordum; ben onu alıp kefenime bırakacaktım. Onun bu sözü benim bu düşünceme işaretti. Dolayısıyla ona, “Senin bildiğin nedir ve nasıl şahadet edeceksin” dedim. Bunun üzerine, “Hakkını kendisine ulaştıranları nasıl tanımaz!” buyurdu. Ben, “Ne hakkı?” dedim. Seyyit, “Benim vekilime ulaştırdığın şey” buyurdu. Ben, “Sizin vekiliniz kimdir?” diye sorunca, “Şeyh Muhammed Hasan” diye karşılık verdi. Ben, “O senin vekilin midir?” dedim. Seyyid, “Evet; benim vekilimdir” buyurdu. Seyyid Muhammed’e demişti ki: “Aklımdan, bu seyidi tanımadığım halde beni ismimle çağırdı diye geçirdim. Bunun üzerine kendi kendime, belki de o beni tanıyor, ama ben onu unutmuşum, dedim. Yine içimden, bu seyyit benden seyyit hakkından kendisine bir miktar vermemi istiyor; halbuki ben de ona imam hakkından biraz vermek istiyorum, diye geçirdim. Sonra ona, “ey seyyid, dedim; benim yanımda sizin hakkınızdan bir miktar kalmıştı. Onu (şeyyit hakkını) Şeyh Muhammed Hasan’ın izniyle vermek için onun yanına gittim.” Bunun üzerine bana tebessüm ederek, “Evet” buyurdu; “bizim hakkımızın bir kısmını Necef-i Eşrefteki vekillerimize ulaştırdın.” Ben, “Peki verdiklerim kabul oldu mu?” diye sordum. O, “Evet” buyurdu. İçimden, bu seyyit büyük ulema hakkında “Bizim vekillerimiz” diye bahsediyor dedim ve bunun büyük bir iddia olduğunu düşündüm; sonra alimler seyitlerin haklarını almak konusunda onların vekilleridir diyerek gaflet ettim… Sonra Seyyid bana, “Dön ceddimi ziyaret et” buyurdu. Ben geri döndüm. Onun sağ eli benim sol elimdeydi. Yola koyulduğumuz zaman sağ tarafımızda bembeyaz ve berrak bir nehir olduğunu gördüm.

Mevsimi olmadığı halde bol meyveli limon, turunç, nar, üzüm vs. ağaçları başımızın üzerine gölge düşürmüşlerdi. Ben, “Bu nehir ve bu ağaçlar da nedir?” dedim. Seyyit, “Dostlarımızdan herhangi biri ceddimiz ve bizi ziyaret ederse bunlar onunla birlikte olur” buyurdu. Ben, “Bir şey sormak istiyorum” dedim. “Sor” buyurunca dedim ki: “Bir gün öğrencilere ders veren rahmetli Şeyh Abdurrazzak’ın yanına gittiğimde onun şöyle dediğini duydum: “Kim ömür boyu gündüzleri oruç tutar, geceleri ibadet eder, kırk hac ve kırk umre yapar, Safa ile Merve arasında ölür de Emirulmüminin Ali’nin (a.s) dostlarından olmazsa hiçbir şeye ulaşamaz.” Seyyit, “Evet” buyurdu, “Vallahi hiçbir şeye ulaşamaz.” Daha sonra ben akrabalarımızdan birinin Emirulmüminin Ali’nin (a.s) dostlarından olup olmadığını sordum. Bunun üzerine, “Evet”; buyurdu, “O ve seninle bağlantısı olan herkes Emirulmüminin’in dostlarındandır.” Sonra, “Efendim” dedim, “Bir sorum var.” Seyyid, “Sor” buyurdu. Dedim ki: “Karilerin İmam Hüseyin (a.s) için ağıt yakıp mersiye okudukları bir sırada Süleyman A’meş bir adamın yanına gelerek şehitler efendisi İmam Hüseyin’i (a.s) ziyaret etmenin hükmünü sormuş. Adam, “Bidattir” demiş. Sonra rüya aleminde gök ile yer arasında bir tahtırevan görmüş. “O tahtıre-vanda kim var?” diye sormuş. “Fatıma-ı Zehra ve Hatice-i Kübra var.” cevabını alınca, “Nereye gidiyorlar?” diye sormuş. “Bu Cuma akşamı İmam Hüseyin’in (a.s) ziyaretine gidiyorlar” demişler. Tam o sırada tahtırevandan kağıtların döküldüğünü ve onların üzerine şöyle yazıldığını görmüş:

‘Cuma akşamı Hüseyin aleyhisselamı ziyaret edenlere cehennem ateşinden güvence var, kıyamet gününde ateşten güvence var.’

Bu hadis doğru mudur?” Seyyid, “Evet, doğrudur” dedi. Ben, “Efendim! Kim Cuma akşamı İmam Hüseyin’i (a.s) ziyaret ederse güvende olur diyorlar; bu söz doğru mudur?” dedim. Seyyid, “Evet vallahi” dedi. Sonra mübarek gözelerinden yaşlar akmaya başladı; ağladı. Ben yine, “Efendim! Bir sorum daha var” dedim. Seyyid, “Sor” buyurdu. Dedim ki, “Ben bin iki yüz altmış dokuz yılında İmam Rıza’-yı (a.s) ziyaret ettim. Derrud’da Necef-i Eşref’in doğu tarafında oturan Şerukiyye’nin göçebe Araplarından biriyle görüşerek onu ağırladık. Ona, ‘İmam Rıza’nın (a.s) velayet ve sevgisi nasıldır?’ diye sorduk. ‘Cennettir’ dedi ve sonra şunu ekledi: “Ben bugün on beş gündür mevlam Hz. Rıza’nın (a.s) malından yiyorum. Kabirde ne diye Nekir ve Munkir benim yanıma gelebilir (beni sorgu-sualle zor du-rumda bırakabilir?). Onun mihmanhanesinde İmam’ın (a.s) yemeğin-den benim etim ve kanın üremiştir.” Bu doğru mudur; Ali b. Musa er-Rıza (a.s) gelip onu Nekir ve Munkir’den kurtaracak mı?” Seyyid, “Evet vallahi” buyurdu; “Ceddim buna kefildir.” Ben, “Efendim!” dedim, “Sormak istediğim küçük bir sorum var.” Seyyid, “Sor” buyurunca dedim ki: “İmam Rıza’yı (a.s) ziyaret etmem makbul müdür?” Seyyid, “İnşallah makbuldür” buyurdu. Bunun üzerine, “Efendim! Bir soru daha?” dedim. “Bismillah” buyurdu. Dedim ki: Benim arkadaşım ve Meşhed yolunun masrafları konusunda benimle ortak olan Rahmet-li Hacı Ahmed Bezzazbaşı’nın oğlu Hacı Muhammed Hüseyin Bezzazbaşı’nın ziyareti kabul müdür acaba?” Seyyid, “Salih kulun ziyareti kabuldür” buyurdu. “Efendim! Bir şey daha sorayım.” dedim. “Bismillah” buyurdu. “Bağdat halkından olan falan yol arkadaşımızın da ziyareti kabul müdür?” dedim. Seyyid cevap vermeyince ben yine, “Efendim!” dedim. Seyyid, “Bismillah” buyurdu. Ben, “Bu sözümü duydunuz mu? Onun ziyareti kabul müdür acaba?” diye arzettim. Seyyid yine cevap vermedi.

Mezkur hacı diyor ki: Onlar Bağdat halkından birkaç çalgıcıydılar. Yol boyunca çalıp oynuyorlardı. Ayrıca o adam kendi annesini de öldürmüştü. Sonra mukaddes Kazimeyn şehrinin karşısında, geniş bir yol üzerinde iki tarafında bostanlar olan bir yere vardık. Bağdat’tan gelince sağ taraftan bostanlara bitişik olan o yer bazı yetim seyitlere aitti; zamanın hükümeti zulüm yaparak onu caddeye katmıştı. Bu iki şehrin halkından olan takvalı kişiler sürekli yolun o kısmında yürümekten sakınıyorlardı. Ben Seyit’in yolun o kısmında yürüdüğünü görünce, “Ey seyit!” dedim, “Burası bazı yetim seyitlerin mülküdür; orada tasarruf etmek doğru değildi” dedim. Seyit, “Burası ceddimiz Emirulmüminin Ali’nin (a.s), onun soyunun ve bizim evlatlarımızın malıdır. Bizim dostlarımızın burada tasarruf etmeleri helaldir.” O yerin yakınlarında ve yolun sağ tarafında Bağdat’da yaşayan meşhur zengin Acemlerden Hacı Mirza Hâdi denilen bir kişinin bir bağı vardı. Ben, “Efendim!” dedim, “Hacı Mirza Hâdi’nin bağının yerinin Musa b. Cafer’in (a.s) olduğunu söylüyorlar; bu doğru mudur?” Ama Seyit, “Ne işin var bununla” diyerek cevap vermekten sakındı. Sonra o bölgenin tarla ve bostanlarını sulamak için Dicle kıyısından çekilen ve caddeden geçen suyoluna vardık. Şehre giden yol orada ikiye ayrılıyor; birisi sultanın ve diğeri ise seyitlerin yoluydu. Onun seyitlerin yoluna yöneldiğini görünce, “Gel bu yoldan -sultan yolundan- gidelim” dedim. Fakat Seyit, “Hayır, kendi yolumuzdan gideceğiz” dedi. Birlikte o yoldan hareket ettik.

Daha birkaç adım ilerlememiştik; ansızın kendimizi Kazimeyn hareminin avlusunda, ayakkabı yerinin karşısında bulduk. Hiçbir sokak ve pazarla karşılaşmadık. İmam’ın (a.s) kabrinin ayak tarafında yer alan sağdaki Babu’l-Murad kapısından balkona girdik. Seyit türbenin eşik kapısında durup izin almadan içeri girerek haremin kapısında durdu ve bana, “Ziyaret et” buyurdu. Cevabında, “Ben okuyamıyorum” dedim. Seyit, “Senin için okuyayım mı?” buyurdu. Ben, “Evet” dedim. Bunun üzerine şöyle dedi:

أَأَدْخُلُ يَا اللّٰه، السَّلامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰه، السَّلامُ عَلَيْكَ يَا أَميرَ المُؤْمِنِينَ.

Sonra Ehl-i Beyt İmamlarının (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) her birine selam verdi. İmamlara selam verirken İmam Hasan Askerî’ye (a.s) ulaşınca şöyle buyurdu:

السَّلامُ عَلَيْكَ يَا أبَا مُحَمَّدٍ الحَسَنَ العَسْكَرِيِّ.

Sonra bana, “Zamanının imamını tanıyor musun?” diye sordu. Ben, “Neden tanımayayım ki?” dedim. Seyit, “O halde zamanının imamına selam ver” dedi. Bunun üzerine şöyle selam verdim:

السَّلامُ عَلَيْكَ يَا حُجَّةَ اللّٰه يَا صَاحِبَ الزَّمانِ يَا ابْنَ الحَسَنِ.

Seyit tebessüm ederek şöyle dedi:

عَلَيْكَ السَّلامُ وَرَحْمَةُ اللّٰه وَبَركَاتُهُ.

Sonra içeri girdik. İmam’ın kabrinin üzerindeki parmaklıklara sarılarak öptük. Sonra bana yine, “Ziyaret et” dedi. Cevabından yine, “Ben okuma bilmem” dedim. Seyit, “Senin için ziyaret okuyayım mı?”
buyurdu. Seyit, “Hangi ziyareti okuyayım?” buyurdu. Ben hangi ziyaret daha faziletliyse onu oku” diye arzettim. Bunun üzerine, “Eminullah ziyareti daha faziletlidir” buyurdu ve şu şekilde ziyareti okumaya başladı:

السَّلامُ عَلَيْكُما يَا أَمِينَيِ اللّٰهِ فِي أَرْضِهِ وَحُجَّتَيْهِ عَلَىٰ عِبادِهِ.

O sırada haremin ışıklarını yaktılar. Mumların yandığını gördüm. Ama harem güneş ışığı gibi farklı bir ışıkla aydınlanıyordu. Mumlar da gündüzleri güneş ışığında yakılan ışıklar gibiydi. Ben öyle bir gafletteydim ki bu güneşi fark edemiyordum. Ziyareti bitirdikten sonra kabrin ayak tarafından başının arka tarafına geçip doğu tarafta durarak, “Ceddim Hüseyin’i (a.s) ziyaret edecek misin?” diye sordu. Ben, “Evet” dedim; “Cuma akşamıdır; ziyaret edeceğim.” Bunun üze-rine Varis ziyaretini okudu. Müezzinler akşam ezanını okuyup bitirdi-ler.

Seyit bana, “Cemaate katılarak namaz kıl” buyurdu. Sonra hare-min arkasındaki camiye gittik. Cemaat namazı orada kılınıyordu. Kendisi cemaat imamının sağ tarafında ve onun hizasında durarak münferit olarak namaza başladı. Ben de cemaatin ilk safında yer alarak orada namaza durdum. Namaz bitince artık onu göremedim. Camiden dışarı çıkıp haremi aradım ama bulamadım. Onunla görüşüp biraz para vermek ve akşam misafir etmek istiyordum. Sonra o seyidin kim olduğunu düşündüm, mucize ve kerametlerinin farkına vardım. Bağdat’ta o kadar önemli bir işim olmasına rağmen onun emrine itaat ederek geri dönüşümü, daha önce onu hiç görmememe rağmen beni ismimle çağırmasını, onun “dostlarımız” ve “ben şahadet ediyorum” demesini, gördüğümüz nehir ve mevsimi olmadığı halde meyve dolu ağaçları vs. bütün bunlar o seyidin Hz. Mehdi (a.f) olduğuna yakin etmeme neden oldu. Özellikle giriş izninde ve İmam Hasan Askeri’ye (a.s) selam verdikten sonra benden, “Zamanının imamını tanıyor musun?” diye sorması üzerine, “Tanıyorum” deyince bana, “Ona selam ver” demesi ve ben selam verince tebessüm ederek cevap vermesi. Sonra ayakkabılıktaki bekçiye giderek seyidi sorunca, “Dışarı çıktı” dedi ve sonra, “O seyit senin arkadaşın mıydı?” diye sordu. “Evet” dedim. Sonra mihmandarımın evine gelerek akşam orada kaldım. Sabahleyin Şeyh Muhammed Hasan’ın yanına giderek bütün gördüklerimi ona anlattım. Şeyh parmağını ısırarak bu olayı başkalarına anlatmaktan beni sakındırarak, “Allah seni muvaffak etsin” dedi. Ben bu olayı gizli tutarak kimseye anlatmadım. Olayın üzerinden bir ay geçtikten sonra bir gün haremdeyken yüce bir seyit yanıma gelerek o olaya işaret edip, “Neler gördün?” diye sordu. Ben, “Bir şey görmedim” dedim. Yine aynı soruyu tekrarladı. Ben yine şiddetli bir şekilde inkar edince gözümden kayboldu ve artık bir daha da onu görmedim.”