Kur’an’da Arş ve Kürsî Nedir? Anlamı ve Tefsiri

16.09.2026 21:42
Paylaş
A+
A-

“Arş”, sözlükte üstü örtülü ve tavanı bulunan şey anlamına gelir. Hükümdarlık ve saltanat tahtına da “arş” denilmiştir ki bu, güç ve hâkimiyetten kinayedir. “Kürsî” de taht ve oturak anlamına gelir. Her iki kelime de Kur’an’da kullanılmıştır. Birçok yerde “arş”, bir yerde ise “kürsî” Allah’a nispet edilmiştir. Bizim burada ele aldığımız konu da budur.

Allah’ın “arş ve kürsî”sinden neyin kastedildiği konusunda âlimler ve müfessirler arasında ihtilaf bulunmaktadır. Genel olarak âlimler bu meselede iki gruba ayrılmışlardır. Geçmiş âlimlerden bir kısmı bu konuyu tartışmayı bid‘at saymış ve şöyle demiştir: Allah’ın “arş”ı ve “kürsî”si, yalnızca isimlerini bildiğimiz, hakikatlerini ise idrak etmekten âciz olduğumuz şeylerdir. Buna karşılık başka bir grup âlim, dinî hakikatler hakkında araştırma ve tartışmayı câiz görmüştür. Bu grup içinde dört görüş ileri sürülmüştür.

a) Arş ve kürsîyi aynı ve tek bir şey kabul eden, lafzın zâhirî anlamına bağlı kalan bazı âlimler şöyle demişlerdir: “Arş” ve “kürsî” dış dünyada gerçek bir varlığa sahip olup, ayakları bulunan ve tamamen tahtı andıran yaratılmış varlıklardır. Bu ayaklar yedinci göğe dayanır ve Allah da hükümdarlar gibi onların üzerine yerleşerek oradan işleri yönetir. Bu grup “Müşebbihe” adıyla meşhurdur.

b) Bazıları “arş” ve “kürsî”yi dış dünyada mevcut ve yaratılmış varlıklar olarak kabul etmiş, ancak bunların neye tekabül ettiği konusunda önceki görüşten ayrılmışlardır. Batlamyusçu kozmoloji anlayışına dayanarak “Allah’ın arşı”nı en yüce felek (dokuzuncu felek), “Allah’ın kürsîsi”ni ise yıldızlar feleği olarak kabul etmişlerdir. Bu görüşlerini Resûl-i Ekrem’den (s.a.a.) nakledilen şu rivayete dayandırmışlardır: “Yedi kat gök ve yer, kürsînin yanında, geniş ve uçsuz bucaksız bir çöle bırakılmış bir halka gibidir.”

c) Birçok müfessir şöyle demiştir: Allah’ın “arş” ve “kürsî”sinden maksat kinayeli bir anlamdır ve bunların dış dünyada hakikî bir varlığı yoktur. Ancak bu kinayeli anlamdan neyin kastedildiği konusunda birçok görüş ileri sürülmüştür. Bazen Hafs b. Gıyâs’ın İmam Sâdık’tan (a.s.) naklettiği şu hadise dayanılmıştır: İmam’a (a.s.) «وسع کرسیّه السماوات و الارض» ayetinin tefsiri sorulduğunda, “Bundan maksat O’nun ilmidir” buyurmuştur. Buna dayanarak bundan Yüce Allah’ın sonsuz ilminin kastedildiği söylenmiştir. Bazen de «ثم استوى على العرش» ve benzeri ayetlere dayanılarak Allah’ın mülkiyeti ve hâkimiyeti anlamında kabul edilmiştir. Bazen de Allah’ın kemal ve celâl sıfatlarından her biri anlamında yorumlanmıştır.

d) Bazı çağdaş müfessir ve filozoflar ise “arş” ve “kürsî”nin hakikî bir varlığa sahip olduğuna inanırlar; ancak bu iki kelimeden kinayeli bir anlamın kastedildiğini de kabul ederler. Bu görüşe göre arş ve kürsî, gerçekte tek bir hakikattir; fakat icmal ve tafsil bakımından iki ayrı mertebeye sahiptir ve aralarındaki farklılık mertebe farklılığıdır. Her ikisi de varlık hakikatlerindendir. Ancak bazılarının zannettiği gibi Allah’ı üzerinde taşıyan birer taht değildirler. Aksine “arş”, varlık âleminin en yüce mertebesidir; bütün hadiselerin dizginleri, bu hadiselerin varlık sebebi olan isimler ve o mertebeye ulaşan sebepler ve illetler silsilesinin tertip ve düzeni orada toplanır. “Kürsî” ise daha aşağı bir mertebede, göklerde ve yerde bulunan bütün varlıkların kendisine bağlı olduğu rubûbiyet makamıdır. Çok sayıda rivayet de bu görüşün doğruluğuna delâlet etmektedir.

Ayrıntılı Cevap

Arşın Anlamı

“Arş” sözlükte üstü örtülü ve tavanı bulunan şey anlamına gelir.[1] Bu sebeple gölgelik, çadır, otağ, kulübe, baraka, saray, köşk ve kuyu üzerine yapılan yapıya da arş denilmiştir.[2] Bazen de yüksek ayaklı taht anlamına gelir. Bundan dolayı hükümdarlık ve saltanat tahtına da “arş” denilmiştir[3] ki bu, güç ve hâkimiyetten kinayedir.

Kur’an’da Arş

Bu kelime Kur’an’da 26 defa geçmiştir.[4] Bunların çoğunda “Allah’ın arşı” kastedilmiştir. Bazı yerlerde tavan anlamında kullanılmıştır: “Duvarları, tavanlarının üzerine çökmüştü.”[5] Bazen hükümdarlık tahtı anlamında kullanılmıştır: “Anne ve babasını tahta çıkardı.”[6] ve “Hanginiz onun (Belkıs’ın) tahtını bana getirir?”[7] Bazen de yükselme ve yükseklik anlamında kullanılmıştır.[8] Bizim burada ele aldığımız konu ise “Allah’ın arşı”dır.

Allah’ın Arşı

Allah’ın arşından neyin kastedildiği konusunda âlimler ve müfessirler arasında ihtilaf vardır. Genel olarak bu meselede onları iki gruba ayırmak mümkündür:

Geçmiş âlimlerin çoğunluğu, dinî hakikatler hakkında tartışmayı ve Kitap ile Sünnet’in zâhirî anlamlarının ötesine geçmeyi bid‘at saymıştır. Onlar şöyle derler: Allah’ın arşı, insanın yalnızca ismini bildiği, hakikatini idrak etmekten ise âciz olduğu bir şeydir. Bu tür ayetleri müteşâbih ayetlerden kabul eder ve bunlar hakkında tartışmaktan kaçınmak gerektiğini söylerler. Oysa akıl, hatta Kur’an ve Sünnet de onların bu inancının aksine insanları Allah’ın ayetleri üzerinde tedebbür etmeye, Allah’ı tanımak için çaba göstermeye, O’nun ayetlerini tanıyıp onlar üzerinde düşünmeye ve aklî delillerle istidlalde bulunmaya teşvik etmektedir. Bütün bu teşviklerden sonra, bunların sonucuna ulaşmaktan nasıl menedilmiş olunabilir?![9]

Dinî hakikatler hakkında tartışmayı câiz gören âlimler ise bu meselede (Allah’ın arşı konusunda) dört gruba ayrılırlar:

a) Lafzın zâhirî anlamına bağlı kalanlar şöyle demişlerdir: Arş, dış dünyada var olan ve yaratılmış, tamamen tahta benzeyen bir varlıktır. Ayakları vardır, bu ayaklar yedinci göğe dayanır ve Allah da hükümdarlar gibi onun üzerine yerleşerek oradan âlemin işlerini yönetir.

b) Arşı dış dünyada var olan ve yaratılmış bir varlık olarak kabul eden, fakat bunun neye tekabül ettiği konusunda önceki grupla ihtilaf eden âlimler ise arşı, cismanî âlemi kuşatan ve onun yönlerini sınırlayan dokuzuncu felekle özdeşleştirmişlerdir. Bu felek, yıldızlardan boş olması sebebiyle “Atlas” olarak adlandırılmıştır.[10] Bunlar kürsîyi de arşla aynı ve tek şey kabul ederler ve “Müşebbihe” adıyla meşhurdurlar.

Onlar Allah’ın arşını en yüce felek, kürsîsini ise yıldızlar feleği olarak görmüş ve hem Batlamyusçu kozmolojiye hem de Resûl-i Ekrem’den (s.a.a.) nakledilen şu rivayete dayanmışlardır: “Yedi kat gök ve yer, kürsînin yanında, geniş ve uçsuz bucaksız bir çöle bırakılmış bir halka gibidir.”[11]

c) Üçüncü görüş, önceki iki görüşün aksine, “Allah’ın arşı”nın kinayeli bir anlam taşıdığını ve dış dünyada hakikî bir varlığının bulunmadığını söyler. Bununla birlikte bu kinayeli anlamın ne olduğu konusunda birçok görüş ileri sürülmüştür.

Bazen arş, “Yüce Allah’ın sonsuz ilmi” şeklinde tefsir edilmiş ve Hafs b. Gıyâs’ın naklettiği şu hadise dayanılmıştır: İmam Sâdık’a (a.s.) «وسع کرسیه السماوات و الارض» ayetinin tefsiri sorulduğunda şöyle buyurmuştur: “Bundan maksat O’nun ilmidir.”[12]

Bazen de «ثُمَّ استوى على العرش»[13] veya «الرحمان على العرش استوى»[14] gibi ayetler dikkate alınarak arş, “Allah’ın mülkiyeti ve hâkimiyeti” anlamında kabul edilmiştir.

Bazen de Allah’ın kemal ve celâl sıfatlarından her biri anlamında tefsir edilmiştir. Çünkü bu sıfatların her biri Yüce Allah’ın makamının azametini ifade etmektedir. Nitekim hükümdarların tahtı da onların azametinin bir göstergesidir.

d) Bu görüş bir açıdan birinci ve ikinci görüşle ortaktır; çünkü “arş”ın hakikî bir varlığa sahip olduğunu söyler (üçüncü görüşün aksine). Başka bir açıdan ise üçüncü görüşle ortaktır ve “arş”tan maksadın kinayeli bir anlam olduğunu kabul eder (birinci ve ikinci görüşün aksine). Bu, Allâme Tabâtabâî (r.a.) gibi bazı çağdaş âlimlerin görüşüdür.

Bu görüşe göre “arş”, varlık âleminin mertebelerinden biridir. Bütün hadiselerin dizginleri ve bu hadiselerin varlık sebebi olan isimler orada toplanmakta; o mertebeye ulaşan sebepler ve illetler silsilesi de orada düzenlenip sıralanmaktadır.

Allâme Tabâtabâî şöyle der: «ثُمَّ استوى على العرش» cümlesi, Allah’ın mülkü üzerindeki tedbir ve kuşatıcılığını somutlaştıran bir temsil olmakla birlikte, aynı zamanda gerçek bir hakikatin varlığına da delâlet eder. Bu hakikat, bütün işlerin dizginlerinin yoğunlaşıp bir araya geldiği bir makamdır.

“Ve O, büyük arşın Rabbidir”[15], “Arşı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar”[16] ve benzeri ayetlerin tamamı da bu anlama delâlet etmektedir.[17]

Kürsî

“Kürsî”, taht anlamına gelir ve genel kullanımda üzerine oturulan şeyin adıdır.[18] Bu kelime Kur’an-ı Kerim’de iki kez geçmiştir ve her iki yerde de taht anlamındadır. Ancak aralarında şu fark bulunmaktadır:

Birinde dış dünyada bilinen somut bir taht, yani Hz. Süleyman’ın tahtı kastedilmiştir: “Süleyman’ı sınadık ve tahtının üzerine bir ceset bıraktık; sonra o Allah’a yöneldi.”[19]

Diğerinde ise Allah’ın tahtı söz konusu olup, varlık âlemine ait bir hakikatten kinayeli olarak söz edilmektedir.[20]

Allah’ın Kürsîsi

Gökleri ve yeri kuşatan Allah’ın kürsîsi ve tahtı nedir?

“Arş” konusunda açıklanan görüşlerin aynısı, küçük bazı farklılıklarla kürsî hakkında da ileri sürülmüştür. Bunların tamamı şöyle özetlenebilir:

Geçmiş âlimlerin çoğunluğunun görüşüne göre Allah’ın kürsîsi, insanın yalnızca adını bildiği, fakat hakikatini idrak etmekten âciz olduğu bir şeydir ve bu konuda tartışmak bid‘attir.

Dinî hakikatler hakkında araştırma ve tartışmayı câiz gören âlimlerin görüşleri ise şöyledir:

a) Müşebbihe’nin görüşüne göre kürsî ile arş aynı ve tek şeydir. Bu, yedinci göğün üzerinde bulunan ilahî saltanat tahtıdır ve Allah âlemi oradan yönetmektedir.

b) Batlamyusçu kozmoloji anlayışını dikkate alan bir grubun görüşüne göre kürsî, yıldızlar feleği; arş ise en yüce felektir.

c) Birçok müfessirin görüşüne göre kürsînin hakikî bir varlığı yoktur; aksine bir kinayedir. Bu kinaye ya Allah’ın ilminden ya da Allah’ın kudret ve hâkimiyetinden kinayedir.

d) Allâme Tabâtabâî gibi çağdaş âlimlerin görüşü ise doğru olan görüştür. Bu bakış açısına göre kürsî, bir taraftan kinayeli bir anlam taşımakla birlikte hakikî bir varlığa da sahiptir ve varlık mertebelerinden biridir. Bundan maksat, göklerdeki ve yerdeki bütün varlıkların kendisine bağlı bulunduğu rubûbiyet makamıdır. Dolayısıyla kürsî, Allah’ın ilminin mertebelerinden biridir; bütün âlem ona bağlıdır ve her şey onda korunmuş ve yazılmıştır. Buna göre arş ve kürsî gerçekte tek bir hakikattir; ancak icmal ve tafsil bakımından iki ayrı mertebeye sahiptirler. Aralarındaki farklılık gerçekte mertebe farklılığıdır ve her ikisi de varlık hakikatlerindendir. Fakat bazı kimselerin zannettiği gibi Allah’ı üzerinde taşıyan bir taht değildir.[21] Bu konuda İmamlardan (a.s.) nakledilen rivayetler de bu görüşün doğruluğuna dair sağlam bir delildir. Bu rivayetlerden birkaçına işaret ediyoruz.

Emîrü’l-Mü’minîn Ali (a.s.), Câselik’e verdiği cevaplar arasında şöyle buyurur: “Melekler Allah’ın arşını taşırlar. Allah’ın arşı, senin zannettiğin gibi bir taht değildir. Aksine sınırlı, yaratılmış ve Allah’ın tedbiriyle yönetilen bir şeydir. Allah onun mâlikidir; onun üzerine oturan değildir.”[22]

Hz. Ali’den (a.s.) nakledilen başka bir rivayette ise kürsîden maksadın, bütün gökleri, yeri ve yerin altında bulunan her şeyi kuşatan ilahî ilim olduğu belirtilmiştir.[23]

Hannân b. Sedîr şöyle nakleder: İmam Sâdık’a (a.s.) arş ve kürsînin anlamını sordum. Şöyle buyurdu: “Arşın çok sayıda ve farklı sıfatları vardır. Kur’an’ın her yerinde, hangi münasebetle arştan söz edilmişse o yönle ilgili sıfatlar zikredilmiştir.”[24] Bu rivayette arş; mülk, meşîet, irade ve ilim anlamlarında kullanılmıştır. Arş ve kürsî, birbirine bağlı iki kapı olarak anılmış ve arş ilminin, kürsî ilminden daha gizli olduğu belirtilmiştir.

Dipnotlar

[1]. Râgıb İsfahânî, Müfredâtü Elfâzi’l-Kur’ân, “arş” maddesi.

[2]. el-Müncid, tercüme: Bender Rîkî, Muhammed, c. 2, s. 1100.

[3]. Kureşî, Seyyid Ali Ekber, Kâmûs-i Kur’ân, c. 4, s. 316, Tahran, Dârü’l-Kütübi’l-İslâmiyye, 6. baskı, 1371 hş.

[4]. Gâfir, 7 ve 15; Hâkka, 17; Nahl, 23, 26, 38, 41 ve 42; A‘râf, 54; Tevbe, 129; Yûnus, 3; Yûsuf, 100; Ra‘d, 2; İsrâ, 42; Tâhâ, 5; Enbiyâ, 22; Mü’minûn, 86 ve 116; Furkân, 59; Secde, 4; Zümer, 75; Zuhruf, 82; Hadîd, 4; Tekvîr, 20; Burûc, 15; Hûd, 7.

[5]. Bakara, 259.

[6]. Yûsuf, 100.

[7]. Nahl, 38.

[8]. A‘râf, 137.

[9]. Tabâtabâî, Seyyid Muhammed Hüseyin, el-Mîzân fî Tefsîri’l-Kur’ân, tercüme: Musevî Hemedânî, Seyyid Muhammed Bâkır, c. 15, s. 212, Kânûn-i İntişârât-i Muhammedî, 3. baskı, 1362 hş.

[10]. Müfredâtü Elfâzi’l-Kur’ân, “arş” maddesi; Tefsîr-i el-Mîzân Tercümesi, s. 213.

[11]. Naklen: Müfredâtü Elfâzi’l-Kur’ân, “arş” maddesi.

[12]. Şeyh Sadûk, İ‘tikâdâtü’l-İmâmiyye, s. 44, Kum, Şeyh Müfîd Kongresi, 2. baskı, 1414 h.

[13]. A‘râf, 54.

[14]. Tâhâ, 5.

[15]. Tevbe, 129.

[16]. Gâfir, 7.

[17]. Tefsîr-i el-Mîzân Tercümesi, c. 15, s. 216.

[18]. Müfredâtü Elfâzi’l-Kur’ân, “kürsî” maddesi; Kâmûs-i Kur’ân, c. 4, s. 316.

[19]. Sâd, 34.

[20]. Bakara, 255.

[21]. Bu bölümdeki bilgiler şu eserlerden derlenmiştir: el-Mîzân, c. 4, s. 230 ve devamı; c. 15, s. 212 ve devamı; c. 27, s. 187 ve devamı; Mekârim Şîrâzî, Nâsır, Tefsîr-i Numûne, c. 2, s. 201 ve devamı; c. 6, s. 204; c. 9, s. 25; c. 20, s. 53; c. 24, s. 458; c. 26, s. 193 ve 348.

[22]. Şeyh Sadûk, Tevhîd, s. 316, Kum, Câmiatü’l-Müderrisîn, 1375 hş.

[23]. Küleynî, Muhammed b. Ya‘kûb, el-Kâfî, c. 1, s. 130, Tahran, Dârü’l-Kütübi’l-İslâmiyye, 1365 hş.

[24]. Tevhîd, “Bâbü’l-Arş ve Sıfâtihî”, s. 322.

Paylaş