Ölüm Nedir ve Zamanı Ertelenebilir mi?

18.09.2026 15:35
Paylaş
A+
A-

İslâm filozoflarına göre ölüm, insan nefsinin bedeni tedbir etmeyi bırakması ve bedenden ayrılmasıdır. Elbette bu görüş, ölümün mahiyetini fenâ ve yokluk olarak değerlendirmeyen Kur’an ve rivayetlerden kaynaklanmaktadır.

İslâmî metinlerde ölüm hakkında farklı ifadeler kullanılmıştır; ancak bunların hepsi ortak bir noktada birleşmektedir: Ölüm fenâ ve yok oluş değil, bir yurttan başka bir yurda geçiştir. Çünkü insan ruh ve bedenden oluşmaktadır. Zahirî bedenin hayatını kaybetmesi anlamına gelen ölümle birlikte ruh ahiret âlemine intikal eder ve bu bakımdan ölüm insana nispet edilir. Ölüm, tıpkı uyku sırasında olduğu gibi ruhun ölüm meleği tarafından teslim alınmasıdır. Ölüm uzun bir uyku, uyku ise geçici bir ölümdür. Dolayısıyla ölüm, “vefat”tır; “fevt”, helâk ve yok oluş değildir.

Ölümün ertelenip ertelenemeyeceği konusuna gelince, ayet ve rivayetlerde iki tür ecelden söz edilmektedir: “muallak ecel” ve “kesin ecel”. Bunlar dinî nasslarda başka isimlerle de anılmıştır.

Her insanın “muallak eceli”, dünyada yaşaması öngörülen süredir; ancak bu süre azaltılıp artırılabilir. Örneğin sıla-i rahim yapmak ve sadaka vermekle bu ecel ertelenebilir; anne-babanın rızasını kaybetmek ve akrabalık bağlarını kesmekle de kısalabilir. Bu, “Levh-i Mahv ve İspat”ta kayıtlı olan eceldir.

“Kesin ecel” ise değiştirilemeyen ve “Ümmü’l-Kitâb”da yazılı olan eceldir.

Ayrıntılı Cevap

İslâmî metinlerde ölüm ve onun hakikati hakkında farklı ifadeler kullanılmıştır ve bunların her biri ölüm hakikatinin bir yönünü açıklamaktadır. Ancak Kur’an ve rivayetleri incelemeden önce, bir giriş olarak bazı filozofların sözlerine değinelim.

İbn Sînâ şöyle der: Ölüm, insan nefsinin kullandığı alet ve araçları terk etmesinden başka bir şey değildir. Bu aletlerden maksat da toplamına beden denilen organ ve uzuvlardır.[1]

Molla Sadrâ’ya göre ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Nefis, cevherî hareket içinde öyle bir merhaleye ulaşır ki artık bedenin alet ve araçlarına ihtiyaç duymaz. Beden, nefsin Allah’a doğru yolculuğunda cisimler karasında ve ruhlar denizinde kendisinden yararlanmak üzere bindiği bir gemi gibidir. Nefis bu merhaleyi geçtiğinde artık bu bedene ihtiyaç duymaz ve bu sebeple ölüm meydana gelir. Ölümün meydana gelmesinin sebebi doğal kuvvelerin sona ermesi, fıtrî sıcaklığın tükenmesi veya tabiplerin zannettiği başka şeyler değildir. Aksine ölüm nefis için doğal bir durumdur ve böyle bir durum hayır ve kemal sebebidir. Nefsin hayır ve kemaline vesile olan şey ise onun hakkıdır. Dolayısıyla ölüm onun hakkıdır.[2] Bu doğrultuda aklî bahislerde ölüm şöyle tanımlanır: «مفارقة النفس للبدن بانقطاع تعلقها التدبیرى».[3]

Her hâlükârda İslâm filozofları, Kur’an ve rivayetleri dikkate alarak ölümü açıklamaya çalışmışlardır. Bu nedenle ayet ve rivayetlere başvurarak konuyu ele almaya çalışacağız.

Kur’an bazen ölümü, hayatın ve hayatın şuur ve irade gibi eserlerinin yokluğu olarak ifade eder. Elbette hayatın yokluğu, ancak hayatla nitelenme kabiliyetine sahip olan bir şey hakkında anlamlıdır: «و کنتم امواتاً فاحیاکم ثم یمیتکم»؛[4] “Siz ölüler idiniz; O sizi diriltti, sonra sizi öldürecektir.”

Putlar hakkında ise şöyle buyurmaktadır: «اموات غیر احیاء»؛[5] “Onlar diriler olmayan ölülerdir”; yani asla hayat kabiliyetine sahip değildirler.

Hayatın yokluğu anlamındaki ölüm insana nispet edildiğinde bunun sebebi, insanın ruh ve bedenden oluşmasıdır. Beden, hayata sahip olduktan sonra hayatını kaybettiği için insanın ölüme uğradığı söylenebilir. Aksi takdirde Kur’an’da ruhun ölümle nitelendirildiği ifade edilmediği gibi, melekler hakkında da böyle bir ifade bulunmamaktadır.[6]

Kur’an’ın ölüm hakkındaki ifadelerinden biri de «تَوَفّى»[7] kelimesidir. “Teveffî”, «وفی» kökünden gelir ve bir şeyi hiçbir eksiltme ve noksanlık olmaksızın tam olarak teslim almak anlamındadır. «توفیتُ المال»; yani “malı eksiksiz ve noksansız teslim aldım.” Kur’an’ın 14 ayetinde ölüm hakkında bu ifade kullanılmıştır ve şu hakikati göstermektedir:

Birincisi: İnsan gayrimaddî bir boyuta sahiptir ve bu boyutu sayesinde yok olmaz; hiçbir eksiltme ve noksanlık olmaksızın Allah’ın gaybî görevlilerine teslim edilir ve onlar bu ruhanî boyutu teslim alırlar. Bu gayrimaddî boyut, birçok ayette “ruh” ve “nefis” olarak ifade edilen hakikattir. İnsan, işte bu ruh ve ilâhî boyutu sayesinde ölümden sonra yeni ve farklı bir hayatı sürdürür.

İkincisi: İnsanın gerçek şahsiyeti beden, bedensel organlar ve bunlara bağlı unsurlardan ibaret değildir. Çünkü beden yavaş yavaş parçalanıp yok olur[8] ve herhangi bir yere teslim edilmez. Bu hususu destekleyen başka bir nokta da şudur: Bu tür ayetlerde, meleklerle konuşmak, arzu ve talepte bulunmak gibi birtakım hayati fiiller ölümden sonra insana nispet edilmektedir. Bu durum, insanın bütün hakikatinin şuursuz ve hissiz cesetten ibaret olmadığını açıkça göstermektedir; aksi takdirde konuşma ve benzeri şeylerin bir anlamı olmazdı.[9] Bu nedenle şöyle denmelidir: Ölüm “vefat”tır, “fevt” değildir.[10] Dolayısıyla ölüm varoluşsal ve yaratılabilir bir olgudur. Kur’an’ın ölümü de yaratılmış saymasının sebebi budur.[11]

Zümer suresinin 42. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: «الله یتوفى الانفس حین موتها و التى لم تمت فى منامها…»؛ “Allah, ölümleri sırasında nefisleri alır; henüz ölmemiş olanları da uykularında alır. Sonra ölümüne hükmettiklerini tutar, diğerlerini ise [yaşamaya devam etmeleri için] geri gönderir.”

«موتها» ve «منامها» kelimelerindeki zamir her ne kadar zahiren “nefisler”e dönüyor görünse de gerçekte insanların beden ve cesetlerine işaret etmektedir. Çünkü ölen bedendir, ruh değil. Dolayısıyla ölüm uzun bir uyku, uyku ise geçici bir ölümdür. Başka bir ifadeyle, ölüm ile uyku arasında büyük bir fark yoktur; yalnızca uyku eksik bir “teveffî”dir. Yani ruha yeniden bedene dönme izni verilir.[12]

Vâkıa suresinin 60 ve 61. ayetlerinden de ölümün bir yurttan başka bir yurda geçiş ve bir yaratılıştan başka bir yaratılışa dönüşüm olduğu, yok olma ve fenâ olmadığı anlaşılmaktadır.[13] Sonuç olarak şöyle denilebilir: Ölüm, yeniden ve ikinci bir doğuştur.

İslâm Peygamberi (s.a.a.) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Siz fenâ bulmak için yaratılmadınız; aksine baki kalmak için yaratıldınız ve yalnızca bir yurttan başka bir yurda geçiyorsunuz.”[14]

Hz. Ali (a.s.) de ölümü şöyle nitelendirir: Ölüm, fenâ yurdundan ayrılmak ve beka yurduna göç etmektir.[15]

İmam Hüseyin (a.s.) de güzel bir ifadeyle ölümü, mümin insanın acı ve sıkıntılardan geçerek geniş cennetlere ulaşmasını sağlayan bir köprü ve geçiş yolu olarak tasvir eder.[16]

Ölüm Ertelenebilir mi?

Ölümün ertelenip ertelenemeyeceği sorusuna gelince, İslâmî metinlerde iki tür ecele işaret edildiği söylenebilir:[17]

Kur’an şöyle buyurmaktadır: «… قضى اجلاً و اجلٌ مسمى عنده»؛[18] “Sonra bir ecel belirledi; belirlenmiş kesin ecel ise O’nun katındadır.”

Yani insanın bir belirsiz eceli[19] ve bir de Allah’ın katında bulunan belirli ve tayin edilmiş “ecel-i müsemmâ”sı vardır. Buradaki delil «عنده» yani “O’nun katında” ifadesidir. Bu ecelde herhangi bir değişiklik meydana gelmez.

Diğer taraftan: «ما عندالله باق»؛[20] “Allah katında olan kalıcıdır.” İşte bu, Yûnus suresinin 49. ayetinde işaret edilen kesin eceldir: “Ecelleri geldiğinde [ölüm emirleri çıktığında], ne bir saat geri kalırlar ne de öne geçerler.”

Elbette dikkat edilmelidir ki “ecel-i müsemmâ”nın “müsemmâ olmayan ecel”e nispeti, mutlak ve kesinleşmiş bir şeyin şartlı ve muallak bir şeye nispeti gibidir. Bu sebeple şartlı ve muallak olan şey, şartı gerçekleşmediği takdirde gerçekleşmeyebilir. Buna karşılık mutlak ve kesinleşmiş olanın gerçekleşmemesi mümkün değildir.

Bu hususları Ra‘d suresinin 39. ayetindeki şu ifadeyle birlikte değerlendirdiğimizde: «لکل اجل کتاب یمحو الله ما یشاء و یثبت و عنده ام الکتاب»،[21] şu sonuca ulaşırız: Ecel-i müsemmâ, “Ümmü’l-Kitâb”da bulunan şeydir; müsemmâ olmayan ecel ise “Levh-i Mahv ve İspat”ta yazılı olandır.

“Ümmü’l-Kitâb”, dış dünyada sabit olan olaylara uygulanabilir; yani olayların, etkilerinde herhangi bir sapma bulunmayan genel sebeplere dayandırılması yönüyle ele alınmasıdır. “Levh-i Mahv ve İspat” ise olayların, bazen “mukteziler” olarak adlandırılan eksik sebeplere dayandırılması yönüyle ele alınmasına uygundur. Bu sebepler, etkilerini engelleyen birtakım mâni ve engellerle karşılaşabilirler. Dolayısıyla bazen ecel-i müsemmâ ile müsemmâ olmayan ecel birbirine uygun düşer, bazen de farklı olur. Gerçekleşen ecel ise ecel-i müsemmâdır.[22]

Her hâlükârda muallak ecel, ertelenme ve birtakım engeller sebebiyle etkisinin önlenmesi kabiliyetine sahiptir. Dolayısıyla rivayetlerde belirli bir iş ve amel sayesinde insan ömrünün uzadığı ifade edildiğinde, bundan maksat söz konusu amelin muallak ecelin gerçekleşmesine engel teşkil etmesidir.

Şöyle rivayet edilmiştir: «یعیش الناس باحسانهم اکثر مما یعیشون باعمارهم و یموتون بذنوبهم اکثر مما یموتون بآجالهم»؛[23] “İnsanlardan iyilikleri sayesinde yaşayanların sayısı, doğal ömürleri sayesinde yaşayanlardan daha fazladır; günahları sebebiyle ölenlerin sayısı da ecelleri sebebiyle ölenlerden daha fazladır.”

Bazen sadakanın “muallak ecel”i önlediği ve insan ömrünü uzattığı, bazen de sıla-i rahmin uzun ömre sebep olan bir davranış olduğu belirtilmektedir.[24]

Dipnotlar

[1] Şeyhü’r-Reîs, Risâletü’ş-Şifâ min Havfi’l-Mevt, s. 340-345.
[2] Molla Sadrâ, Esfâr, c. 9, s. 238.
[3] Nefsin bedenle ilişkisi, artık bedeni tedbir etmeyecek şekilde kesilirse buna ölüm denir.
[4] Bakara, 28.
[5] Nahl, 21.
[6] Bkz. Tabâtabâî, Seyyid Muhammed Hüseyin, el-Mîzân fî Tefsîri’l-Kur’ân, c. 14, s. 286, Kum, İslâmî Yayınlar Bürosu, beşinci baskı, 1417 h.
[7] Nahl, 32; Enfâl, 50; En‘âm, 60; Zümer, 42.
[8] En‘âm suresinin 60. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: «هو الذى یتوفاکم»؛ yani “Sizi teslim alan O’dur.” Buradaki «کُم» ifadesi, kendisinden “ben” veya “öz” diye söz edilen ve daima sabit kalan hakikattir.
[9] Bkz. Mutahharî, Murtaza, Mecmûa-yi Âsâr, c. 2, s. 503-511, Tahran, Sadra.
[10] Bkz. Cevâdî Âmulî, Abdullah, Tefsîr-i Mevzûî-yi Kur’ân, c. 3, s. 388-397; c. 2, s. 497-509.
[11] «الذى خلق الموت و الحیوة…»؛ “Ölümü ve hayatı yaratan…” Mülk, 1-2; bkz. Mekârim Şirazî, Nâsır, Peyâm-ı Kur’ân, c. 5, s. 430-442, Tahran, Dârü’l-Kütübi’l-İslâmiyye, beşinci baskı, 1377 hş.
[12] Bkz. Peyâm-ı Kur’ân, c. 5, s. 433.
[13] Bkz. el-Mîzân fî Tefsîri’l-Kur’ân, c. 19, s. 133 ve c. 20, s. 356.
[14] Meclisî, Muhammed Bâkır, Bihârü’l-Envâr, c. 6, s. 249, Beyrut, Dâr İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, ikinci baskı, 1403 h.
[15] Temîmî Âmidî, Abdülvâhid b. Muhammed, Tasnîfü Gureri’l-Hikem ve Düreri’l-Kelim, tahkik ve tashih: Mustafa Dirâyetî, s. 161, Kum, İslâmî Tebliğ Bürosu, birinci baskı, 1366 hş. «الموت مفارقة دار الفناء و ارتحال الى دار البقاء». Başka bir ifadede şöyle buyurur: «خذوا من ممرکم لمقرکم»؛ “Geçiş yerinizden, kalıcı olarak bulunacağınız yer için azık alın.” Seyyid Radî, Nehcü’l-Belâğa, tahkik: Subhî Sâlih, s. 493, Kum, Hicret. Ölüm hâlinde de oraya sevk edilirsiniz: «الى ربک یومئذ المساق…»؛ Kıyâmet, 26-30.
[16] Şeyh Sadûk, Meânî’l-Ahbâr, tahkik ve tashih: Ali Ekber Gaffârî, s. 289, Kum, İslâmî Yayınlar Bürosu, birinci baskı, 1403 h. «…فماالموت الا قنطرةٌ تعبر بکم عن البؤس و الضرّاء الى الجنان الواسعة…».
[17] Bkz. Bihârü’l-Envâr, c. 5, s. 139.
[18] En‘âm, 2.
[19] Nekre olarak gelen «اجلاً» kelimesi belirsizlik ifade eder.
[20] “Allah katında olan kalıcı ve sabittir.” Nahl, 96.
[21] “Her ecel için bir yazı vardır [ve her iş için belirlenmiş bir vakit vardır]. Allah dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır ve Ümmü’l-Kitâb O’nun katındadır.”
[22] Bkz. el-Mîzân, c. 7, s. 8-10.
[23] Bihârü’l-Envâr, c. 5, s. 140.
[24] Bkz. “Sadaka ve Belânın İnişini Önleme”, cevap 25192; “Sıla-i Rahim ile Ömrün Uzaması Arasındaki İlişki”, cevap 50413.

Paylaş