Android
- Siteyi Google Chrome ile açın.
- Sağ üstteki üç nokta menüsüne dokunun.
- “Uygulamayı yükle” veya “Ana ekrana ekle” seçeneğini seçin.
- Yükle diyerek işlemi tamamlayın.

Geçmiş yüzyıllarda Hindistan’da tenasüh adı verilen bir teori ortaya atılmıştır. Bu teori, ruhların geri dönüşünden ve tekrar tekrar dünyaya gelmelerinden söz ediyordu. Bu teori, asırlar geçtikçe yavaş yavaş dünya halkından çok sayıda insanın ilgisini çekmiş, hatta bazı kimseler ona dinî bir inanç olarak bağlanmıştır. Bu uzun zaman zarfında büyük âlimler bu konuyu tartışıp eleştirmiş ve onun bâtıl olduğuna dair çeşitli deliller ortaya koymuşlardır.
İslam, ruhların iyi işler yapmak ve ruhlarla birlikte yaşama şartlarını elde etmek amacıyla başka bir insanın veya canlı bir varlığın kalıbında dünyaya geri dönmesini kabul etmemekte ve bunu açıkça reddetmektedir. Kur’an bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında şöyle der: Rabbim! Beni dünyaya geri döndürün; belki geçmişte terk ettiğim iyi işleri (gelecek hayatta) yaparım. (Kendisine şöyle cevap verilir:) Asla! Bu, söyleyenin kendisinin söylediği (temelsiz) bir sözdür (ve ona hiçbir şekilde itibar edilmez). Onların ardından ise, kıyametin kopacağı ve kabirlerden diriltilecekleri güne kadar berzah âlemi vardır.”
İmam Rıza (a.s.) şöyle buyurmaktadır: Tenasühü kabul eden ve ona inanan kimse, Yüce Allah’a küfretmiş ve cennet ile cehennemi gerçek dışı saymış olur.
İlahi peygamberlerin öğretisine göre insan öldüğünde ruhu bedeninden ayrılır, berzah âlemine intikal eder ve o âlemde hayatını sürdürür. Eğer iyilerden ise o âlemde iyi amellerinin mükâfatından yararlanır; fakat kötülerden ise yaptığı kötü işlerin cezasını görür ve bu durum kıyamet kopuncaya kadar devam eder. Peygamberlerin (s.a.a.) öğretisine göre ilahi takdir, insan ruhunun ölümden sonra tekrar dünyaya dönmemesi ve bu dünyada yeni bir hayata başlamaması; aksine kıyamet kopuncaya kadar berzahta kalması ve ardından ahiretin ebedî yurduna intikal etmesi yönünde gerçekleşmiştir.
Geçmiş yüzyıllarda ise Hindistan’da tenasüh adı verilen bir teori ortaya atılmıştır. Bu teori, ruhların geri dönüşünden ve tekrar tekrar dünyaya gelmelerinden söz ediyordu. Bu teori, asırlar geçtikçe yavaş yavaş dünya halkından çok sayıda insanın ilgisini çekmiş, onu gerçek bir olgu sanmış ve hatta bazı kimseler ona dinî bir inanç olarak bağlanmıştır. Bu uzun zaman zarfında büyük âlimler bu konuyu tartışıp eleştirmiş ve onun bâtıl olduğuna dair çeşitli deliller ortaya koymuşlardır.
Tenasüh taraftarları iki grubun ruhlarının dünyaya geri dönmediğine inanırlar: Birincisi, saadet yolunda nihai kemale ulaşmış olanlardır. Bunlar ölümden sonra mutlak kemale erişirler. Yeniden dünyaya dönüp geçmiş hayatlarındaki eksiklikleri çaba ve amel yoluyla telafi etmeye ihtiyaç duyacakları herhangi bir noksanlıkları yoktur.
İkinci grup ise bedbahtlığın en üst derecesinde bulunanlardır. Bunlar da dünyaya geri dönmezler; çünkü hayatları boyunca öylesine sapmış ve saadet yolunu kendi yüzlerine öylesine kapatmışlardır ki ebedî bir düşüşe uğramışlardır. Dolayısıyla dünyaya geri dönerek utanç verici geçmişlerini telafi edemez ve göreceli ve sınırlı da olsa saadet ve kemale ulaşamazlar.
Aksine tenasüh ve dünyaya geri dönüş, üçüncü gruba özgüdür; yani saadete erişip kemale erenlerle bedbahtlık içinde düşüşe uğrayanların arasında bulunan orta gruplara. Bunlar öldüklerinde ruhları tekrar dünyaya döner ve sahip oldukları farklı huy ve karakterlere göre çeşitli ve farklı şekillerde dünyaya gelirler. Bu nedenle her bir şekle özel bir ad vermişlerdir. Eğer insan şeklinde geri dönerse buna “nesh”; hayvan şeklinde geri dönerse “mesh”; insan ruhu bitkilere, yani nebatlara hulûl ederse “fesh”; insan ruhu cansız bir varlığa taalluk ederse de “resh” adını verirler.
Tenasühe inananlar, bazı durumlarda ruhların dünyaya geri dönüşünün eksiklikleri telafi etmek, nefsi kemale erdirmek ve insanî yüksek derecelere ulaşmak amacıyla olduğuna inanırlar. Ayrıca şöyle derler: Ruhların dünyaya geri dönmesinin sebeplerinden biri, iyilerin yeniden yaşayarak güzel ahlâklarının ve övgüye değer amellerinin mükâfatlarından yararlanmaları, kötülerin de kötü huylarının ve çirkin davranışlarının cezasını görmeleridir. Çünkü nice insanlar vardır ki insanî erdemlerle yaşamış, ömürlerini temizlik ve paklık içinde geçirmiş, fakat sürekli olarak çeşitli mahrumiyetlerle karşılaşmış ve hayatlarını fakirlik ve yoksulluk yahut acı ve hastalık içinde geçirmişlerdir. Bunlar sonraki hayatlarında güzel ahlâklarının mükâfatına erişir ve refah ile beden sağlığı nimetlerinden yararlanırlar. Yine nice insanlar vardır ki önceki hayatlarında kötü ahlâka ve çirkin davranışlara sahip olmuş, insanlar onların elinden eziyet çekmiş, buna rağmen onlar çeşitli nimetlerden yararlanmışlardır. Bunların ruhları sonraki hayatlarında ahlâklarına uygun olarak hayvanlar ve böcekler, bitkiler, cansız varlıklar yahut kusurlu, engelli, hasta ve toplum tarafından dışlanmış insanlar şeklinde geri döner ve her hâlükârda ruhsal ve bedensel azaba uğrarlar.
Ancak İslam, ruhların iyi işler yapmak ve ruhlarla birlikte yaşama şartlarını elde etmek amacıyla başka bir insanın veya canlı bir varlığın kalıbında dünyaya geri dönmesini kabul etmemekte ve bunu açıkça reddetmektedir. Kur’an bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında şöyle der: Rabbim! Beni dünyaya geri döndürün; belki geçmişte terk ettiğim iyi işleri (gelecek hayatta) yaparım. (Kendisine şöyle cevap verilir:) Asla! Bu, söyleyenin kendisinin söylediği (temelsiz) bir sözdür (ve ona hiçbir şekilde itibar edilmez). Onların ardından ise, kıyametin kopacağı ve kabirlerden diriltilecekleri güne kadar berzah âlemi vardır.”[1]
Oysa tenasühe inananların görüşüne göre kıyamet, hesapların görülmesi, cennet ve cehennem ve kısacası ahiret âlemindeki sevap ve azap, gerçek yerini kaybetmekte ve bunlara yer kalmamaktadır. Çünkü onlar, insan türünün neredeyse tamamının ölümden sonra sürekli olarak dünyaya geri döndüğünü ve her defasında kendi amellerinin mükâfatını veya cezasını dünyada gördüğünü söylemektedirler. Böyle bir görüş, Allah’ın peygamberlerinin öğretilerinin temeliyle çelişmekte, mukaddes İslam dininin zaruriyatına aykırı olmakta ve Şia imamları da bunu açıkça küfür olarak nitelendirmişlerdir. Me’mun, Hz. Rıza’ya (a.s.) şöyle arz etti: Tenasühe inanan kimseler hakkında ne buyuruyorsunuz? Hazret cevabında şöyle buyurdu: Tenasühü kabul eden ve ona inanan kimse, Yüce Allah’a küfretmiş ve cennet ile cehennemi gerçek dışı saymış olur.[2]
İmam Sadık (a.s.) da tenasüh ehli hakkında şöyle buyurmuştur: “Bunlar ne cennetin ne cehennemin ne de yeniden diriltilip hayata döndürülmenin var olduğunu sanmışlardır. Onlara göre kıyamet, ruhun bir kalıptan çıkıp başka bir kalıba girmesinden ibarettir. Eğer ilk kalıbında iyilik yapan biri olmuşsa, daha üstün ve daha iyi bir kalıba dönüşü, dünyanın en yüksek derecesinde olacaktır; fakat kötü veya cahil biri olmuşsa, hayatları sıkıntı ve zahmet içinde geçen, çalıştırılan ve yük taşıyan bazı dört ayaklı hayvanların bedenlerine yerleşir yahut geceleri uçan, çirkin görünümlü küçük kuşların bedenlerine girer ve mezarlıklara ilgi ve ünsiyet duyar.”[3]
Elbette şu noktaya dikkat edilmelidir ki tenasüh ve ruhların dünyaya geri dönüşü meselesi yalnızca ilahi peygamberlerin öğretisine aykırı olup Allah’a küfre, meadı reddetmeye ve ahiret âleminin sevap ve azabını inkâr etmeye yol açmakla kalmaz; bilimsel açıdan da âlimler ve filozoflar tarafından dışlanmış ve reddedilmiş, onun bâtıl olduğuna dair deliller ortaya konmuştur.
Ünlü filozof Sadrü’l-Müteellihîn Şîrâzî şöyle der: “Nefsin oluşumunun ilk aşamasında derecesinin tabiat derecesi olduğunu öğrendin. Daha sonra maddenin tekâmülî hareketine uygun olarak yükselir ve bitki ile hayvan sınırını aşar. Dolayısıyla nefis, bir mertebede kuvveden fiile çıktığında, bu fiiliyet ne kadar az olursa olsun, tekrar sırf kuvve ve salt istidat hâline dönmesi imkânsızdır. Ayrıca daha önce işaret edildiği üzere sûret ve madde, fiil ve kuvve olmak üzere iki yöne sahip tek bir şeydir ve birlikte tekâmülî hareket yolunda ilerlerler; her istidat ve kabiliyet karşılığında kendisine özgü bir fiiliyete ulaşırlar. Dolayısıyla bitkisel ve hayvansal sınırı aşmış bir ruhun meni ve cenin maddesine taalluk etmesi imkânsızdır.[4]
Tenasüh teorisinin bir diğer problemi de şudur: İddiaya göre t1 zamanındaki kişiyle aynı kişi olan t2 zamanındaki kişinin “özdeşliği” hakkında nasıl hüküm verilebilir? Her birimiz hayatımız boyunca birçok aşamadan geçeriz ve bu aşamaların bedensel ve psikolojik özellikleri birbirinin aynısı değildir; ancak hatıralar gibi halkalar, bu aşamaları birbirine bağlamak için düşünülebilir ve bu halkalar, kişinin birliği hakkındaki hükmün doğruluğunu teyit eder. Fakat tenasüh teorisinde, ruhun t1 ve t2 olmak üzere iki farklı zamanda aynı olduğuna hangi delille hükmedilebilir? Eğer ölçüt hatıranın sürekliliği ise, toplumdaki bireylerin neredeyse tamamında —ki tenasüh teorisine göre toplumun bireylerinin çoğu tenasüh döngüsüne girmektedir— kişi geçmiş hayatına dair hiçbir hatıraya sahip değildir. Eğer ölçüt bedensel süreklilik ise, bunun da tenasüh varsayımında bir karşılığı yoktur; çünkü bu teoriye göre kişi bazen kadın, bazen erkek, bazen insan türünde, bazen de hayvan türünde dünyaya gelir. Eğer ölçüt psikolojik eğilimlerin benzerliği ise, aynı zamanda aynı benzerliğe sahip olan A kişisi ile B kişisinin iki ayrı kişi oluşu açıklanamaz. Başka bir ifadeyle problem şöyle ortaya konulur: İki kişinin aynı olduğuna hükmedebilmek için psikolojik özelliklerinde ne kadar benzerlik bulunması gerekir? Dolayısıyla kişisel kimliğin varsayılan iki zamanda sürekliliği mümkün değildir.[5]
Burada bu teorinin ortaya çıkışındaki bazı etkenlere değinmek yerinde olacaktır:
Bazı kimseler öteki dünyaya inanmadıkları ve belki de onu imkânsız gördükleri için, diğer taraftan da iyilerin ve kötülerin karşılık görmemesini Allah’ın “adaletine” aykırı gördüklerinden, iyilerin ruhlarının tekrar bu dünyada başka bir bedene —ilk bedenlerinden çok daha mutlu bir bedene— döneceğine ve geçmişteki iyi amellerinin mükâfatını göreceğine; kötülerin ruhlarının ise sıkıntı ve zahmet içinde yaşayan yahut yaratılıştan kusurlu bedenlere dönerek kötü amellerinin cezasını göreceklerine inanmışlardır. Gerçekte bu yolla arınıp tekâmül edeceklerini düşünmüşlerdir.
Başka bir grup ise bazı engelli ve hasta çocukları gördüğünde şu düşünceye kapılıyordu: Bu çocuklar herhangi bir günah işlemedikleri hâlde Allah onları neden bu şekilde yaratmış ve bu sıkıntıya uğratmıştır? O hâlde bunların içindeki ruhlar mutlaka kötü, günahkâr ve saldırgan kimselerin ruhları olmalıdır; kendi amellerinin cezasını görmek için bu şekle girmiş ve acı çekmek üzere yeniden bu dünyaya dönmüşlerdir!
Görünüşe göre bu inancın psikolojik sebeplerinden biri, birçok insanın hayatında karşılaştığı çeşitli yenilgiler olmuştur. Bu yenilgi ve başarısızlıkların psikolojik tepkisi farklı şekillerde ortaya çıkmıştır; bazen “içe kapanma”, “hayallere sığınma” ve kaybettikleri şeyi hayal âleminde bulma biçiminde ortaya çıkmıştır. Nitekim bu durum birçok şairde görülmektedir. Onlar, kaçıp giden sevgililerini bu dünyada bulamadıklarında, hayal âleminde “kadehin” ortasında beliren “onun yüzünün suretiyle” teselli bulmuşlardır! Bazıları da “bu dünyada yeni bir hayata dönüşü”, dağınık ve huzursuz düşüncelerini yatıştırmanın bir aracı hâline getirmişlerdir.
Bu “yenilgiye uğramış” kişiler, yenilgi ve başarısızlıklarını telafi etmek için ruhlarının yeniden başka bir bedende bu dünyaya adım atacağını ve o yeni hayatta gönüllerindeki arzularına ulaşacaklarını düşünüyorlardı.
Bu inancın psikolojik etkenlerinden bir diğeri de insanların kendi şiddet içeren eylemlerini intikam alma çabalarında meşrulaştırmak istemeleri olmuştur.
Örneğin, cahiliye dönemindeki Araplar, intikam duygusunu tatmin etme konusunda olağanüstü bir ısrar ve katılık gösteriyorlardı ve bir kişiye veya kabileye karşı beslenen kini babalarından ve atalarından miras alabiliyorlardı. Bazen vahşice intikam almalarını meşrulaştırmak için bu inanca başvuruyorlardı. Onlar, kabilelerinden biri öldürüldüğünde onun ruhunun “baykuşa” benzeyen ve “hâme” adını verdikleri bir kuşun bedenine girdiğine inanıyorlardı. Bu kuş sürekli olarak öldürülen kişinin cesedinin etrafında dolaşır ve ürkütücü iniltiler çıkarırdı. Öldürülen kişi mezara konulduğunda ise onun mezarının etrafında dolaşır ve durmadan şöyle bağırırdı: “Eskûnî! Eskûnî!” Yani: “Beni suya kandırın… Beni suya kandırın!” Katilin kanı dökülmedikçe de onun hüzünlü iniltisinin susmayacağına inanılırdı.
Son olarak şu noktaya dikkat edilmesi zorunludur: Rec‘at inancı —ki Şia’nın hak inançlarından biridir— ile tenasüh inancı birbirinden farklıdır. Çünkü rec‘atta ruh, ilk kemallerini koruyarak ve önceki bedeninin aynı kalıbında geri döner. Bu nedenle rec‘at, yok olmuş bir şeyin yeniden var edilmesini yahut fiiliyetin tekrar kuvveye dönüşmesini gerektirmez. Buna karşılık tenasühte ruh, fiiliyete ulaştıktan ve maddi ve tabii kemal aşamalarını geçtikten sonra başka kalıplar içinde geri döner.
[1] Mü’minûn, 99-100.
[2] Sefînetü’l-Bihâr, “Nesh” maddesi.
[3] İhticâc-ı Tabersî, c. 2, s. 89.
[4] Şevâhidü’r-Rubûbiyye, s. 161.
[5] Maârif-i İslâmî, Temsilcilik Kurumu, s. 175.