Android
- Siteyi Google Chrome ile açın.
- Sağ üstteki üç nokta menüsüne dokunun.
- “Uygulamayı yükle” veya “Ana ekrana ekle” seçeneğini seçin.
- Yükle diyerek işlemi tamamlayın.

Hükümlerin felsefesi, illetleri ve hikmetleriyle ilgilenmenin tarihi, Hicrî ikinci yüzyıla; yani Emevî yönetiminin Abbâsîlere geçişi ve Me’mun dönemindeki iktidar değişimine kadar uzanır.
İslâm devleti, İmam Sâdık ve İmam Rızâ aleyhimesselâm döneminde coğrafi bakımdan genişledi; İslâm kültürü ve düşüncesi yeni kültürlerle karşı karşıya geldi. O dönemde büyük bir ilmî, fikrî ve kültürel hareket başladı; dinin usul ve fürûunda çeşitli akımlar ve mezhepler ortaya çıktı.
Aynı şekilde Müslümanların dinî meseleleri anlama ve araştırma konusundaki şevk ve ilgileri ile sapkın düşüncelerin, sapkın ve zındık kişilerin ortaya çıkması, şer‘î hükümler ve inançlar hakkında soru sorulmasına zemin hazırladı. Bu sebeple mâsum imamlar aleyhimüsselâm ve onların öğrencileri sapkın düşünceleri eleştirmeye, dinî hakikatleri ve öğretileri savunmaya başladılar.
Bu arada hükümlerin felsefesi konusunda da Ehl-i Beyt imamlarının aleyhimüsselâm mübarek huzurunda sorular sorulmuş ve onlar bu sorulara cevap vermişlerdir.
Büyük Şiî muhaddis Şeyh Sadûk, “İlelü’ş-Şerâyi‘” adlı eserini telif ederek bu rivayetleri bir araya getirmeye ve hükümlerin illetleriyle felsefesini ele almaya çalışmıştır.
1- Dikkat ve tefekkür gerektiren husus şudur: Bütün hükümlerin temel illeti, Mevlâ’ya itaattir. Kulun Mevlâ’ya itaat etmesi ve O’nun emrine karşı gelmemesi gerektiğinden hiç kimse şüphe etmez. Bu bakış açısı, aklî ve akıl sahiplerince kabul edilen bir kaide olan ilahî emirlere taabbüd şeklinde ifade edilir. Başka bir ifadeyle yapılması ve yapılmaması gerekenlerin sebebi Allah’a itaattir; bunun dışında hükümlerin sebepleri arasında sayılan hususların çoğu onların hikmetleridir, illetleri değildir. Bir hükmün yüzlerce hikmeti olabilir; fakat temel illeti yalnızca birdir ve o da Mevlâ’ya itaattir.
Başka bir deyişle Müslüman insan, dinin usulünü araştırma yoluyla elde etmelidir; yani tevhid, nübüvvet, imamet, adalet ve meâd konularında yakîne ulaşmak için kendine ait delilleri bulunmalıdır. Ölçüt yakîne ulaşmaktır; kabul ettiği deliller çok basit olsa bile. Usul kabul edildikten sonra fürûda taklit etmek gerekir ve amelleri yerine getirmek için hükümlerin gerekçe ve felsefesini bilmek zorunlu değildir. Ancak amellerin hikmetlerini bilmek, insanın yakînini artırması ve imanın temellerini sağlamlaştırmaya yardımcı olması bakımından faydalı, hatta gereklidir.
Örnek: Domuz eti yemek haramdır. Günümüzde domuz etinde pişirmekle de ortadan kalkmayan bazı sakıncalar bulunduğu anlaşılmıştır. Domuz eti yememenin hikmeti, tüketilmesinin insan için taşıdığı zararlardır; fakat onu yememenin illeti Allah’ın emrini yerine getirmektir. Bilim bir gün bu sakıncaları ortadan kaldırmayı başarsa bile domuz eti yemek yine haramdır; çünkü bu, Allah’ın emridir.
Sözü edilen örnek hakkında şu noktaya dikkat etmek de önemlidir: Gelecekte ortaya çıkabilecek başka sakıncalar bulunabilir.
Buradaki nokta şudur: Şefkatli ve Hakîm Yaratıcımıza kulluğu kabul ettiğimizde, artık O’nun hükmü karşısında “neden” ve “niçin”imize yer kalmaz. Elbette ilahî emir ve yasaklar karşısında taabbüdün ardından hükümlerin felsefesini bilmek önemlidir; çünkü bu bilgi, çok daha değerli ve sağlam olan basiretli bir dindarlığa vesile olur.
2- İlim ilerledikçe ve fikrî tefekkürler arttıkça insanın cehaletinin daha fazla açığa çıktığına şahidiz. İnsan yapımı kanunlar sürekli değişim ve dönüşüme uğramakta, insanlığın bilinmeyenlerinin pek çoğu hâlâ keşfedilmemiş bulunmaktadır. Bütün bunlar, insanların her çağ ve zamanda sınırlı oluşundan ve sınırlı insanın kendi gerçek maslahat ve mefsedetlerini kavrayamamasından kaynaklanır.
3- Yüce Allah bizi yaratmıştır ve ruhsal ve bedensel yapımızı, yararımızı ve zararımızı herkesten daha iyi bilir; kemale ulaşmamızda ve bozulma ile çöküşten uzak durmamızda etkili olan her şeyi bize lütfetmiştir.
4- İnsanın yaratılış amacı onun kemali, saadeti ve mutluluğudur. Bu sebeple Allah birtakım kanun ve düzenlemeler koymuş; hatadan ve sapmadan korunmuş mâsum peygamberleri de bu kanunları insanlara tebliğ etmeleri için göndermiştir.
5- İslâm şeriatında yer alan her şeyin bir illeti, maksadı, hikmeti ve hedefi vardır. Allah’ın emrettiği veya yasakladığı yahut helâl ve haram saydığı her şeyin maksatları ve gayeleri bulunmaktadır. İlim ehli bu maksatları araştırmalı, anlayışı ölçüsünde onları kavrayıp ispat etmeli ve halka açıklamalıdır.
6- Yüce Allah, insanı saadetinin bulunduğu birtakım gerçek maslahatlara ulaştırmak için bazı şeyleri farz veya müstehap kılmış, birtakım işleri de yasaklamıştır. Bu hikmetler insanın gerçek maslahatlarına uygundur; öyle ki insan aklı bunlardan haberdar olursa şeriatın verdiği hükmün aynısını verir.
7- İslâm, kanun koymanın temelinde akla dayanmıştır; yani aklı bir esas ve kanunun bir kaynağı olarak tanımıştır. Bu nedenle fakihler bu hususu icmâ ve ittifakla kabul etmişlerdir.
İslâmî metinlerin, Kur’ân’ın ve mâsumların aleyhimüsselâm hadislerinin incelenmesi; Kur’ân’da bu tür soruların birkaç örneğine ve hükümlerin felsefesine işaret edildiğini, imamların ashabının da aleyhimüsselâm kendilerine hükümleri ve onların felsefesini defalarca sorduklarını göstermektedir.
İlahî hükümlerin felsefesi ve hikmeti konusunda birkaç hususu hatırlatmak gerekir:
a) Şiî fakihlerin ve âlimlerin benimsediği doğru görüşe göre Allah’ın hükümleri maslahat ve mefsedetlere dayanır. Yani bir amelin yapılması önemli ve hayatî bir fayda taşıyorsa o amel farz olur; faydası hayatî değilse müstehap olur. Bir amelin yapılması tehlikeli ve öldürücü bir zarar taşıyorsa onu yapmak haramdır; zararı tehlikeli ve öldürücü değilse mekruhtur. Fayda veya zarar baskın olmayıp eşitse o amel mubahtır. Elbette fayda ve zarardan maksat yalnızca maddî fayda ve zarar değildir; insan varlığının boyutlarının bütünlüğü ve genişliği kadar genel ve kapsamlı bir anlam kastedilmektedir.
b) İlahî hükümlerin maslahat ve mefsedetlere dayandığı şeklindeki bu kaidenin genel oluşu kesin ve yakînî olmakla birlikte, ayrıntı ve örneklerdeki maslahat ve mefsedetleri keşfetmek çok zordur. Çünkü birincisi, farklı ilmî alanlarda geniş imkânlara sahip olmayı gerektirir. İkincisi, insan ilim ve sanayi bakımından ne kadar ilerlerse ilerlesin, bildikleri bilmediklerinin karşısında denize kıyasla bir damla gibidir. Kur’ân da şöyle buyurur: “Size ilimden ancak pek azı verilmiştir.”(1)
Dinî hükümlerin bütün illet ve felsefelerinin Allah’ın dininin velileri tarafından açıklanmamasının bir sebebi de, hükümlerin bütün sırlarını henüz pek çok ilmî hakikatin kendileri için keşfedilmediği insanlara anlatmanın bilmece söylemek gibi olması ve bunun dinleyenlerde nefret uyandırabilmesi olabilir. İmam Ali aleyhisselâm şöyle buyurur: “İnsanlar bilmedikleri şeyin düşmanıdır.”(2) Bu nedenle ilahî veliler, insanların anlayış düzeyi ölçüsünde hükümlerin bazı felsefe ve hikmetlerine işaret etmişlerdir.
Sonuç olarak: Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellemin getirdiği bütün buyruklar, şüphesiz insanı saadet ve kemale ulaştıracak faydalar, maslahatlar ve mefsedetler içermektedir. Din ve şeriatın amacı, insanların iyiliklerle bezenmesi ve kötülüklerden kaçınmasıdır; bu amaç, kişiler hükümlerin felsefe ve hikmetlerini bilmeseler bile şeriata uymakla gerçekleşir. Bu nedenle şer‘î hükümlere itaat ve tâbi olmayı hükümlerin sır ve felsefesini anlamaya bağlamak, uygunsuz ve yersiz bir söz olacaktır.
Dinî hükümler ve düzenlemeler, ilahî peygamberlerin ve din önderlerinin Allah tarafından insanlığa getirdikleri reçetelerdir; onların saadet ve mutluluğunu her yönden güvence altına almayı amaçlar. Hükümlerin Allah’ın sonsuz ilminden kaynaklandığına inandığımızda, Allah’ın hikmetine, lütfuna ve merhametine iman ettiğimizde ve Allah’ın peygamberlerinin hükümleri tebliğ edip ulaştırırken hiçbir şekilde hata ve sürçmeye düşmediklerini bildiğimizde, yani onların mâsum olduklarına inandığımızda; dinî buyrukları tam bir ciddiyetle ve hiçbir tereddüt yaşamadan yerine getirmeye çalışır, konulmuş hüküm ve düzenlemelerin felsefesinin ayrıntılarını sormaya ihtiyaç duymayız. Çünkü kararlaştırılan her şeyin bizim hayır ve yararımıza olduğunu ve ilahî peygamberlerin hükümleri açıklarken hata etmediklerini biliriz.
Bir kimse Allah’ın varlığından, O’nun ilim ve hikmetinden yahut peygamberlerin hak oluşundan ve mâsumiyetlerinden şüphe ediyorsa, bu sorudan önce Allah’a imanın aslı ve O’nun sıfatlarıyla peygamberlerin hak oluşu ve sıfatları hakkında araştırma yapması gerekir. Buna göre tevhid ve inanç esaslarını sağlamlaştırmış kimseler, Peygamber’in sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem Allah tarafından getirdiği bütün İslâmî hüküm, düzenleme ve buyrukların maslahat ve faydalar taşıdığından şüphe etmezler. Böyle kimseler daima ilahî buyruklara uymaya çalışırlar ve hükümlerin felsefesinin ayrıntılarını bilip bilmemek onların ruh hâli üzerinde etkili olmaz.
Hazret-i Rızâ (a.s.) şöyle buyurur: “Yüce Allah’ın, insanların hayatlarında ve hayatlarını sürdürmelerinde ihtiyaç duydukları, kendileri için maslahat ve fayda taşıyan şeyleri helâl kıldığını; insanın ihtiyacı olmadığı gibi bozulmasına, yok oluşuna ve mahvolmasına yol açan şeyleri ise haram kıldığını görüyoruz.” (3) İmam Sâdık aleyhisselâm da şöyle buyurmuştur: “İslâm’da hiçbir hüküm hikmetsiz teşri edilmemiştir.”(4)
Hükümler, felsefelerinin zikredilmesi veya insan aklınca kavranması bakımından dört kısma ayrılır.
a) Felsefesi başlangıçtan beri herkes için açık olan ve bütün insanların kendi bilgi düzeylerine göre ondan bir şeyler anladıkları hükümler; örneğin yalanın, ihanetin, iftiranın, haksız yere cana kıymanın ve hırsızlığın yasaklanması; adaletin, anne ve babaya iyiliğin emredilmesi ve benzeri. Ancak insanların bunları yerine getirmekle genel olarak yükümlü kılınmaları için bunlara teşriî bir şekil verilmiştir.
b) Felsefesi halkın geneli için açık olmayan, fakat Kur’ân ve rivayetlerin metinlerinde kendisine işaret edilen hükümler. Örneğin o çağın insanları orucun üç yönlü felsefesinden (ahlakî, toplumsal ve sağlıkla ilgili) haberdar olmayabilirlerdi. Bu nedenle Kur’ân bir yerde onun ahlakî etkisine işaret ederek şöyle buyurur:
“لَعَلَّکُمْ تَتَّقُونَ”(5) Başka bir yerde İmam Sâdık (a.s.) şöyle buyurur: “لیستوی به الفقیر و الغنی”; yoksul ile zengin bu konuda eşit olsunlar diye.(6) Başka bir yerde de Hazret-i Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem şöyle buyurur: “صُومُوا تَصِحُّوا” “Yani oruç tutun ki sağlıklı olasınız.”(7) Bu da orucun sağlıkla ilgili felsefesine işaret eder.
c) Zamanın geçmesiyle felsefe ve sırlarının üzerindeki perde kaldırılan ve insanlığın bilimin ilerlemesiyle ulaştığı hükümler. Örneğin alkollü içeceklerin her insanın hem ruhu ve bedeni hem de toplum üzerinde olumsuz etkiler bırakan ağır ve zararlı sonuçları yahut faizciliğin hiç kimseye gizli olmayan ahlakî ve ekonomik zararları.
d) Başlangıçta felsefeleri açık olmadığı gibi metinlerde de onlar hakkında bir şey söylenmemiş ve bilimin ilerlemesi de bunları keşfetmede bir sonuç vermemiş olan hükümler. Namazlardaki rekât sayısı ve namazı gerçekten bu şekilde eda etmenin hangi sırrı taşıdığı, zekâta tâbi dokuz malın nisap miktarı veya bazı hac menâsiki bu gruba girer.
Emîrü’l-Mü’minîn aleyhisselâm bu konuda şöyle buyurmuştur: “Allah bazı şeyleri açıklamayıp sükût etmiştir ve bu, unutkanlıktan değildir; siz de (Allah’ın sustuğu yerde) kendinizi meşakkate düşürmeyin.”(8)
Daha önce işaret edildiği üzere, hükümlerin felsefesinde iki ifade zikredilmiştir:
a) Hükümlerin illetleri: Hükümlerin teşri felsefesi, gerçekte zaman zaman onlar için zikredilen illetlerdir (asıl illet dışında); yani bu illet ortadan kalkınca ilgili hükmün vücûbu ve haramlığı da ortadan kalkar.
b) Hükümlerin hikmeti: Bazı rivayetlerde veya aklın hükmüyle bazı hükümler hakkında hükümlerin felsefesi olarak zikredilen hususlar çoğunlukla bu kapsamdadır; yani bu hikmetlerin ortadan kalkmasıyla hükümlerin vücûp ve haramlığı ortadan kalkmaz. Örneğin oruç hükümlerinin felsefesi açıklanırken İmam Sâdık’tan aleyhisselâm “zenginlerle yoksullar aynı şekilde yaşasınlar” ve zenginler yoksulların hâlinden haberdar olup yardımlarına koşsunlar diye buyurduğu rivayet edilir. Kuşkusuz orucun bütün felsefesi bununla sınırlı değildir; çünkü başka rivayetlerde sağlık, sıhhat, takvâ ve benzeri hususlar da orucun felsefeleri arasında sayılmıştır. Ayrıca örneğin yoksulla zenginin eşitliği ortadan kalksa (herkesin eşit olduğu bir gün gelse) oruç hükmü ortadan kalkmaz; çünkü zikredilen bu husus orucun tüm illeti değil, hikmetlerinden biridir.
İlahî hükümlerin bir hikmeti ve bir illeti vardır. İlletleri Peygamber veya mâsum imamlar aleyhimüsselâm tarafından açıklanmadıkça hükümlerin illetlerine erişemeyiz. Ancak bir hükmün illetini açıklamamışlarsa, o hükmün iyilik ve maslahatına dair kabul edilebilir gördüğümüz her şey illet değil, hikmet türündendir.
Buna göre illet, bizim için bilinmese de daima hükümle birliktedir. Hikmetler ise çoğu durumda hükümlerle birlikte bulunur; ancak hükmün uygulandığı bütün durumları açıklamakta yetersiz kalırlar.
Başka bir ifadeyle bir hükmün illet ve hikmeti arasındaki fark şudur: Tam illet bulunduğunda ma‘lûl ve hüküm daima bulunur; illet ortadan kalkınca ma‘lûl de ortadan kalkar. Fakat hikmet böyle değildir. Bazı hikmetler kimi durumlarda bulunup başka durumlarda bulunmayabilir; bazı hikmetler birbirinin alternatifi olabilir; bazen birkaç maslahat bir araya gelerek bir hükmün ortaya çıkmasına sebep olur. Bir hükmün maslahat veya mefsedetlerinin bütününden bazılarını bilip bazılarını kavrayamayabiliriz. Sonuçta bir hükmün hikmetlerinden biri bir yerde bulunmuyorsa, Allah’ın orada başka bir hikmeti gözetmiş olması mümkündür. Yahut bazı durumlarda a ve b hikmetleri yerine c ve d hikmetleri etkili olabilir. Bu nedenle hükümlerin felsefesi bahsinde şer‘î bir hüküm için bir veya birkaç hikmet sayıldığında, “Bu hikmet falan durumda niçin yoktur da hüküm yine de geneldir?” diye itiraz edilmemelidir. Çünkü bizim habersiz olduğumuz başka maslahatlar bulunup onların yerini alabilir. Esasen hikmet ve maslahatların incelenmesi, dinî kanunların remiz ve sırları hakkında daha fazla bilgi ve basiret edinmek içindir; onları kabul veya reddetmek ya da eleştirmek için değildir. Şeyh Sadûk, değerli Tevhid kitabında uzun bir rivayeti naklederken, İbn Ebü’l-Avcâ ile İmam Sâdık’ın aleyhisselâm ashabından biri olan Hişâm b. Hakem arasındaki konuşmayı anlatır. İmam Sâdık ve İmam Bâkır aleyhimesselâm döneminin zeki ve çok tartışan dehrîlerinden olan İbn Ebü’l-Avcâ, bu kişiye kitabınızın ayetlerinde çelişki bulunduğunu söyleyerek itiraz etti.
Hişâm, “Çelişki nerededir?” diye sordu. O şöyle dedi: Kur’ân bir ayette, erkekler birden fazla kadınla evlenmek isterlerse adaleti gözetmeleri şartıyla dört kadına kadar daimî nikâhlarına alabileceklerini söylüyor. Ardından başka bir ayette, ne yaparsanız yapın eşleriniz arasında adaleti sağlayamayacağınızı; fakat bütün eğilim ve ilginizi birine yöneltip diğerini terk edilmiş ve kocasız bir kadın gibi bırakmamak için çaba göstermenizi söylüyor.
Başka bir ifadeyle bir yerde dolaylı olarak adaletli davranabilecek erkeklerin bulunduğunu söylüyor, başka bir yerde ise söz konusu konuda hiç kimsenin adaleti gözetemeyeceğini açıkça belirtiyor.
Hişâm çaresiz kaldı; İmam Sâdık’ın aleyhisselâm huzuruna varıp çare istedi. Hazret şöyle buyurdu: Bu iki hükmün her birinin farklı bir konusu vardır. Erkeğe adaleti farz kıldığı yerde nafaka gibi zorunlu hakların yerine getirilmesindeki adalet kastedilmiştir; adaletin mümkün olmadığını bildirdiği yerde ise sevginin paylaştırılmasındaki adalet kastedilmiştir.(9)
Buna karşılık imamlar aleyhimüsselâm bazen hükmün araştırılmasını da yasaklamışlardır; imam ile Ebân b. Tağlib arasında organ diyeti konusunda geçen konuşma bunun bir örneğidir. Râvi, kesilen üç parmağa kadar erkeğin ve kadının diyetinin eşit olduğunu; dördüncü parmakta ise kadının diyetinin yarıya düştüğünü belirterek imama parmak kesmenin diyetini sorar. Râvi şaşkınlıkla bunun illetini sormuş ve önceki üç hükümle karşılaştırmıştır. İmam, onu bir sonuca ulaştırmayan kıyas ve kesin olmayan zihnî çıkarımlardan kararlılıkla menederek şöyle buyurmuştur: “یا أَبَانُ إِنَّک أَخَذْتَنِی بِالْقِیاسِ وَ السُّنَّةُ إِذَا قِیسَتْ مُحِقَ الدِّینُ – Ey Ebân! Beni kıyasla sorguya çektin; oysa sünnet kıyasla ölçülürse din yok olur.”.(10)
Bu bahsi, hükümlerin felsefe ve hikmetiyle ilgili rivayet ve cevaplardan birkaç örnek zikrederek sona erdiriyoruz.
Hişâm b. Hakem şöyle nakleder: “İmam Sâdık Hazretlerine aleyhisselâm namazın farz kılınmasının hikmetini sordum ve huzurunda şöyle arz ettim: Bu ibadet insanları ihtiyaçlarını karşılamaktan alıkoyduğu ve bedenlerini zahmete düşürdüğü hâlde Allah namazı nasıl farz kılmıştır?!”
Hazret şöyle buyurdu: “Bunda sırlar ve illetler vardır. Açıklaması şöyledir: İnsanlar kendi hâllerine bırakılmış ve ellerinde yalnızca Allah’ın kitabı kalmış olsaydı, durumları ilk insanların durumu gibi olurdu. Çünkü onlar dini aldılar, bazı insanları kendi din ve ayinlerine çağırdılar ve onlarla savaştılar da; fakat bu dünyadan göçtükten sonra adları unutuldu. Tebâreke ve Teâlâ olan Allah, Muhammed’in sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem dininin, ayininin ve buyruğunun unutulmamasını istemiş ve bu sebeple ümmetine namazı farz kılmıştır. İnsanlar bu namazda her gün beş defa yüksek sesle Peygamber’in adını anar ve namazın fiillerini yerine getirerek Allah’a ibadet ederler. Böylece o Hazretten gafil olmaz, onu unutmazlar ve sonuçta onun zikri eskimez.”(11)
İmam Rızâ (a.s.) da namazın farz kılınmasının sırrına cevap olarak şöyle yazmıştır: “Namazın farz kılınmasının illetleri şunlardır: Hak Azze ve Celle’nin rubûbiyetini ikrar etmek ve eşleriyle zıtlarını reddetmek; Cebbâr Celle Celâlühû’nun karşısında zelil ve muhtaç bir hâlde durmak; huşû göstermek, günahı itiraf etmek ve bunların affını istemek; Hak Azze ve Celle’yi tazim ve yüceltmek için her gün beş defa yüzü toprağa koymak; Allah’ı hatırlamak ve O’nu unutmamak; huzurunda huşû ve hudû içinde bulunmak; din ve dünyanın artmasını istemek ve arzulamak; Allah’tan başkasından yüz çevirmek; böylece kulun efendisini, önderini, idarecisini ve yaratıcısını unutup azgınlaşmaması için gece gündüz Hak Azze ve Celle’yi zikretmeye devam etmek. Rabbi hatırlamanın faydası, kişinin günahlardan uzaklaşması ve türlü fesatlardan kaçınmasıdır.”(12)
Genel olarak guslün felsefesi beden temizliğidir ve bunun gerekliliği hiç kimseye gizli değildir. İlelü’ş-Şerâyi‘ ve Uyûnu Ahbâri’r-Rızâ aleyhisselâm adlı eserlerde sekizinci imamdan aleyhisselâm nakledildiğine göre o, Muhammed b. Sinân’ın bu işin felsefesine ilişkin sorusuna cevap verirken guslün bedensel ve ruhsal temizliğe vesile olduğunu buyurmuştur. Hazret-i Rızâ’dan (a.s.) şöyle rivayet edilmiştir:
“İnsanlara cenabet guslü yapmaları emredilmiş; fakat hâcet giderdikten (tuvalete gittikten) sonra gusletmeleri emredilmemiştir. Oysa o (dışkının çıkması), [meninin çıkması ve] cenabetten daha necis ve pistir. [Dışkının çıkması sebebiyle gusledilmemesinin nedeni şudur:] Cenabet insanın zatından meydana gelir ve bütün bedenden çıkar; fakat insan dışkısı insanın zatından meydana gelmez. Yalnızca yiyecek bir yoldan [mideye] girer ve başka bir yoldan çıkar.”(13)
Bu dönemin bilim insanlarının bulguları da İmam’ın aleyhisselâm sözünde işaret edilen bu hususu doğrulamaktadır. Araştırmalara göre insan bedeninde, bedenin bütün faaliyetlerini kontrol eden iki otonom sinir sistemi bulunmaktadır. Bu sinirler sempatik ve parasempatik sinirlerdir. Bu iki sinir ağı insan bedeninin tamamına, bütün iç ve dış sistemlerin çevresine yayılmıştır. Sempatik sinirlerin görevi bedenin çeşitli kısımlarını hızlandırıp harekete geçirmek; parasempatik sinirlerin görevi ise bunların faaliyetini yavaşlatmaktır. Gerçekte biri otomobilin gazı, diğeri freni rolünü görür. Bu iki sinir grubunun dengesi, beden sistemlerinin dengeli biçimde çalışmasını sağlar.
Bazen bu dengeyi bozan durumlar meydana gelir. Bunlardan biri de genellikle meninin çıkışıyla eş zamanlı gerçekleşen şehvet veya cinsel hazzın doruğudur.
Bu sırada parasempatik sinir sistemi sempatik sinirlerin önüne geçer ve denge olumsuz biçimde bozulur. Bedenin suyla temasının sempatik sinirleri harekete geçirebildiği ve kaybedilen dengeyi yeniden sağlayabildiği kanıtlanmıştır. Şehvetin etkisi bedenin bütün organlarında açıkça görüldüğü ve bu iki sinir grubunun dengesi bütün bedende bozulduğu için, cinsel ilişkiden veya meninin çıkmasından sonra bütün bedenin suyla yıkanması ve onun hayat verici etkisi sayesinde bedenin tamamında bu iki sinir grubu arasında eksiksiz dengenin yeniden kurulması emredilmiştir.(14)
İmam Rızâ aleyhisselâm şöyle buyurur: “Allah şarabı, içinde mefsedetler bulunduğu için haram kılmıştır. Bunlardan biri, şarap içenlerin akıl ve idrak gücünü değiştirmesidir; bunun sonucunda onları Allah Azze ve Celle’yi inkâra, Allah’a ve Resûlü’ne yalan isnat etmeye ve Allah ile Resûlü’nün yasakladığı diğer haramlara; örneğin adam öldürmeye, haksız ithamlara, zinaya ve her türlü haramdan sakınmamaya sürükler. Bu nedenle içeceklerden sarhoş eden her şeyin haram olduğuna hükmettik. Allah’a ve kıyamet gününe iman eden, bizi seven ve bizi sevdiğini ileri süren herkes ondan uzak durmalıdır; çünkü bizimle şarap içen arasında hiçbir bağ yoktur.(15)
İmam Rızâ aleyhisselâm şöyle buyurur: “Domuz (eti), kötü görünüşlü ve yerilmiş olduğu için haram kılınmıştır. Allah onu, insanların ibret alıp korkmaları için yaratmıştır. ([Bu korku,] Allah’ın şehvet düşkünlüğü ve başıboşluk sebebiyle güzel insan suretini onlardan alıp onları domuz suretine dönüştürmesi ve mesh olmalarıdır.) Allah ayrıca domuzu, geçmişte bu surete dönüştürülenlere bir delil olması için insanların arasında bırakmıştır. [Diğer bir sebep de] domuzun yediği şeylerin en pis murdarlar ve en kirli pislikler olmasıdır.”(16)
Bu şerefli hadiste sekizinci imam aleyhisselâm domuz etinin haram olmasının felsefesinin iki yönüne işaret etmektedir: ahlakî yön ve sağlık yönü. Ahlakî yönüne gelince: Doğa bilimlerinde her hayvanın birtakım özelliklere sahip olduğu ve bu özelliklerin bezler ve onların salgıları yoluyla o hayvanla beslenenlerin ahlakını etkilediği kanıtlanmıştır. Domuz eti yemek insanda domuz ahlakının oluşmasına yol açar; çünkü domuz, eş ilişkilerinde hiçbir edep taşımayan kıskançlık ve namus yoksunluğunun simgesidir. Domuz etini daha çok tüketen Avrupalılar da bunu bilirler; hatta birine ağır bir şekilde sövmek istediklerinde ona domuz derler ve bu onların en büyük hakaretlerinden biridir. Sağlık yönüne gelince: Bu hayvan bulduğu her türlü pisliği yer, bazen kendi dışkısıyla da beslenir; bunun sonucunda varlığı baştan sona kirlidir. Bu sebeple bu hayvanın etinde son derece tehlikeli parazitler bulunduğu kanıtlanmıştır.(17)
İlelü’ş-Şerâyi‘, merhum Şeyh Sadûk (r.a.)
Vesâilü’ş-Şîa, merhum Şeyh Hürr-i Âmilî; her bölümün başında çoğunlukla hükümlerin felsefesini açıklamak için bir bâb zikretmiştir.
Günümüz Bilimi Açısından İslâmî Hükümlerin Felsefesi, Muhammed Cevâd Necefî
Tıbbî Hükümlerin Felsefesinde Hikmetin Tecellisi, Muhammed Azîz Hüsâmî
Hükümlerin Sırlarının Felsefesi, Muhammed Vahîdî
1) “و ما اوتیتم من العلم الا قلیلاً” İsrâ/85
2) “الناس اعداء ما جهلوا”, Gurerü’l-Hikem, 869 numara
3) İlelü’ş-Şerâyi‘, c. 2, s. 316
4) Bihârü’l-Envâr, c. 6, s. 110
5) Bakara 183
6) İlelü’ş-Şerâyi‘, c. 2, s. 378
7) Müstedrekü’l-Vesâil, c. 7, s. 502
8) Nehcü’l-Belâğa, Hikmet 105
9) el-Kâfî, c. 5, s. 362, Bâb fîmâ ehallallahu azze ve celle mine’n-nisâ. et-Tehzîb, c. 7, s. 420
10) el-Kâfî, c. 7, s. 299 – Men Lâ Yahduruhü’l-Fakîh, c. 4, s. 118 – Vesâilü’ş-Şîa, c. 29, s. 352
11) İlelü’ş-Şerâyi‘, c. 2, s. 49
12) İlelü’ş-Şerâyi‘, c. 2, s. 49 ve 50
13) Vesâilü’ş-Şîa, c. 2, s. 180
14) Tefsîr-i Numûne, c. 4, s. 292 ve 293
15) Uyûnu Ahbâri’r-Rızâ, c. 2, s. 98
16) Uyûnu Ahbâri’r-Rızâ, c. 2, s. 485
17) Tefsîr-i Numûne, c. 1, s. 586
Yazar: Rızâ Ahavî