Android
- Siteyi Google Chrome ile açın.
- Sağ üstteki üç nokta menüsüne dokunun.
- “Uygulamayı yükle” veya “Ana ekrana ekle” seçeneğini seçin.
- Yükle diyerek işlemi tamamlayın.

Kur’an’da zikredilen kölelerle evlilik hükümleri, kölelerle mahremiyet hükümleri, mükâtebe (kölelerin özgürlüğüne kavuşmaları için yapılan sözleşme) vb. hükümler, Hz. Peygamber (s.a.a.) döneminde ve İslam’ın ilk yıllarında köleliğin varlığını elbette ortaya koymaktadır. Ancak şunu söylemek gerekir ki İslam, kölelerin özgürleştirilmesi için son derece hassas ve zamana yayılmış bir program ortaya koymuştur ve bunun sonucunda onların tamamı tedricî olarak özgür hâle gelirler. İslam’ın bu meseleye yaklaşımında şu hususlara dikkat etmek gerekir:
Bu planın birçok maddesi vardır ve bunlar şunlardır:
Birinci Madde – Köleliğin Kaynaklarını Kapatmak
İkinci Madde – Özgürlük Kapısını Açmak
Üçüncü Madde – Kölelerin Kişiliğini Yeniden İhya Etmek
Dördüncü Madde – Kölelere İnsanî Muamelede Bulunmak
Beşinci Madde – İnsan Ticaretini En Kötü İş Olarak İlan Etmek!
Din önderlerinin kölelere karşı fiilî tutumları ve onlarla olan ilişkileri, köleliği ortadan kaldırma doğrultusunda bu son derece önemli meselede Müslümanlar için pratik bir örnek olmuştur.
Cevabın açıklığa kavuşması için İslam’da kölelik konusuna bir miktar değinmek gerekir.
Her ne kadar savaş esirlerinin köleleştirilmesi meselesi, Kur’an-ı Kerim’de savaş esirleri hakkında kesin ve zorunlu bir hüküm olarak yer almamış olsa da Kur’an’da kölelerle ilgili zikredilen hususların, Hz. Peygamber (s.a.a.) döneminde ve İslam’ın ilk yıllarında köleliğin varlığını ortaya koyduğu inkâr edilemez.[1] Örneğin savaşlarda esir almak ve onlardan köle olarak yararlanmak, kölelerle evlilik hükümleri, kölelerle mahremiyet hükümleri veya mükâtebe meselesi (kölelerin özgürlüğe kavuşmaları için yapılan sözleşme), Kur’an’ın Nisâ, Nahl, Mü’minûn, Nûr, Rûm ve Ahzâb surelerindeki çeşitli ayetlerde yer almaktadır.
İşte bu noktada bazı kimseler İslam’a şu eleştiriyi yöneltmektedirler: Bu kadar zengin içeriğe ve yüce insanî değerlere sahip olan bu ilahî din, neden kölelik meselesini tamamen ortadan kaldırmamış ve kesin ve genel bir hükümle bütün kölelerin özgürlüğünü ilan etmemiştir?!
İslam’ın köleler hakkında çok sayıda tavsiyede bulunduğu doğrudur; ancak önemli olan onların kayıtsız ve şartsız özgür bırakılmasıdır. Neden bir insan başka bir insanın mülkü olsun ve Allah’ın en büyük nimetlerinden biri olan özgürlüğünü kaybetsin?!
Cevap: Kısa bir cümleyle söylemek gerekirse, İslam’ın kölelerin özgürleştirilmesi için hassas ve zamana yayılmış bir programı vardır ve sonuçta onların tamamı, bu özgürlük toplumda istenmeyen bir tepki meydana getirmeksizin tedricî olarak özgür hâle gelir.
Ancak İslam’ın bu hassas planını açıklamadan önce, giriş mahiyetinde birkaç noktayı belirtmeyi gerekli görüyoruz:
İslam, kölelik bütün dünyayı kuşatmış ve insan toplumlarının bütün dokusuna işlemiş durumdayken ortaya çıkmıştır.
Örnek olarak, sözde medenî bir toplum olan Spartalıların kölelerini ele alalım. Kanunların Ruhu adlı eserin yazarının ifadesine göre Spartalı köleler o kadar kötü durumdaydılar ki yalnızca bir kişinin kölesi değil, bütün toplumun kölesi sayılıyorlardı. Herkes, kanundan korkmaksızın kendi kölesine veya başkasının kölesine istediği kadar eziyet ve işkence edebiliyordu. Gerçekte onların hayatı hayvanların hayatından bile daha kötüydü.
Kölelerin geri kalmış ülkelerden avlanıp yakalandıkları andan, satış pazarlarında sergilendikleri zamana kadar birçoğu ölüyordu. Geriye kalanlar ise açgözlü köle tüccarlarının sömürü aracı hâline geliyordu. Onlara verilen az miktardaki yiyecek yalnızca hayatta kalmaları ve çalışabilmeleri içindi. Yaşlandıklarında veya tedavisi güç hastalıklara yakalandıklarında ise kendi hâllerine terk ediliyor ve acı içinde ölmeleri bekleniyordu! Bu nedenle kölelik adı tarih boyunca çok sayıda korkunç cinayetle birlikte anılmıştır. Bütün insanlığın özgürlüğü ve saadeti için gelen bir din olarak İslam, kölelerin geçmişteki bu acı dolu kaderini her zaman büyük bir toplumsal sorun olarak görmüştür. Bu sebeple bu önemli mesele karşısında hiçbir zaman sessiz kalmamış ve bu sorunun kökünü kazımak için son derece hikmetli ve hassas bir çözüm yolu ortaya koymuştur.
Çoğu zaman dikkat edilmeyen husus şudur: Yanlış bir sistem bir toplumun yapısına yerleşmişse, onu kökünden ortadan kaldırmak zamana ihtiyaç duyar ve hesapsız her hareket ters sonuç doğurur. Bu durum, tehlikeli bir hastalığa yakalanmış ve hastalığı tamamen ilerlemiş bir kimseye veya onlarca yıldır kötü bağımlılığına alışmış bir bağımlıya benzer. Bu tür durumlarda mutlaka zamana yayılmış programlardan yararlanmak gerekir.
Daha açık bir ifadeyle: Eğer İslam genel bir emirle mevcut bütün kölelerin serbest bırakılmasını emretseydi, büyük ihtimalle onların çoğu yok olurdu. Çünkü bazı durumlarda toplumun yarısını köleler oluşturuyordu. Onların ne bağımsız bir meslek ve geçim kaynakları ne evleri ne barınacak yerleri ne de hayatlarını sürdürebilecek araçları vardı.
Eğer hepsi belirli bir gün ve saatte serbest bırakılsalardı, büyük bir işsiz nüfus ortaya çıkardı. Bu durum hem onların kendi hayatlarını tehlikeye atabilir hem de toplum düzenini bozabilirdi. Yoksunluğun baskısı arttığında her tarafa saldırabilir, çatışma ve kan dökülmesine sebep olabilirlerdi.
İşte bu noktada onların tedricî olarak özgürleştirilmeleri ve topluma kazandırılmaları gerekir; böylece ne kendi hayatları tehlikeye düşer ne de toplumun güvenliğini tehlikeye atarlar. İslam tam olarak bu hesaplanmış programı takip etmiştir.
Bu programın birçok maddesi vardır. Konunun ana başlıkları burada kısaca ve maddeler hâlinde ele alınacaktır:
Tarih boyunca köleliğin birçok sebebi olmuştur. Yalnızca savaş esirleri ve borçlarını ödeme gücü bulunmayan borçlular köle hâline getirilmiyor, aynı zamanda güç ve üstünlük de köle edinmek ve köle sahibi olmak için meşru bir gerekçe sayılıyordu. Ancak İslam bütün bu yolları kapatmış, yalnızca bir durumda köle edinilmesine izin vermiştir; o da savaş esirleri konusudur.
Açıktır ki savaş meydanında ve düşmana galip geldikten sonra ya düşmandan geriye kalan herkes öldürülecek ya da öldürülmek yerine esir alınacaktır. Çünkü düşman serbest bırakılırsa güçlerini yeniden organize edip yeni bir saldırı başlatabilir. İslam ikinci yolu tercih etmiştir; ancak esaretten sonra durumun değiştiğini belirtmiştir. Esir, işlemiş olduğu bütün suçlara rağmen Müslümanların elinde ilahî bir emanet hâline gelir ve onun hakkında birçok hakka riayet edilmesi gerekir.[2]
Savaş sona erdikten sonra esirin hükmü üç seçenekten biridir: Kayıtsız ve şartsız serbest bırakmak, fidye (tazminat) karşılığında serbest bırakmak veya onu köleleştirmek. Elbette bu üç seçenekten birinin tercih edilmesi, Müslümanların imamı ve önderinin görüşüne bağlıdır. O da esirlerin şartlarını ve İslam’ın ve Müslümanların iç ve dış maslahatlarını göz önünde bulundurarak hangisini daha uygun görürse onu seçer ve uygulanmasını emreder.
Ancak Müslümanların imamı ve önderinin esirlerin serbest bırakılmaması yönünde karar verdiği şartlarda, o dönemde savaş esirlerini durumları netleşinceye kadar hapiste tutmaya elverişli imkânlar ve cezaevleri bulunmadığından, onları aileler arasında paylaştırıp köle statüsünde muhafaza etmekten başka bir yol bulunmuyordu.
Açıktır ki bu şartlar değiştiğinde Müslümanların imamının savaş esirleri hakkında kölelik hükmünü kabul etmesini gerektirecek hiçbir delil bulunmamaktadır. Aksine, onları tazminat karşılığında serbest bırakabilir. Çünkü İslam, Müslümanların önderini bu konuda maslahatları gözeterek hareket etmek üzere muhayyer bırakmıştır. Böylece İslam’da yeni köleliğin kaynakları neredeyse tamamen kapatılmıştır.
İslam, kölelerin özgürleşmesi için geniş kapsamlı bir program düzenlemiştir. Müslümanlar bu programı uygulamış olsalardı, çok uzun olmayan bir süre içerisinde bütün köleler tedricî olarak özgürleşir ve İslam toplumuna dâhil olurlardı.
Bu programın ana hatları şöyledir:
a) İslam’da zekâtın sekiz harcama alanından biri, kölelerin satın alınarak özgürleştirilmesidir.[3] Böylece İslam beytülmâlinde bu iş için sürekli ve kalıcı bir bütçe öngörülmüş ve bu bütçenin kölelerin tamamen özgürleşmesine kadar devam etmesi hedeflenmiştir.
b) İslam’da, kölelerin sahipleriyle yaptıkları bir sözleşme uyarınca kendi emek ve kazançlarıyla özgürlüklerini elde edebilmelerine yönelik hükümler konulmuştur. İslam fıkhında bu konuyla ilgili “mükâtebe” başlığı altında müstakil bir bölüm bulunmaktadır.
c) Köleleri özgürleştirmek, İslam’daki en önemli ibadet ve hayırlı amellerden biridir. İslam önderleri de bu konuda öncü olmuşlardır. Nitekim Hz. Ali’nin (a.s.) hayatı hakkında, kendi el emeğiyle bin köleyi özgürleştirdiği yazılmıştır![4]
d) İslam önderleri, başkalarına örnek olmak amacıyla en küçük vesilelerle bile köleleri özgür bırakırlardı. Nitekim İmam Bâkır’ın (a.s.) kölelerinden biri güzel bir davranışta bulunduğunda İmam (a.s.) şöyle buyurdu: “Git, sen özgürsün. Çünkü ben cennet ehlinden bir adamı kendi hizmetimde çalıştırmaktan hoşlanmam.”[5]
İmam Seccâd Ali b. Hüseyin’in (a.s.) hayatında şöyle nakledilmiştir: Hizmetkârı, İmam’ın yıkanması için başından aşağı su döküyordu. Su kabı düştü ve İmam’ı yaraladı. İmam (a.s.) başını kaldırdı. Hizmetkâr şöyle dedi: “وَ الْکاظِمینَ الْغَیْظَ” (Onlar öfkelerini yutan kimselerdir.) İmam buyurdu: “Öfkemi yuttum.” Hizmetkâr şöyle dedi: “وَ الْعافینَ عَنِ النَّاسِ” (Onlar insanları bağışlayan kimselerdir.) İmam buyurdu: “Allah seni bağışlasın!” Hizmetkâr şöyle dedi: “وَ اللَّهُ یُحِبُّ الْمُحْسِنینَ”[6] (Allah iyilik yapanları sever.) İmam buyurdu: “Git, Allah rızası için özgürsün.”
e) Bazı İslamî rivayetlerde, kölelerin yedi yıl geçtikten sonra kendiliğinden özgür oldukları belirtilmiştir. Nitekim İmam Sâdık’tan (a.s.) şöyle nakledilmiştir: “İman sahibi olan kimse, yedi yıl geçtikten sonra, sahibi onu özgür bıraksa da bırakmasa da özgür olur ve iman sahibi olan bir kimseyi yedi yıldan sonra hizmette çalıştırmak helâl değildir.”[7]
Aynı konuda Hz. Peygamber’den (s.a.a.) şu hadis nakledilmiştir: “Cebrâil bana sürekli köleler hakkında tavsiyede bulunuyordu; öyle ki yakında onlar için bir süre tayin edileceğini ve bu süre dolduğunda özgür bırakılacaklarını düşündüm.”[8]
f) Ortak mülkiyette bulunan bir kölede kendi payını özgür bırakan kimse, kölenin geri kalan hissesini de satın alıp özgürleştirmekle yükümlüdür.
g) Bir kimse, tamamına sahip olduğu bir kölenin bir kısmını özgür bırakırsa, bu özgürlük kölenin tamamına sirayet eder ve kölenin bütünü kendiliğinden özgür olur!
h) Bir kimse köle olan babasına, annesine, atalarından birine, çocuklarına, amcasına, halasına, dayısına, teyzesine, erkek veya kız kardeşine, erkek kardeşinin çocuğuna ya da kız kardeşinin çocuğuna sahip olursa, o köle derhâl özgür olur.
ı) Bir köle sahibinin kendi câriyesinden bir çocuğu olursa, o câriyeyi satması câiz değildir ve çocuğunun miras payından sonra özgür bırakılması gerekir.
Bu hüküm birçok kölenin özgürlüğüne kavuşmasına vesile oluyordu. Çünkü birçok câriye, sahibinin eşi konumundaydı ve onlardan çocukları vardı.
i) İslam’da birçok ihlalin kefareti olarak köle özgürleştirmek belirlenmiştir. Örnek olarak hataen öldürmenin kefareti, orucu bilerek bozmanın kefareti ve yeminin kefareti zikredilebilir.
j) Köle sahibinin kölesine uyguladığı bazı ağır cezalar sebebiyle kölenin özgür hâle gelmesi.
İslam’dan önce köle sahipleri, kölelerine her türlü cezayı ve işkenceyi uygulama konusunda kendilerini serbest görüyor ve hiçbir engelle karşılaşmadan onlara karşı her türlü suçu rahatlıkla işleyebiliyorlardı. Ancak İslam bazı cezaları —kulak, dil, burun vb. organların kesilmesi gibi— yasaklamış ve sahibi tarafından böyle bir cinayete uğrayan kölenin özgür olacağını ilan etmiştir.[9]
Kölelerin, İslam’ın hesaplanmış programı doğrultusunda özgürlüğe doğru ilerlediği bu geçiş döneminde İslam, onların haklarını yeniden ihya etmek için geniş kapsamlı adımlar atmış ve insanî şahsiyetlerini yeniden kazandırmıştır. Öyle ki insanî değer bakımından kölelerle özgür kimseler arasında hiçbir fark gözetmemiş ve değer ölçüsü olarak yalnızca takvâyı kabul etmiştir.
Bu sebeple kölelere önemli toplumsal görevlerin her türlüsünü üstlenme izni verilmiştir. Hatta köleler önemli bir makam olan yargıçlık görevini dahi üstlenebilmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.a.) döneminde de ordu komutanlığından diğer hassas görevlere kadar birçok önemli makam kölelere veya özgür bırakılmış kölelere verilmiştir.
Hz. Peygamber’in (s.a.a.) büyük sahâbîlerinden birçoğu köle veya özgür bırakılmış kölelerden oluşuyordu. Gerçekte bunların birçoğu İslam’ın büyük şahsiyetlerinin yardımcıları olarak görev yapıyorlardı. Selmân, Bilâl, Ammâr Yâsir ve Kanber bu grupta sayılabilir.
Benî Mustalik Gazvesi’nden sonra Hz. Peygamber (s.a.a.), bu kabileden özgürlüğüne kavuşmuş bir câriye ile evlenmiş ve bu olay, kabilenin bütün esirlerinin özgür bırakılmasına vesile olmuştur.
İslam’da kölelere karşı yumuşak ve hoşgörülü davranılması konusunda birçok emir bulunmaktadır. Öyle ki onları sahiplerinin hayatına ortak ve dâhil etmiştir.
İslam Peygamberi (s.a.a.) şöyle buyururdu: “Kardeşi kendi emri altında bulunan kimse, yediğinden ona da yedirmeli, giydiğinden ona da giydirmeli ve gücünün üstünde bir işi ona yüklememelidir.”
Hz. Ali (a.s.), kölesi Kanber’e şöyle buyururdu: “Ben senden daha iyi bir elbise giymekten Rabbime karşı utanırım. Çünkü Resûlullah (s.a.a.) şöyle buyururdu: ‘Kendinizin giydiğinden onlara da giydirin ve kendinizin yediğinden onlara da yedirin.’”
İmam Sâdık (a.s.) şöyle buyurur: “Babam bir köleye bir iş yapmasını emrettiğinde, işin ağır olduğunu görürse ‘Bismillah’ der ve kendisi de işe katılarak onlara yardım ederdi.”
İslam’ın bu geçiş döneminde kölelere karşı gösterdiği güzel muamele öylesine dikkat çekicidir ki İslam dışındaki kimseler bile bunu özellikle vurgulamış ve övmüşlerdir.
Örneğin Corcî Zeydân, medeniyet tarihiyle ilgili eserinde şöyle der: İslam kölelere son derece şefkatlidir. İslam Peygamberi (s.a.a.) köleler hakkında çok sayıda tavsiyede bulunmuştur. Bunlardan biri şöyledir: “Kölenin gücünün yetmediği bir işi ona vermeyin ve kendiniz ne yiyorsanız ona da ondan verin.”
Başka bir yerde de şöyle buyurmuştur: “Hizmetinizde bulunanlara câriye ve köle demeyin; aksine onlara ‘oğlum’ ve ‘kızım’ diye hitap edin!”
Kur’an da köleler hakkında dikkat çekici bir tavsiyede bulunmuş ve şöyle buyurmuştur: Allah’a ibadet edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın; anne-babaya, akrabalara, yetimlere, yoksullara, yakın ve uzak komşulara, arkadaşlara, yolda kalmışlara ve kölelere karşı yalnızca iyilikle davranın. Allah kendini beğenenleri sevmez.
Esasen İslam’da köle alım satımı en nefret edilen işlemlerden biridir. Nitekim Hz. Peygamber’den (s.a.a.) nakledilen bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “İnsanların en kötüsü, insanları satandır.”[10]
Bu ifade tek başına, İslam’ın kölelik konusundaki nihai bakışını ortaya koymak ve İslamî programların hangi yöne doğru ilerlediğini göstermek için yeterlidir.
Bundan daha dikkat çekici olan husus ise şudur: İslam’da bağışlanmayan günahlardan biri, insanların özgürlük ve hürriyetlerini ellerinden alıp onları bir ticaret malına dönüştürmektir. Nitekim Hz. Peygamber’den (s.a.a.) şu hadis nakledilmiştir: “Yüce Allah her günahı bağışlar; ancak üç günah hariç: Eşinin mehrini inkâr eden, bir işçinin ücretini gasp eden veya hür bir insanı satan kimsenin günahı.”[11]
Bu hadise göre kadınların haklarını gasp etmek, işçilerin haklarını gasp etmek ve insanları özgürlüklerinden mahrum bırakmak, bağışlanmayan üç günahtır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi İslam yalnızca bir durumda köle edinilmesine izin vermiştir; o da savaş esirleri konusudur. Bu da hiçbir zaman zorunlu bir uygulama değildir. Oysa İslam’ın ortaya çıktığı dönemde ve ondan sonraki yüzyıllarda, zor kullanarak, siyahî halkların ülkelerine saldırarak, özgür insanları yakalayıp onları köle hâline getirmek yoluyla köle edinmek son derece yaygındı. Hatta kimi zaman bu ticaret korkunç boyutlarda gerçekleştiriliyordu. Öyle ki miladî 18. yüzyılın sonlarında İngiltere devleti her yıl iki yüz bin kölenin ticaretini yapıyor ve her yıl yüz bin kişiyi Afrika’dan alarak köle olarak Amerika’ya götürüyordu.
Kısacası, İslam’ın kölelerle ilgili programına eleştiri yöneltenler, meseleyi uzaktan ve yüzeysel olarak duymuş, bu programın temel ilkeleri ve yönelimi —yani kölelerin zarar doğurmadan tedricî olarak özgürleştirilmesi— hakkında yeterli bilgiye sahip olmamışlardır. Ya da kendi düşüncelerince bunu İslam için önemli bir zayıf nokta kabul edip bu konuda geniş çaplı propaganda yapan art niyetli kimselerin etkisinde kalmışlardır.[12]
Yukarıda anlatılanlardan şu husus açıkça anlaşılmaktadır: Eğer İslam önderlerinin ellerinde bir veya birkaç köle bulunmuşsa, bu durum İslam’ın kölelik meselesiyle ilgili hesaplanmış ve hikmetli programı çerçevesinde gerçekleşmiştir.
Onların kölelerle ilişkileri öylesineydi ki birçok durumda bir köleyi özgür bıraktıklarında, o köle İmam’ın (a.s.) evinden ayrılmak istemez ve ısrarla İmam’dan (a.s.) kendisine hizmet etmeye devam etmesine izin vermesini isterdi; ancak İmam (a.s.) bunu kabul etmezdi.
Diğer taraftan onların kölelerle olan muamele ve ilişkileri, bu son derece önemli ve toplumun fiilen karşı karşıya bulunduğu meselede, insanlık toplumuna ve özellikle Müslümanlara nasıl davranmaları gerektiğini gösteren pratik bir örnek ve bir tür eğitim niteliğindeydi.
[1]. Tefsîr-i Numûne, c. 21, s. 413 ve 417.
[2]. Vesâilü’ş-Şîa, c. 15, s. 92: Hz. Ali (a.s.): «اطعام الاسیر و الاحسان الیه حق واجب و ان قتلته من الغد»; “Esire yemek vermek ve ona iyilikte bulunmak, yarın onu idam edecek olsan bile yerine getirilmesi gereken bir haktır.”
el-Kâfî, c. 5, s. 35: İmam Ali b. Hüseyin’den (a.s.) şöyle nakledilmiştir: «اذا اخذت اسیرا فعجز عن المشى و لیس معک محمل فارسله ، و لا تقتله ،فانک لا تدرى ما حکم الامام فیه»; “Bir esir aldığında ve onu beraberinde götürürken yürümekten aciz kalırsa ve onu taşıyacak bir bineğin de yoksa onu serbest bırak ve öldürme. Çünkü onu imamın yanına götürdüğünde imamın onun hakkında nasıl bir hüküm vereceğini bilemezsin.”
[3]. Tevbe, 60.
[4]. el-Kâfî, c. 5, s. 74: «اعتق الفا من کد یده»; “Kendi el emeğiyle bin köleyi özgürleştirdi.”
[5]. Men lâ Yahduruhü’l-Fakîh, c. 1, s. 27: «اذهب فانت حر فانى اکره ان استخدم رجلا من اهل الجنة»; “Git, sen özgürsün. Çünkü ben cennet ehlinden bir adamı hizmetimde çalıştırmaktan hoşlanmam.”
[6]. Âl-i İmrân, 134.
[7]. el-Kâfî, c. 6, s. 196: «من کان مؤمنا فقد عتق بعد سبع سنین ، اعتقه صاحبه ام لم یعتقه ، و لا یحل خدمة من کان مؤمنا بعد سبعة سنین»; “İman sahibi olan kimse yedi yıl geçtikten sonra, sahibi onu özgür bıraksa da bırakmasa da özgür olur ve iman sahibi bir kimseyi yedi yıldan sonra hizmette çalıştırmak helâl değildir.”
[8]. Men lâ Yahduruhü’l-Fakîh, c. 1, s. 52; Vesâilü’ş-Şîa, c. 2, s. 7; Müstedrekü’l-Vesâil, c. 13, s. 379: «ما زال جبرئیل یوصینى بالمملوک حتى ظننت انه سیضرب له اجلا یعتق فیه»; “Cebrâil bana sürekli köle hakkında tavsiyede bulundu; öyle ki yakında onun için bir süre belirleneceğini ve o sürenin sonunda özgür bırakılacağını düşündüm.”
[9]. Şerhu’l-Lüm‘ati’d-Dımaşkıyye, c. 6, s. 280.
[10]. el-Kâfî, c. 5, s. 114: «شر الناس من باع الناس»; “İnsanların en kötüsü, insanları satandır.”
[11]. Müstedrekü’l-Vesâil, c. 13, s. 378: «ان الله تعالى غافر کل ذنب الا من جحد مهرا ، او اغتصب اجیرا اجره ، او باع رجلا حرا»; “Yüce Allah her günahı bağışlar; ancak eşinin mehrini inkâr eden, bir işçinin ücretini gasp eden veya hür bir insanı satan kimsenin günahı hariç.”
[12]. Bkz.: Tefsîr-i Numûne, c. 21, s. 410-423.