Peygamberlerin İsmeti
Peygamberlerin en önemli özelliklerinden biri masum olmalarıdır. “İsmet”in lügat anlamı olumsuzluklara karşı engel, koruma, önleme, mani olma ve benzeridir. Akidevî bahislerde peygamberlerle imamlar için masum veya ismet tabiri kullanıldığında onların günaha karşı masumiyetleri kastedilir ve günah, hata ve yanlışlık yapmadıkları ifade edilmiş olur. Binaenaleyh peygamberlerle masum imamlar ne hata ve günah işlerler, ne de günah işlemek akıllarından geçer; onlar asla hata ve yanlış da yapmazlar.
Soru: Niçin Peygamberler masum olmalı, asla hata ve günah işlememelidirler?
1. Cevap: Peygamberlerin gönderiliş gayesi insanları eğitmek ve yetiştirmektir; bir öğretmenin bilfiil kendi davranışları ve karakteri, onun sözlerinden ve sözlü kılavuzluklarından çok daha etkilidir. Öyleyse bizzat kendisi günahkâr olup suç işleyen bir öğretmen, başkalarını böyle olmamaya davet edemeyecek ve bunda da başarılı olamayacaktır.
2. Cevap: İnsanlığın gerçek öğretmenleri olan peygamberler insanların tam anlamıyla güven duyabileceği kimseler olmalıdırlar. Merhum Seyyid Murtaza’nın da dediği gibi hata yapabileceğine ve günaha bulaşabileceğine ihtimal verdiğimiz birini can-u gönülden dinleyip her sözüne kulak asmamız mümkün değildir. Bu nedenledir ki peygamberlerin hata ve günahtan tamamen masun olmaları gerekir. Zira hata ve günah, insanların güven duygusunu sarsmakta, o şahsa güvenilmesini engellemektedir, peygamberlere ise güven duyulması gereklidir.
İsmetin Felsefesi
İnsanın günah karşısında tamamen dokunulmaz olması, günah işlemeyi aklından bile geçirmemesi nasıl mümkün olabilmektedir? Bu sorunun cevabı çok açıktır aslında. Bizzat kendimize bakalım; bir işin yanlışlığı ve kötülüğüne dair bilgimiz beyinden kalbe ulaşıp da “yakin” haddine vardığında o yanlış işi artık kesinlikle yapmamaktayız.
Mesela aklı yerinde olan hiç kimse ateş veya pislik yemeyi aklından bile geçirmez! Aklı ve şuuru yerinde olan hiç kimse kendisini ateş dolu bir çukura atmaz veya zehir dolu bir kâseyi içmez, hatta bunu yapmayı aklından da geçirmez! Böyle bir şeyi yapan veya yapmayı düşünen birinin kesinlikle bir nevi psikolojik hastalığı olduğundan şüphe etmeyiz…
Sonuç olarak akıl ve izan sahibi herkes bu tür davranışlar karşısında bir nevi dokunulmazlığa veya konumuzun tabiriyle ismet ve masumiyete sahiptir. İnsanın bu tür davranışlara karşı neden masum olduğu sorulacak olursa hepimizin vereceği cevap “bu tür işlerin zarar ve yanlışlığından emin olunması, zarar ve mahva yol açacağından zerrece şüphe edilmemesi” şeklinde olacaktır. Görüldüğü gibi günahın kötülük, iğrençlik ve zararlarından emin olup buna yakin edecek ölçüde inanan bir insan akıl gücüyle şehvete galebe çalacak, asla günaha bulaşmayacak, hatta günah işlemeyi düşünmeyecektir. Böyle bir insan yüce Allah’a ve O’nun adalet divanına, bunları karşısında gözleriyle görüyormuşçasına inanır ve iman eder. Böyle biri için günah ve haram, söz konusu ateşle zehir gibidir tıpkı, bu nedenle de günah ve haramdan kesinlikle uzak durur; bunlara asla yaklaşmaz. Peygamberler de günahın etki ve sonuçlarını böylesine kesin bir bilgi ve imanla bildikleri için günah işlemek bir yana dursun, günahı akıllarından bile geçirmemişlerdir.
Amelin etkileri, iyilikte ciddiyet gösterip günahları terk etmekte azimli davranma konusunda Hz. Ali’nin (a.s) şu sözleri pek öğreticidir:
Dostlarından ve sevdiklerinden kesinlikle ayrılacağını, toprağın bağrında yatacağını, hesaba çekileceğini, geride bıraktıklarına hiçbir ihtiyacı kalmayacağını, ama önceden gönderdiklerine pek muhtaç olacağını bilip buna gönülden inanan kimsenin arzuları kesinlikle kısa ve ameli uzun vadeli olur.(1)
Peygamberler ile Ehlibeyt İmamları’nın İsmeti Vehbî Midir, Kesbî Midir?(2)
Masumların ismeti hakkında akait uleması tarafından pek çok şeyler yazılmış, konuşulmuştur. Bunların en önemlisi, peygamberlerle Ehlibeyt İmamları’nın ismet gücünün mecburi olmadığıdır. Yani zoraki bir takva değildir onlarınki; isteseler de günah işleyemeyecek bir konumda değildirler. Bilakis, herkes gibi onlar da isteseler günah işleyebilirler. Ama bir taraftan günahın yol açtığı bozulma ve tehlikeleri bildikleri, diğer taraftan da yüce Allah’ı çok iyi tanıyıp O’na fevkalâde bir marifet ve bilinçle iman etmiş oldukları için kendilerini her an O’nun huzurunda görmekte ve sonuçta her nevi hata ve günahtan kendi iradeleriyle uzak durmaktadırlar. Peygamberlerle Ehlibeyt İmamları’nın ismeti kendi çaba, gayret, tercih ve iradelerinin bir sonucudur. Onların Allah yolunda gösterdikleri fedakârlık ve katlandıkları zorlukların neticesidir.Yüce Allah, yaratılışlarından önce onların bu fedakârlık ve özverilerini bildiği için, yaşamlarının ilk gününden itibaren onlara lütufta bulunmuş, nefsanî zaaflar karşısında korumuş, onları nice ilimler, bilinçler ve avantajlarla donatmıştır. Böyle olunca da peygamberlerle Ehlibeyt İmamları’nın bir dizi fizikî ve ruhî avantajlara sahip olmasının hiçbir sakıncası yoktur. Zira bu avantajın nedeni onların bizzat kendi amelleridir ve yüce Allah, amellerinden önce onlara bu ödülü vermiştir.
Sonuç: Bütün insanların geleceğini bilen yüce Allah, bazı insanların özel bir liyakat kazanacağını da bilmektedir. Bu bilgi kesinlikle doğru olup tahakkukunda şüpheye yer yoktur. Bu nedenle söz konusu müstesna insanlara, topluma kılavuzluk ve liderlikte bulunmaları için bir takım avantajlar vermiştir; zira yüce Allah’ın temsilcisi ve vekili olacak kimsenin bu avantajlara ve özelliklere sahip olması gerekmektedir.
İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor:
Yüce Allah, bir kulunun iyi niyet ve hayırlı tercihini bildiğinde ismet vasıtasıyla onu korumaktadır.(1)
Masumların Ayrıcalığının Felsefesi
İmam Cafer Sâdık (a.s) şöyle buyurur:
Yüce Allah, Hz. Musa’ya (a.s) şöyle vahyetti: “Ey Musa, ben bütün insanların hâline baktım, bunca insan arasında senin bana karşı daha mütevazı bir kul olduğunu gördüğüm için seni vahyime muhatap kılıp peygamberliğe seçtim.”(1)
İmam Ali (a.s) şöyle buyurur:Yüce Allah’ın lütuf ve inayeti, kulun niyeti miktarıncadır.(2)
Kur’ân-ı Kerim’de de Ankebut Suresi’nin son ayetinde bu noktaya işaret edilerek şöyle buyrulmaktadır:
Bizim yolumuzda cihat edip çaba gösterenlere şüphesiz yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah, ihsan edenlerle beraberdir.
Maddeci Adam ve İmam Cafer Sâdık (a.s)
Allah’a inanmayan maddeci bir adam, İmam Cafer Sâdık’tan (a.s) “Niçin Allah bazı insanları saygın ve iyi hasletlerle, bazılarınıysa aşağılık ve kötü hasletlerle yaratmıştır?” diye sordu.
İmam (a.s) şu cevabı buyurdular:
“Saygın kimse Allah’a itaat edendir, aşağılık kimse de O’na itaatsizlik gösteren!” Bunun üzerine inkârcı adam “Bazı adamlar yaradılış olarak diğerlerinden daha iyi değil midir yani?” diye sordu, İmam (a.s) “Hayır; yegâne ölçü takva ve erdemdir!” diye buyurdular. Bunun üzerine adam, “Yani sizce bütün insanlar eşit yaratılmış olup yegâne üstünlük ölçüsü takva mıdır yani?” diye sordu. İmam (a.s) “Evet” buyurdu ve şunları ekledi: Bütün insanlar topraktan yaratılmış olup herkes Âdem’le Havva’nın evladıdır aslında! Hepsini yüce Allah yaratmıştır ve hepsi Allah’ın kuludur. Bu arada Allah Azze ve Celle elbette ki Âdemoğulları arasından bazılarını seçmiş, doğumlarını tertemiz kılmış, vücutlarını temizlemiş, babalarının sulbü ve annelerinin rahminde onları günah ve kötülükten korumuş, bunlar arasından peygamberler seçmiştir ki Âdemoğullarının en temiz olanları bunlardır. Bu avantaj ve ayrıcalığın felsefesi de yüce Allah’ın onları yaratırken, bu nadide kulların kendisine itaat edeceğini ve O’na ortak koşmayacaklarını bilmesiydi. Onların bu avantaj ve üstün makamlarının nedeni, bizzat kendi amelleri ve yüce Allah’a itaat göstermeleridir.(1)
Kur’ân’da Peygamberlerin Günah İşlediği Şeklinde Bir İfade Var Mıdır?
Peygamberlerin ismeti hakkında yaptığımız açıklamalardan sonra sıra şu soruya gelmektedir: Kur’ân’da bazı peygamberler hakkında geçen “zenb (hata), isyan ve kendi nefsine zulmetmek” gibi tabirlerden maksat nedir?
Konunun aydınlığa kavuşması için birkaç noktaya dikkat edilmesinde yarar var:
1- Peygamberlerin ismetinden maksat, daha önce de belirttiğimiz gibi onların günah ve haram işlememeleridir. Ama terk edilmesi daha iyi olan ve yapılması da günah veya haram olmayan caiz bazı amelleri herkes gibi peygamberlerin yapmasında da hiçbir sakınca yoktur ve bu durum onların masumluklarına aykırı bir davranış değildir.
2- Kur’ân’daki kelime, terim ve deyimlerin anlamına dikkat edilmesi son derece önemlidir. Zira Kur’ân Arapça nazil olmuştur ve Kur’ân’daki kelime, terim ve deyimlerin Arapça’daki tam karşılığı ve anlamı dikkate alınmalıdır. Ama ne yazık ki kimi zaman bu önemli noktaya gereken dikkat gösterilmediğinden bazı ayetler hâlâ yanlış olarak çevrilmektedir.
3- Kur’ân ayetlerinin doğru anlaşılması için Hz. Resulullah’ın (s.a.a) tertemiz Ehlibeyti’nin bu ayetleri nasıl tefsir ettiğine bakmak gerekir. Çünkü onlar Kur’ân’ın gerçek müfessirleridirler. Bazılarının, peygamberlerin -hâşâ- günah işlediği şeklinde yorumlayıp tercüme ettiği ayetlerden birkaçını burada incelememiz faydalı olacaktır:
a) Bazıları Tâhâ Suresi’nin 121. ayetinin son ifadesini “Adem, Rabbine karşı geldi ve böylece sapmış oldu.” şeklinde meallendirmektedir, oysa bu ifadenin doğru tercümesi “Adem Rabbinin sözüne göre davranmamış ve yarar elde edememiş oldu.” şeklindedir.
Merhum Tabersi, Mecmau’l-Beyan adlı ünlü tefsirinde bu ayeti açıklarken şöyle der:
“Âdem, Rabbinin buyruğuna göre davranmamış ve neticede sevap kazanamamış oldu.” buyruğundaki karşı gelme ve hatadan maksat “buyruğa göre davranmamaktır ve bu buyruk farz olabileceği gibi müstehap da olabilir.
Muhaddis Kummî, Sefinetu’l-Bihar’daki “isem” terimini merhum Meclisî’den şöyle aktarır:
Bazen müstehabın terki veya mekruhun işlenmesi de Arapça’da “zenb” (günah, suç, hata) ve isyan (karşı gelme) kelimeleriyle ifade edilir.Bunun ispatı için öncelikle sözlüğe bakılmalıdır.
En ünlü Arapça temel sözlüklerden biri olan el-Müncid’de şöyle yazar:
İsyan, emri dinlememek, emirden çıkmak demektir.Aynı şekilde, ayette geçen ve uyku anlamına gelen “gevâ” teriminin bir anlamı da yarar sağlayamamak ve zarara uğramaktır.”Bu bağlamda Adem ile Havva olayına bakılacak olursa, ayette geçen isyan ve karşı gelmenin haram veya günah işlemek ya da farzı terk etmek anlamına gelmediği anlaşılacaktır.
Hz. Adem’in (a.s) İsyanı Neydi?
Kur’ân-ı Kerim, Hz. Adem’in (a.s) kıssasını şöyle özetler: Adem’e: “Şeytan senin ve eşinin düşmanıdır, dikkat edin sizi cennetten çıkarmasın, sıkıntılara, dertlere düşersiniz sonra.”; dedik. Şeytan çok geçmeden Adem’e vesvese verdi ve onunla eşi, o ağacın meyvesinden yediler ve cennet elbiseleri vücutlarından sıyrılıp gitti. (O hâlde: Adem (a.s) yasaklı meyveyi yiyerek emirden çıktı ve böylece cennet nimetlerinden mahrum olmuş oldu!)(1)
Görüldüğü gibi yüce Allah’ın Adem’le Havva’ya “o ağacın meyvesinden yememeleri” şeklindeki buyruğu tavsiye, irşat ve aydınlatıcı niteliktedir ve o ağacın meyvesinden yememeleri, sadece cennette ebediyen kalmalarının bir şartıdır.
Bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi Hz. Adem’in (a.s) “karşı gelişi”, bir farza karşı gelmek olan “günah” değildir; bilakis, bu karşı gelişin neticesi cennetten çıkarılmak ve dünya hayatının zorluklarına düşmek olmuştur.
Bu noktada “Adem (a.s) günah işlemediyse, bu ayetin devamında geçen tövbesi ne anlama gelmektedir?” sorusu sorulabilir;
cevap şudur: Her ne kadar o ağacın meyvesinden yemek günah değildiyse de, Hz. Adem (a.s) irşadı bir emri terk ettiği için Rabbinin katındaki yakın makamı (kurb-u ilâhi) kaybetmiş oldu ve bu ilk makamını tekrar elde edebilmek için tövbe etti ve yüce Allah da tövbesini kabul buyurdu.
İmam Rıza (a.s) Hz. Adem’in (a.s) isyanının ne olduğunu soran halife Memun’a şu cevabı vermiştir:
Hz. Adem’in (a.s) yaptığı şey, ateşe girmesine neden olacak bir günah değildi, çok küçük bir hataydı ve affedildi. Peygamberler kendilerine vahiy inmeden (peygamber olmadan) önce böyle küçük hatalara düşebilirler.(1)
Zulmün ve Mağfiretin Anlamı Nedir?Rabbim, ben kendi nefsime zulmettim, artık bana mağfirette bulun.(2)
Kur’ân’da, peygamberlerin günah işlediğinin ifade edildiği şeklinde bazılarınca yanlış anlaşılan ayetlerden biri de yukarıda aktardığımız ayettir. Bu ayet Hz. Musa’yla (a.s) ilgilidir, Firavun’un adamlarından olan bir Kıpti’yi öldürdüğünde Hz. Musa (a.s) yüce Allah’a böyle yakarmıştır.el-Müncid’de şöyle yazar:Zulüm, bir şeyin kendi yerinde yapılmaması, bir amelin yersiz yere işlenmesidir.Öyleyse bir işin doğru olması ama yerinde ve gerektiğinde yapılmaması ya da bir işin yanlış ve haram olması ve yine yerinde yapılmaması arasında bu anlamda fark bulunmamaktadır.
Yani her yersiz yapılan iş haram değildir.Yine el-Müncid’de “mağfiret”in kökü olan “ğafere” şöyle açıklanır:
Bir şeyin saklanması, üstünün örtülmesi.Yani mağfiret istemek “yapılan işin üzerinin örtülmesi”ni istemektir.
Böylece söz konusu ayetin anlamı şöyledir aslında:
Hz. Musa (a.s) Rabbine yakararak “Allah’ım!” diyor, “Ben, Firavun’un adamlarından birini öldürmekle, yeri ve zamanı olmayan bir iş yapmış oldum. Her ne kadar onu öldürmek benim için caiz idiyse de, şimdi bunun yeri ve zamanı değildi. O hâlde ey yüce Rabbim, benim bu işimin üzerini ört ki düşmanlarım bana galip gelmesinler.
Görüldüğü gibi bu ayette Hz. Musa’nın (a.s) herhangi bir günah işlediği veya haram bir zulümde bulunduğu ifade edilmemektedir.
İmam Rıza (a.s) bu ayette geçen “zulüm” kavramını soran Memun’a şöyle buyuruyor:
Hz. Musa (a.s) bu ayette yüce Allah’a şöyle demektedir: “Ben bu şehre gelmek ve Firavun’un adamlarından birinin ölümüne sebep olmakla yersiz ve zamansız bir şey yapmış oldum. Beni düşmanlarımdan gizle, aksi takdirde beni bulacak olurlarsa öldüreceklerdir.”
Sonuç şudur: Bu ayette geçen zulüm ve gufran (mağfiret) terimlerinin anlamı, yukarıda da izah ettiğimiz gibi genel sözlük anlamları olup bugün bu kavramların bizim zihnimizde çağrıştırdığı “haksızlık” ve “bağışlanma dileği” şeklindeki anlamlar değildir. Bundan dolayı bu ayette de ismete aykırı bir durumdan söz edilmemektedir.
Fetih Suresi’ndeki Zenb’in Anlamı Nedir?
Şüphesiz, biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek her günahını (zen-b’ini) bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin.(1)
Kur’ân’da Hz. Resulullah efendimize (s.a.a) günah isnat ettiği ve sonra da bağışlandığı zannedilen ayetlerden biri de budur. Burada da, ayette geçen “zenb” ve “ğufran” kelimelerinin anlamı doğru algılanmamış ve maalesef doğru anlam aktarılmamıştır.Arapça ana sözlüklerde “zenb”in asıl ve genel anlamı “etki, sonuç, tepki, reaksiyon” şeklinde kayıtlıdır. el- Müncid’de “zenb”in anlamı “bir işin, ondan ayrılmaz sonucu ve etkisi” şeklinde geçer ve bu nedenle “günah”a Arapça’da “zenb”de denilmesinin nedeninin günahın, kötü amelin bir sonucu ve etkisi, olduğu belirtilir.
Daha önce ğufran ve mağfiret hakkında (örtmek, örtü olarak) belirttiğimiz anlam dikkate alınacak olursa bu ayetin anlamı da kolaylıkla anlaşılacaktır.
İmam Rıza (a.s) bu ayetin anlamını açıklarken şöyle buyuruyor:
Mekke müşriklerine göre hiç kimsenin günahı İslâm peygamberininki kadar büyük değildi. Çünkü o, kavmini bir ve tek olan yüce Allah’a ve tevhide davet ettiği sırada müşriklerin 360 putu vardı ve bunlara ibadet ediyorlardı! Bu nedenle Hz. Resulullah (s.a.a) onları sadece bir tek ilâha, yüce Allah’a ibadet etmeye çağırdığında bu onlara çok ağır geldi “Bunca tanrıyı bırakıp sadece bir tanrıya mı tapınalım yani?” dediler, “Böyle bir şeyi ilk kez duyuyoruz, inanılmaz bir şey bu!” diye itiraz ederek halka “Siz yine kendi putlarınıza ibadete devam edin!” tavsiyesinde bulundular.Böylece, yüce Allah Hz. Peygamber’e (s.a.a) Mekke’nin fethini nasip ettiğinde “sana apaçık ve aşikâr bir fetih verdik…” buyurdu, yani müşriklerin gözünde sen çok büyük bir günah işlemiş (onların putlarına ibadeti reddetmiş) sayılıyordun, onları bir ve tek Allah’a ibadete davet ediyordun. Bu fetihle birlikte artık onların nazarında çok büyük bir suç ve günah telakki edilen “tek Allah’a ibadet”in hak olduğu ortaya çıkıp aşikâr oldu. Sana isnat ettikleri suç ve günah da böylece kapanıp gitti (puta tapınma çağı büsbütün bitti). Nitekim Mekke’nin fethedildiği gün müşriklerin bir kısmı Müslüman oldu, bir kısmı da bu fethi içlerine sindiremeyip şehri terk etti, şehirde kalan müşriklerinse yüce Allah’ın “bir” olduğunu inkâr edebilecek güç ve nüfuzları kalmamıştı artık. Böylece Mekke müşriklerinin yüce Peygamber (s.a.a) için büyük suç ve günah telakki ettikleri şey, o onlara galip gelmesiyle artık örtülmüş, yenik düşmüş ve kapanıp gitmiş, oluyordu.(1)
Peygamberler Tarihle Birlikte Kur’ân açısından insanoğlunun tarihiyle vahiy ve nübüvvetin tarihi bir ve aynıdır; insanoğlu dünyaya ayak bastığı andan itibaren vahiy de onun tekâmül programı olarak var olmuş ve ona sunulmuştur:
Kendisine uyarıcı gönderilmeyen hiçbir ümmet yoktur.(1)
İlim şehrinin kapısı Hz. Ali (a.s) şöyle der:
Yüce Allah tarih boyunca insanları bir peygamber, semavî bir kitap veya inanıp güvenecekleri apaçık bir delil, ya da sağlam ve emin bir yoldan mahrum bırakmamıştır.(2)
Yine Nehcü’l-Belâğa’nın 93. hutbesinde İmam’ın şöyle buyurduğu kayıtlıdır:
Ne zaman bir peygamber elçilik görevini tamamlayıp dünyadan göçecek olsa, Allah’ın dinini tebliğ için başka bir peygamber gönderilmiş ve yüce Allah’ın kerameti Muhammed’e (s.a.a) taalluk edinceye kadar bu gidişat sürmüştür.
Peygamberlerin Sayısı
Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor:
Peygamberlerin sayısı 124 bindir ve bunlar arasında 5’i ululazim (çığır açıcı) peygamberdir: Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (a.s)…Aynı içerikte bir rivayet de Biharu’l-Envar’ın 11. cildinde vardır.(3)
Kur’ân açısından, bütün peygamberlere iman etmek zaruridir:
Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya ve (diğer) peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O’na teslim olmuşlarız.”(1)
Kırk Derste Ehlibeyt İnançları / Üstad Asgar Kaimi
1- Biharu’l-Envar, c.73, s.167.2- Vehbî yani Allah vergisi, kesbî yani sonradan edinilen. 1- Biharu’l-Envar, c.78, s.188.1- Vesailu’ş-Şia, c.4, s.1075.2- Gureru’l-Hikem.1- Biharu’l-Envar, c.10, s.170.1- Tâha, 116-121.1- Burhan Tefsiri, c.3, s.46.2- Kasas, 15.1- Fetih, 1.1- Burhan Tefsir, c.4, s.193.1- Fâtır, 25.2- Nehcü’l-Belâğa, 1. hutbe.3- Biharu’l-Envar, c.11, s.41.1- Bakara, 136.