İslâm akaidinin üçüncü temel prensibi nübüvvet, yani peygamberliktir; insanoğlu tevhit ve adaletten sonra masum ve günah işlemez bir lider, kılavuz ve rehbere ihtiyacı olduğunu fark etmektedir. İşte bu noktada vahiy meselesi gündeme gelmekte ve toplumun hidayeti ve insanların tekâmül programını üstlenmiş bulunan vahyin taşıyıcılarını (peygamberleri) tanıma söz konusu olmaktadır.
Bu bahsimizde önce insanın vahye olan ihtiyacı, peygamberlerin gönderilme gerekliliği, sıfatlarını ve özelliklerini ele alacağız. Kelam ilminde adına “nübüvvet-i amme” denilen bu konuyu açıkladıktan sonra “nübüvvet-i hasse” olarak adlandırılan “Yüce Peygamber’in (s.a.a) nübüvveti ve onun son peygamber oluşu”nun ispatına geçeceğiz.
Vahyin Zarureti ve Peygamberlerin Gönderilişinin Gerekliliği
1- Yaratılışın tanınabilmesi için bi’setin gerekliliği: Yaratılış nizamını dikkatle irdeleyen biri, bu muazzam sistemin amaçsız yaratıldığına elbette ki inanamayacaktır. Daha önceki bahislerimizde yüce Allah’ın hakîm olduğunu, asla gereksiz ve yararsız bir iş yapmadığını açıklamıştık. Yaratılıştaki bu muazzam düzen, disiplin, organize ve uyum; bunun belli bir gaye ve amaç için yaratılmış olduğunu göstermekte ve bu durumda da şu sorular akla gelmektedir:
a) Hekîm Allah, bu muazzam düzeni ne için yarattı? Bizim yaratılış nedenimiz nedir?
b) Yaratılış gayemize hangi yolla ulaşabiliriz? Saadet ve kemalin yolu nedir? Bu yol nasıl kat edilir?
c) Ölümden sonra ne olacaktır? Öldükten sonra yok olup gidecek miyiz, yoksa başka bir hayata mı geçeceğiz? Ölüm sonrası hayat ne tür bir hayat olacaktır?
Bu tür soruların doğru cevabını bulabilmek için yüce Allah tarafından görevlendirilen bir elçinin gelmesi; yaratılışın felsefesini, kemal ve saadete ulaşmanın yolunu, ölüm sonrası nasıl bir hayatın olacağını, insanlara açıklayıp anlatması gerekir.İnsanın dünya hayatıyla ilgili meseleleri kendi akıl ve zekâsıyla kavrayıp çözebilmesi mümkündür. Ama saadet ve kemal, gelecek ve ölümden sonraki muazzam hayat gibi konularda insan zekâsı aciz kalmaktadır. Bu nedenledir ki Yüce ve Hakîm Allah insanoğlunun gerçek kemale ulaşma yollarını ona göstermesi için masum peygamberler göndermiştir.
Hişam İbn Hakem İmam Cafer Sâdık’tan (a.s) dinsiz bir adamın, peygamberlerin gönderiliş sebebini sorduğunu ve İmam’ın şu cevabı verdiğini aktarır:
Zira bizim bir yaratıcımız vardır, bizden ve diğer bütün mahlukattan daha üstün olan hikmet ve şefkat sahibi bir yaratıcımız olduğunu bilmekteyiz… İnsanlar doğrudan doğruya O’nunla irtibat kuramadığı için kendisiyle kulları arasında peygamber ve elçileri bulunması gerekir. Bunlar vasıtasıyla insanlara doğruları gösterir, insanların hayatının bağlı olduğu ve terk edilmesinin mahva yol açacağı şeyleri onlara öğretir. Binaenaleyh Hekîm ve Âlim olan yüce Allah’ın kulları arasında O’nun emir ve yasaklarını bildirip uygulayan elçileri ve temsilcileri, yani peygamberler bulunmuştur.(1)
İmam Rıza (a.s) şöyle buyurur:
İnsanoğlunun yapısında ve onun varlığına yerleştirilen türlü karmaşık ve esrarengiz güçler arasında, insanı tekâmüle ulaştıran risalet vazifesini üstlenebilecek bir güç bulunmamaktadır. Diğer taraftan da yüce Allah gözle görülememekte, kullarının O’nunla direkt irtibatı mümkün olmamaktadır. Yüce Allah’ın mesajını kullarına ulaştıracak elçilerden başka çare bulunmamaktadır. Bu peygamberler kulların hayrına ve zararına olan şeyleri bildirmekle ve onları hayra davet etmekle yükümlü kılınmışlardır.(2)
2- Peygamberler insanın tekâmül kanununu onlara ulaştırırlar:
İnsanoğlu gerçek kemal olan yaratılış gayesine ulaşabilmek için güvenilir bir kanun koyucuya muhtaçtır. Bu kural koyucunun da şu özelliklere sahip olması gerekir:
a) İnsanı tüm anlamıyla tanımak, onun vücut ve ruhunun bütün sırlarını, rumuzlarını, duygu ve eğilimlerini, içgüdü ve şehvetlerini bütün boyutlarıyla bilmelidir.
b) İnsanın varlığında potansiyel olarak bulunan bütün yetenek ve liyakatlere, bütün mümkün kemallere vâkıf olmalıdır.
c) İnsanın tekamülünü sağlayacak bütün prensipleri bilmeli, kemalini engelleyecek faktörlerle kemali için gerekli şartlar ve ortamlara tam anlamıyla vakıf olmalıdır.
d) Asla hata yapmamalı ve kesinlikle günah işlememelidir; ayrıca fevkalade şefkatli, güçlü ve cesur olmalı, hiçbir güçten çekinmemelidir.
e) Toplumda hiçbir şahsî çıkarı bulunmamalıdır; böylece kendi şahsi çıkarını kollayarak toplumun çıkarlarına ters düşecek kanunlar koymayacaktır.
Yukarıda belirtilen şartlara haiz olan kimse, insanoğlu için en ideal kanun koyucu olacaktır.”Ben, insanın yaratılışının bütün sırlarına vâkıfım!” diyebilecek kimse var mıdır sahi?Bugün bütün büyük bilim adamları insanın sırlarla dolu yaratılışı hakkında bilinenlerin çok az olduğunu itiraf etmekte, hatta bazıları insanı “meçhul yaratık” şeklinde tanımlamaktadır. İnsanda var olan bütün güç ve yetenekleri keşfettiğini, onun kemali için gerekli şartları ve bunu engelleyebilecek faktörleri tam olarak bildiğini söyleyebilecek kimse var mıdır bugün? Hayatında asla yanlışlık ve hata yapmamış, asla günah işlememiş ve işlemeyecek olan birini gösterebilir misiniz? Bütün dünyada bu şartlara, hatta bunların bir kısmına sahip bir insana rastlayabilmek kabil değildir, çeşitli zaman ve mekânlarda farklı kanunların ortaya çıkmasının nedeni de budur aslında. Binaenaleyh, insanoğlu için kanun koyuculuk salahiyetine haiz yegâne makam, onu yaratan yüce Allah’tır, zira bütün yaratıkların bütün sırlarını bilen sadece O’dur! Kâinatın geçmişini ve geleceğini bilen O’dur, kimseye hiçbir ihtiyacı olmayan ve toplumda zerrece çıkarı söz konusu bulunmayan da yine O’dur! Herkese karşı en şefkatli ve en sevgili O’dur, insanların kemali için gerekli bütün şartları ve faktörleri tam olarak sadece O bilmektedir!Görüldüğü gibi insanlar için kanun koyma yetkisine sahip bulunan yegâne makam yüce Allah ve O’nunla doğrudan irtibatı bulunan peygamberleridir. Öyleyse insanla ilgili bütün kanun ve kuralları vahiy mecrasından almak ve peygamberlerin okulundan öğrenmek gerekir.
Kur’ân bu hakikati şöyle vurgular:
Andolsun, insanı biz yarattık, onun gizli-saklı her şeyini, hatta aklından neler geçirdiğini biliriz…(1)
Onlar, “Allah, insanoğluna hiçbir şey indirmemiştir.” demekle, Allah’ı gereğince tanımamış olduklarını gösterdiler…(2)
Hüküm ve kanun yalnızca Allah’ındır.(3)
Fıtratın Yönlendirilişi ve İçgüdülerin Dengelenmesi
Peygamberlerin gönderiliş nedeni insanların fıtratını yönlendirip hidayet etmek ve içgüdüleri dengelemektir. İnsanın fıtratında türlü eğilimlerle içgüdüler vardır ki her biri kendi doğrultusunda hareket etmektedir. İçgüdüler, insanın maddî ihtiyaçlarının temini için varlığına yerleştirilen eğilimlerdir; fıtratları da onun hayvanlık sınırlarını aşıp gerçek insanî kemallere yükselmesi için verilmiştir.Fıtrat doğru şekilde yönlendirilecek olursa insan kemalin doruğuna ulaşabilir.
Aksi takdirde hayvanî eğilimlerin etkisi altında en aşağılık mahlûkların derecesine (esfele’s-safilin’e) inecektir. Bu nedenledir ki içgüdülerin dengelenip kontrol edilmesi ve fıtratların doğru şekilde yönlendirilmesi gerekmektedir. Bunu da, ancak insanın yaradılışının sırlarına tam anlamıyla vakıf olan ve onun fıtratının nasıl yönlendirilip içgüdülerinin nasıl kontrol edilebileceğini en mükemmel şekilde bilen biri gerçekleştirebilecektir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi bilim adamları insanın bilinmez ve meçhul bir varlık olduğunu itiraf etmektedirler. Sonuçta, bütün mahlûkatın ve bu arada da insanın biricik yaratıcısı olan yüce Allah onun bütün özelliklerini bilmekte, O’nun sonsuz lütfü, nimetlerini mükemmelleştirip tamamlamak ve insanın en ulvî kemallere yücelmesini sağlamak amacıyla, vahiy yoluyla doğrudan yüce yaratıcıyla irtibat hâlinde olan peygamberlerini insanların hidayeti için göndermeyi gerektirmektedir.
Peygamberlerin Gönderiliş Gayesi
Kur’ân-ı Kerim’de peygamberlerin gönderiliş gayesinin bazı prensiplere dayalı olduğu belirtilir:
1- Eğitim ve öğretim:Ümmî Araplar içinde kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp temizleyen ve onlara Kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderen Allah’tır. Onlar bundan önce apaçık bir cehalet ve sapıklık içindeydiler.(1)
İnsanın maddî ve manevî tekâmülünün ilk basamağının ilim olduğunda şüphe yoktur. Zira ilim olmadan kemal yolunu bulabilmek mümkün değildir; diğer taraftan söz konusu ayetlerde geçen ilmin maddî ilim olmadığı da tartışılmazdır. Çünkü maddî bilimler sadece dünya hayatında refah ve rahatlığı garantileyebilirler, peygamberler ise insanların hem dünya, hem ahiret hayatlarında huzur ve saadetlerini garantilemektedirler.
2- Yüce Allah’a ibadet ve tağutla mücadele:Andolsun, biz her ümmete “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının.” (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik.(2)
3- Adalet ve hürriyet:Andolsun, biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte Kitabı ve mizanı indirdik…(1)
Son gaye: Peygamberlerin gönderiliş gayesi olarak sıraladığımız bu prensiplerin tamamı insanın tekâmülü içindir. Yani peygamberlerin gönderilişindeki nihaî felsefe insanoğlunu yüce Allah’a yöneltmek ve onu manevîleştirmektir ki bu da ancak yüce Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmekle mümkündür. Nitekim insanoğlunun yaratılış amacı da budur:Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.(2)
Peygamberleri Tanımanın Yolu
Peygamberlerin gönderilmesinin, insanların hidayeti için zaruri olduğu konusu böylece açıklığa kavuştuktan sonra, sıra, peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin doğru söyleyip söylemediğinin nasıl anlaşılabileceğine gelmektedir. Birileri kalkıp da kendilerinin büyükelçi, kaymakam, vali… vb. gibi makamlara sahip olduklarını söyleyecek olsa, resmî bir belge ve senet göstermeden onlara kimsenin inanması mümkün olmadığına göre, peygamberlik iddiasında bulunup kendisinin yüce Allah tarafından gönderilmiş olduğunu iddia eden birinin durumu apaçık ortadadır. Zira yüce Allah tarafından elçi olarak gönderilmekten daha büyük bir makam tasavvur edilemez, bütün insanlar bu makamın sahibine itaat etmekle mükellef durumdadır. Diğer taraftan insanoğlu doğası ve fıtratı gereği, delilsiz hiçbir iddiayı kabul etmemektedir. Zira tarih sayfaları, nice fırsatçıların peygamberlik iddiasına kalkışarak nice safdil insanları kandırıp oyuna getirdiğine şahittir. Bu nedenle çeşitli dinlere mensup ilim adamları, peygamberlerin hakkaniyetine delil teşkil edebilecek bazı nişane, alamet ve yolları belirleyip saptamışlardır.
Birinci Alamet
Bu nişanelerin başında mucize gelir. Din âlimleri şöyle demişlerdir:
Mucize, peygamberlik iddiasını ispatlamak isteyen bir peygamberin, yüce Allah’la irtibatını insanlara ispatlayabilmek için gösterdiği ve herkesi buna benzer bir şey göstermeye davet edip bütün inkârcılara meydan okuduğu ve kimsenin yapamadığı harikulade ve olağanüstü işe denilir. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere mucizenin üç boyutu bulunmaktadır:
1- İnsanoğlunun, hatta en dâhi insanların bile yapamayacağı bir iştir.
2- Mucize gösteren kimse, peygamberlik iddiasında bulunur ve sözüyle davranışları birbiriyle uyumlu olur.
3- Onun gösterdiği mucizenin benzerini dünyada yine kendisinden başka hiç kimse gösteremez.Bu üç boyut ve özellikten bir tekine bile sahip olmayan bir işin mucize olarak tanımlanması mümkün değildir.
Ebu Basir, İmam Cafer Sâdık’tan (a.s) “Yüce Allah’ın peygamberlere mucize ve sizlere keramet gücü vermesinin nedeni nedir?” diye sorduğunu ve İmam’ın (a.s) şöyle cevap verdiğini anlatır:
Getirenin doğru söylediğini ispatlamak için! Mucize ve keramet, doğru söyleyenle yalancının birbirinden kolayca ayırt edilebilmesi için yüce Allah’ın sadece resulleriyle peygamberlerine ve imamlara bağışladığı bir işaret ve alamettir.(1)
Sihir, Cadı ve Hint Fakirlerinin Yaptıkları İle Mucizenin Farkı
Mucizeyi tarif ederken, başkalarının yapamayacağı olağanüstü bir iş olduğunu söylemiştik. Burada mucizeyle, sihirbazlar ve Hint fakirleri gibi çilekeşlerin yaptığı şaşırtıcı işlerin nasıl birbirinden ayırt edilebileceği sorusu akla gelmektedir.
Cevap olarak, mucizenin diğer işlerden ve olaylardan çok belirgin bazı farkları olduğunu belirtip bunlara kısaca değinelim:
1- Hint fakirleriyle sihirbazların yaptığı işler eğitim gerektiren işlerdir, birisi onlara öğretmenlik etmektedir. Bu nedenle de, ancak üstatlarından öğrendikleri şeyleri yapabilirler ve her şeye muktedir değildirler. Oysa peygamberlerin hiçbir öğretmen veya üstadı yoktu ve her şeye de muktedir insanlardı.
Mesela Hz. Salih’ten (a.s) kayanın içinden bir deve çıkarmasını istiyorlar ve o, bunu yapıyor!
Hz. Meryem’den (a.s) bebeği hakkında soru soruyorlar ve bu sırada henüz birkaç günlük bir bebek olan kundaktaki Hz. İsa (a.s) dile gelerek “Ben Allah’ın kuluyum, Rabbim bana Kitap vermiş ve beni peygamberlikle görevlendirmiştir!” buyuruyor.(1)
Hz. Muhammed’den (s.a.a) mucize göstermesini istediklerinde, elindeki çakıl taşları dile gelip onun peygamber olduğuna şahadette bulunmuşlardır.
2- Hint fakirleriyle sihirbazların yaptıkları belli bir zaman, mekân ve şartlarla sınırlı olup yine belli gereçlerle gerçekleşebilmektedir. Ama peygamberlerin gösterdiği mucizeler yüce Allah’ın sonsuz kudretinden kaynaklandığı için hiçbir sınır, mahdudiyeti yoktur; şartlar ne olursa olsun istedikleri mucizeyi gösterebiliyorlardı.
3- Hint fakirleriyle sihirbazların yaptığı işler genellikle maddî bir amaca yöneliktir; ya para, ya kitlelerin dikkatini çekmek, ya da benzeri şeyler için o işleri yapmaktadırlar; peygamberlerin amacı ise liyakatli insanlar yetiştirip ideal toplumlar kurmaktı, nitekim “Biz, yaptıklarımıza karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyoruz, ücretimiz yalnızca Âlemlerin Rabbinin katındadır.” diyorlardı.(1)
4- Hint fakirleriyle sihirbazların yaptıklarını başkaları da yapabilir, ama peygamberlerin gösterdiği mucizeleri onlardan başka kimse yapamamıştır. Niçin Her Peygamber Kendisine Has Bir Mucize Göstermiştir? Peygamberler akla gelebilecek her olağanüstü şeyi yapabilecekleri ve her birinin birçok mucizesi olduğu hâlde, her peygamber belli bir mucizeyle tanınmıştır.
İbn Sukkeyt adlı bir bilim adamı İmam Hâdi’ye (a.s) şöyle bir soru yöneltti:
“Niçin yüce Allah Hz. Musa’yı (a.s) asa, beyaz el ve sihirbazların yaptığına benzer mucizelerle gönderdi? Hz. İsa’yı (a.s) hastalara şifa verip ölüleri diriltmekle gönderdi? Hz. Muhammed’i (s.a.a) olağanüstü söz ve kelimelerle (Kur’ân) gönderdi?”
İmam (a.s) da şöyle cevap verdi:
Yüce Allah Hz. Musa’yı (a.s) insanlara gönderdiği sırada o çağın en ileri bilim dalı sihirdi, bu nedenle de Hz. Musa (a.s) kendi çağının en ileri ilmi olan sihre benzer mucizelerle geldi, onun yaptığını kimse yapamıyordu. Gösterdiği mucizelerle bütün sihirbazların sihirlerini bozdu ve gerçeği olanca çıplaklığıyla gözler önüne serdi.Hz. İsa’nın (a.s) peygamberlikle görevlendirildiği devirde ise tıp ilmi pek ilerlemişti ve çağın en geçerli bilim dalıydı. Bu nedenle Hz. İsa da (a.s) kendi çağının en yaygın ilmine benzer mucizelerle gönderildi, onun yaptıklarını hiç kimse yapamamıştı. Hz. İsa (a.s) ölüleri diriltiyor, iyileşmez hastaları iyileştiriyor, körlerin gözünü açıyor, abraş illetine yakalananlara şifa veriyordu! Böylece o da kendi çağının insanlarına hücceti tamamlamış, gerçeği görmelerini sağlamış oldu.Hz. Muhammed’in (s.a.a) gönderildiği devirde de o çağın en yaygın ve ileri bilim dalı şiir ve edebiyattı, güzel ve etkili sözler söyleyip güçlü metinler yazmaktı. Bu nedenle de o insanlara emsalsiz söz ve terkiplerden müteşekkil öğüt, hüküm ve buyruklar getirdi; hiç kimse bunların benzerini getirememiş, benzeri bir söz söyleyememiştir. Böylece Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bu emsalsiz söz, kelime ve terkiplerden müteşekkil öğüt ve buyrukları olan Kur’ân-ı Kerim o dönemin insanlarına gerçeği inkâr edemeyecekleri şekilde ispatlayıp hücceti tamamlamış, inkârcıların sözlerini batıl edip geçersiz kılmıştır.
İkinci Alâmet
Bir peygamberi tanımanın ikinci yolu, hakkaniyeti insanlara ispatlanmış olan bir başka peygamber tarafından ismi ve özellikleri önceden haber verilmek suretiyle tanıtılmasıdır.
Mesela: Hz. Muhammed’in (s.a.a) geleceği daha önce Tevrat’ta ve İncil’de müjdelenmiştir. Kur’ân-ı Kerim bu müjdelere örnek olarak Hz. İsa’nın (a.s) şu sözünü aktarır:…İsa dedi ki: “Ey İsrailoğulları ben Allah’ın size göndermiş olduğu elçisiyim, Tevrat’ı tasdikleyen ve sizi benden sonra gelecek olan Ahmed adlı peygamberle müjdeleyen peygamberim ben…”(1)
A’raf Suresi’nin 157. ayetinde de aynı müjde vardır: Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (nebi) olan elçiye (Resule) uyarlar…
Üçüncü Alâmet
Peygamberleri tanımanın üçüncü yolu, nübüvvet ve risaleti kesinlikle ispatlayan karinelerdir, bunları şöyle özetleyebiliriz:
1- Peygamberlik iddiasında bulunan birinin öncelikle karakterine ve ahlâkına bakılır; böyle biri en mükemmel insanî huy, karakter ve vasıflara sahip olur, yaşadığı toplumda temizlik, dürüstlük ve faziletiyle tanınır.
2- Bir başka karine de onun getirdiği dinin buyruk ve hükümlerini akıl ve mantıkla ölçmektir; bu hükümler akla uygun olmalı, ilâhi öğretiler ve insanî erdemlerle tam olarak bağdaşmalıdır.
3- Bir peygamber kendi davasında azimli ve kararlı olmalı; sözüyle davranışları da birbirini tutmalıdır.
4- Bir peygambere kimlerin uyduğu ve kimlerin muhalefet ettiği önemlidir.
5- Dinini nasıl tebliğ ettiği de önemlidir; dininin hakkaniyetini ispatlamak için hangi yollara başvurmakta, hangi yöntem ve araçları kullanmaktadır?Bu tür karineler de yan yana dizildiğinde bir peygamberin hakkaniyetinin anlaşılmasını sağlayabilir.
Kırk Derste Ehlibeyt İnançları / Üstad Asgar Kaimi
1- Usul-i Kâfi, Kitabu’l-Hüccet, el-Iztırar İle’l-Hüccet, 1. hadis.2- Biharu’l-Envar, c.11, s.40.1- Kâf, 16.2- En’âm, 91.3- En’âm, 57. 1- Cum’a, 2.2- Nahl, 36. 1- Hadid, 26.2- Zariyat, 56.1- Biharu’l-Envar, c.11, s.71.1- Meryem, 30.1- Şuarâ, 109, 127, 145, 164 ve 180. ayetler. 1- Saf, 6.