Daha önce de belirttiğimiz gibi Emevîlerle Abbasîler, Ehlibeyt İmamlarını (a.s) çok sıkı şekilde gözaltında tutuyor, hatta bazen onların halkla görüşmesini bile engelliyorlardı. Ancak, Emevîlerin son dönemleri ve Abbasî iktidarının ilk yıllarında bu ikisi arasındaki iktidar kavgası nedeniyle Ehlibeyt İmamları (a.s) bir nebze de olsa rahat bir nefes alabilmiş ve işte bu dönem, ilim âşıklarının İmam Bâkır’la İmam Sadık hazretlerinin (üzerlerine selâm olsun) ilim, bilim ve feyiz deryasından yararlanmaları şansını doğurmuştur.
İmam’ın ilim deryasından feyiz almak isteyen din ve bilim âşıklarının ona duyduğu sevgi ve güven, en zor şartlar ve en sıkıntılı dönemlerde bile onların bir şekilde yolunu bulup İmam’a ulaşmalarını ve sorularına cevap bulabilmelerini sağlıyordu.
İmam Sadık’ın (a.s) çeşitli dinî ve pozitif bilim dallarında yetiştirdiği öğrencilerin çoğu, giderek bu dalda zamanının en büyük hocasına dönüşmüş ve bu bilimlerin yayılmasını sağlamışlardır. Şeyh Tusî, Rical kitabında, İmam Sadık’tan (a.s) ders alan veya İmam’dan rivayette bulunan dört bin isim sayar. Çeşitli bilimlerin halka ulaşması ve insanların kemale ermesi yolunda ciddi emekler sarf edip büyük adımlar atan bu isimlerden üçünü örnek alarak özetle tanıtalım:
Hamran b. A’yen Şeybanî
Hamran’ın aile fertleri, genellikle Ehlibeyt İmamları’nın (a.s) özel Şiası ve yakın dostlarıydı. Hamran’la kardeşi Zürare, çağlarının en seçkin fakihi ve bilim adamı konumunda olmuş ve İmam Bâkır’la (a.s) İmam Sadık’ın (a.s) en sadık yârenleri arasında yer almışlardır. İmam Sadık (a.s): “Hamran b. A’yen imanlı biridir ve yemin ederim ki dininden asla dönmez!” buyurmakta ve “Hamran, cennet ehlidir.” demektedir.(1)
Zürare şöyle anlatır:
Gençliğimin ilk yıllarıydı. Medine’ye gittim, sonra da oradan Mekke’ye geçip hac mevsiminde Mina’ya çıktım. Mina’da İmam Bâkır’ın (a.s) çadırına giderek selâm verdim. Selâmımı alınca, karşısına oturdum. “A’yen’in oğullarından mısın?” diye sordu. “Evet, adım Zürare!” dedim. “Onlara benzerliğinden seni tanıdım.” buyurdu ve kardeşim Hamran’ın hacca gelip gelmediğini sordu. “Hayır, gelmedi; ama size selâm gönderdi.” dedim.
“Aleykum Selâm” diyerek şöyle ekledi: “O, gerçek müminlerdendir ve asla dininden vazgeçmeyecektir! Onu gördüğünde, benden selâm söyle!”(2)
Bir başka rivayette bizzat Hamran, İmam Bâkır’dan (a.s): “Acaba ben de sizin Şianız sayılır mıyım?” diye sorduğunu ve İmam’ın (a.s): “Evet, vallahi sen dünya ve ahirette bizim Şiamızdansın.” buyurduğunu söyler.(3)
Esbat b. Salim anlatır:
İmam Musa b. Cafer (a.s) şöyle buyurdu:
Kıyamette bir ses duyulur ve “Allah’ın peygamberi Muhammed b. Abdullah’ın havarileri (en yakın ashabı) olup ahdine vefa gösteren ve inançlarından asla taviz vermemiş olanlar nerede?” diye sorulur. Selman, Mikdad ve Ebuzer ayağa kalkarlar. Sonra tek tek Ehlibeyt İmamları’nın en yakın ashabını sorarlar. Onlar da ayağa kalkarlar. Derken sıra beşinci ve altıncı imamların yakın ashabına gelir. Abdullah b. Şerik el-Âmirî, Zürare b. A’yen, Bureyd b. Muaviye, Muhammed b. Müslim, Ebu Basir Muradî, Abdullah b. Ebu Ya’fur, Âmir b. Abdullah, Hücr b. Zayide ve Hamran b. A’yen ayağa kalkarlar.(1)
Safvan şöyle anlatır:
Hamran, dostlarıyla sürekli ilmî toplantılar yapar ve Ehlibeyt İmamları’ndan hadisler naklederdi. Arkadaşları, Ehlibeyt İmamları dışında bir başkasından hadis rivayet edecek olsalardı, kabul etmez ve onları uyarırdı. Bu uyarıyı üç kez tekrarladığında ve onların dikkate almadıklarını gördüğünde, o toplantıyı terk ederdi.(2)
Yunus b. Yakub: “Hamran, kelâm (akait) ilmini çok iyi bilirdi.” der.(3)
Hişam b. Salim şöyle anlatır:
Bir grup ashabıyla birlikte İmam Cafer Sadık’ın (a.s) huzurundaydık. Bir Şamlı içeriye girdi. İmam (a.s) ne istediğini sorunca, “Her sorunun cevabını bildiğini duydum ve senden bazı sorular sormaya geldim!” dedi. İmam sorularının ne hakkında olduğunu sorunca da, “Kur’ân hakkında.” dedi. İmam (a.s) onunla Hamran’ın ilgilenmesini söyleyince, Şamlı adam:
“Ben Hamran’la değil, seninle tartışmaya geldim buraya!” dedi. İmam (a.s): “Hamran’ı yenebilirsen, beni yenmiş sayılırsın.” buyurdu.
Şamlı adam da, Hamran’a dönüp ona sorular sormaya başladı. Sorduğu bütün sorulara en mükemmel cevapları alınca, soru sormaktan yorulup münazaradan çekildi.
İmam (a.s): “Hamran’ı nasıl buldun?” diye sordu. Şamlı: “Pek büyük bir üstatmış!” dedi, “Sorduğum her şeyin cevabını bildi!”(1)
Abdullah b. Ebu Ya’fur
İmam Sadık’ın (a.s) en yakın ashabındandı. İmam’a karşı fevkalade saygılı ve itaatkârdı. Bu da, onun imamet makamını gereğince kavramış olmasından kaynaklanıyordu. Bir gün İmam’a (a.s): “Siz bir narı ikiye böler ve yarısının haram, yarısının helal olduğunu söylerseniz, bir yarısının helal ve diğer yarısının haram olduğuna şahadet ederim!” dedi.
İmam (a.s) iki kez: “Allah’ın rahmeti üzerine olsun!” buyurdu.(2)
Abdullah bir ara nadir görülen bir hastalığa yakalandı. Bazen pek acı çektiği için hekimler şarabın iyi geleceğini söylemişlerdi. İmam’la görüştüğünde meseleyi açarak doktorların şarabı önerdiğini söyledi. İmam (a.s) buyurdu ki:
Sakın şarap içme! Şarap haramdır ve bu tavsiye, sana şarap içirmeye çalışan şeytanın telkinidir. Onun telkinine kapılmaz ve onu dinlemeyecek olursan, senden ümidini keser ve seni bırakır!
Bunun üzerine İbn Ebu Ya’fur Kûfe’ye döndü. Hastalığı tekrar nüksetti ve eskisinden çok daha ağır bir hâl aldı. Onun durumunu gören yakınları şarap getirip içmesini istedilerse de: “Yemin ederim ki, bir damla dahi ağzıma almayacağım ondan!” diyerek reddetti. Birkaç gün öylece yatakta kaldı ve çektiği acıya dayandı. Bir süre sonra Yüce Allah ona öyle bir şifa verdi ki, hayatı boyunca bir daha hastalandığı görülmedi.(1)
İbn Ebu Ya’fur, İmam Sadık (a.s) döneminde vefat etmiştir. İmam (a.s), Mufaddal b. Ömer’e yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:
Ey Mufaddal! Allah’ın selâmı onun üzerine olsun, İbn Ebu Ya’fur’a yaptığım tavsiyeleri sana da yapıyorum. O -ki Allah’ın selâmı ona olsun- Allah’a, Peygamber’ine ve yaşadığı çağın İmam’ına karşı ahdini yerine getirmiş olarak şu dünyadan göçtü. Allah’ın rahmetine mahzar olmuş, günahları affedilmiş olarak vefat etti. Allah’ın selâmı onun ruhuna olsun! Bizim zamanımızda Rabbine, Peygamber’ine ve zamanının İmam’ına ondan daha itaatkâr olan yoktu. Yüce Allah onu rahmetine alıp da ruhunu kabzedip cennete intikal ettirinceye kadar da hep öyle kaldı!…(2)
Mufaddal b. Ömer el-Cu’fî
İmam Cafer Sadık’ın (a.s) ashabının ileri gelenlerinden, seçilmiş yakın dostlarından ve güvenilir büyük fakihlerdendir.(3)
İmam’ın (a.s) en yakın adamlarından biri sayılır ve İmam’ın bazı özel işleriyle bizzat ilgilenirdi.(4)
Medine’ye gelen bir grup Şiî, İmam’dan (a.s) dinî meselelerini sorabilecekleri birini kendilerine tanıtmasını istediler. İmam (a.s) istedikleri zaman kendisine müracaat edebileceklerini söyledi. Yine bir başkasını da tanıtmasına yönündeki ısrarlarına karşı: “Mufaddal’a gidip ondan sorabilirsiniz.” buyurdu, “Onun her dediğini kabul edin; çünkü o, haktan başka söz söylemez!”(1)
İmam Sadık (a.s) Mufaddal’a tevhit hakkında özel dersler vermiş ve Mufaddal da bunları “Mufaddal’ın Tevhid Risalesi” adlı bir kitapta bir araya toplamıştır. Daha önceki bölümde bu değerli eserden bazı kesitleri özetle aktarmıştık. Bu özel dersler, onun İmam (a.s) yanındaki ilmî mevkiini ve İmam’ın (a.s) onu ne kadar sevdiğini göstermektedir.
İmam Cafer Sadık (a.s) Mufaddal’ı o kadar severdi ki, bir gün ona: “Ey Mufaddal! Allah’a yemin ederim ki seni pek severim; seni seveni de severim ben!” buyurdu.(2)
İmam Musa Kâzım (a.s) da Mufaddal hakkında: “Mufaddal benim sırdaşımdır, gönlüm onunla rahat bulur.” buyurmuş(3) ve o dünyadan göçtüğünde de: “Allah ona rahmet etsin! Babamdan sonra babaydı benim için; şimdi rahat ve huzur içindedir artık!”buyurmuştur.(4)
1- Rical-i Keşşî, s.1762- Rical-i Keşşî, s.1783- Rical-i Keşşî, s.462.1- Rical-i Keşşî, s.102- Rical-i Keşşî, s.1793- Tuhfetu’l-Ahbab, s.77.1- Rical-i Keşşî, s:2762- Rical-i Keşşî, s.249; Mu’cem-u Ricali’l-Hadis, 1/103.1- Rical-i Keşşî, s.247, özetle2- Rical-i Keşşî, 2493- Camiu’r-Ruvat, 2/2584- Camiu’r-Ruvat, 2/258.1- Rical-i Keşşî, 3272- Biharu’l-Envar, 47/395; Şeyh Müfid’in el-İhtisas adlı eseri, s.2163- Tuhfetu’l-Ahbab, s.3764- Tuhfetu’l-Ahbab, s.376.