Muhakat(1) Aslı
Psikologlar şuna inanmaktadır:
Çevre, bireylerin kişilik ve düşünce tarzının altyapısını oluşturur. “Aynılık ve birliktelik” ilkesi de onları, toplumun düşünce ve davranışları çizgisinde hareket ettirir.(2)
Bazı psikologlar, bu alanda aşırı giderek bahsi geçen görüşün “tümel ve her yönlü” bir yasa olduğu sanısına kapılmış, istisnasız olarak bütün sosyal olguları bu yasa çerçevesinde değerlendirmeye almış ve analiz etmiş iseler de, “toplum” etkeninin, bireylerin ruhiyesi/ruh yapısı ve kişiliği üzerinde inkâr edilemez etkisi olduğu kesindir.
Buna binaen, takva ve erdem ortamı, çocukları takvalı ve disiplinli eğitir; bozuk ve sapık toplum ise genellikle bireyleri fesat ve sapıklık uçurumuna sürükler. O hâlde yolunu, toplumun hastalıklı ve uçurumla son bulan yolundan ayıran insanlar, normal ötesi insanlardır.
İslâm’ın Doğuşu Öncesinde Arabistan Ortamı
Arabistan başta olmak üzere dünya keşmekeş ve cehalet denizinde boğulmuştu ve Arap yığını fesat ve hurafe ateşinde yanmaktaydı. Kara cehalet bulutları, Arapların yaşam ufkunu karartmış ve onları kara günde kendi başlarına bırakmıştı; nice mallar yağmalanıyor ve nice kanlar haksız yere dökülüyordu. Tapmış oldukları cansız putlar ise, yaşanan rezalet düzeyini daha iyi kanıtlamaktaydı.(1)
Sınıfsal ayrılık, farklılık ve çatışmalar en kötü hâliyle hüküm sürmekteydi. Toplumlarda mevcut olmayan tek şey, kanun ve adaletti. Merhamet duygusundan yoksun zenginler, emekçi ve zahmet çeken sınıfı sömürüyorlardı; başkalarının emeğine, öksüz çocukların ve dul kadınların perişan hâline aldırmadan altın-gümüş biriktiriyorlardı ve bunlar yetmezmiş gibi bir de büyüklük taslıyorlardı.
Alışveriş ve ticarette, çaresiz bir kocanın borcu karşılığında karısını sorumlu tutacak ve çaresiz bir kadının borcuna karşılık da kocasını alıkoyacak kadar gaddarca ve bir o kadar da yanlış bir yol tutturmuş gidiyorlardı.(2)
İlim tahsil etmeleri ve olgunluk kazanmaları gerekirken, atalarıyla ve sayılarının çokluğu ile övünür dururlardı ve hatta bazen kendi sayılarının çok olduğunu karşı kabileye kanıtlamak için mezarlığa gider ve orada yatan ölülerini de kendi sayılarına ilave ederlerdi.(3)
Şehvetperestlikler, şarap içmeler ve kan dökmeler, günlük ve normalleşmiş işlerdendi.(1)
Meşhur Arap şairi İmreü’l-Kays, amcası kızı Anize ile arasında geçen şeytanî aşkı ve çılgınlığı, olanca arsızlıkla şiirlerinde şerh ederdi.(2) Bundan daha kötüsü ise bu şiirler, en yüce edebiyat eserleri olarak Kâbe’nin duvarına asılırdı.
Bunlar, karanlık ufkundan İslâm nuru parlayan bir toplumun genel yapısının, ahlâkî durumunun ve davranış biçiminin dış görüntüsünden ibaretti.
Böyle bir toplumun gidişatını beğenmeyen, bu gidişat karşısında üzülen ve hatta ona karşı koyan bir insanın, yüce ve semavî kişilik sahibi olduğu ortadadır. Halklara önderlik etmeye ve onları karanlıklardan kurtarmaya layık olan da, böyle bir kişiliğe sahip şahıs olabilirdi ancak.
İnsanların putlara yöneldikleri bir toplumda, okuma yazmayı kimseden öğrenmemiş(3) olan Muhammed (s.a.a) Hira dağına yöneliyordu; evrenin yaratıcısının kudret ve azameti karşısında yere kapanıyor ve O’na kulluk sunuyordu.(4)
Muhammed (s.a.a), Allah’ın inayetleri sayesinde daha ilk günlerde yolunu belirledi; hiçbir surette şek ve şüpheye kapılmadan kavminin yaşam tarzını, yol-yordamını kınadı ve o yanlış geleneklerin aksi yönünde hareket etti.(5) Ömrü boyunca bir an olsun puta tapmadı; hatta onların adını bile duymaktan nefret ederdi. Geçen sayfalarda da değindiğimiz gibi Bahira’nın, on iki yaşında olan Hz. Muhammed’i (s.a.a) meşhur Lat ve Uzza putlarına yemin verdirmesi üzerine, o öfkelenerek: “Bu ikisinden nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem.”(1) buyurur.
Muhammed’in (s.a.a) yücelik ve temizliği, herkesin dilindeydi; doğruluk ve dürüstlüğü sayesinde “Emin” lakabını almıştı ve Hatice de ticaret mallarını, bu güzel vasfından dolayı ona teslim etmişti. Muhammed’in (s.a.a) insanlara karşı davranışı ve muaşeret ahlâkı öylesine yüce ve alımlı idi ki, herkes ona hayran oluyordu.
Ammar şöyle diyor:
Muhammed (s.a.a) peygamberliğe seçilmeden önce onunla çobanlık yapıyordum. Bir gün ona Fah otlağına gitmeyi teklif ettim, o da kabul etti. Sabahleyin kalkıp kararlaştığımız yere gittim ve Muhammed’in (s.a.a) benden önce geldiğini, ancak koyunlarının otlamasına engel olduğunu gördüm. Bunun nedenini sordum ve o da: “Sana söz vermiştim ve sen gelmeden de koyunlarımın otlamasını istemedim.” dedi.(2)
Muhammed (s.a.a) başka bir yolda ilerlemekteydi, kavminin geleneklerine bağlılığı yoktu ve gaybî bir etken gözetiminde tekâmülünü sürdürüyordu. Bu nedenle de insanlar ona özel bir saygı gösteriyor, sorunlarını çözmede onun görüşüne önem veriyor ve ona uyuyorlardı.
Hacerü’l-Esved’in Yerine Konması
Hz. Peygamber (s.a.a) 35 yaşındayken Kureyş, Allah’ın evi Kâbe’yi daha iyi bir şekilde onarmaya karar vermişti. Her Kureyş kabilesi, bu şerefe ortak olmak için Kâbe’nin bir kısmının onarımını üstlenmişti.
Önce Velid Kâbe’yi yıkmaya başladı ve daha sonra diğer insanlar da ona yardım etti. İbrahim-i Halil’in (a.s) atmış olduğu temeller görününceye kadar yıkma işi devam etti. Daha sonra her kabile üstlenmiş olduğu bölümü onarmaya başladı.
Hacerü’l-Esved’i yerine koyacak kadar duvarlar yükseldiğinde, Kureyş kabileleri arasında büyük bir anlaşmazlık çıktı. Her kabile, Hacerü’l-Esved’i yerine koymak ve bu şerefi sahiplenmek istiyordu.
Gittikçe anlaşmazlık büyüdü ve kabileler ayrılarak savaş hazırlığına başladılar.
Abdü’d-Dar Oğulları büyük bir tabağı kanla doldurup ellerini de içine daldırdılar ve böylece birbirleriyle ölüm yemini etmiş oldular.
Vahşete gebe olan bu anlaşmazlık dört veya beş gün sürdü. Sonunda Kureyş’in en yaşlısı olan Ebu Ümeyye şu öneride bulundu:
Mescidin kapısından girecek olan ilk şahsı bu konuda hakem seçmenizi ve bu sorunun çözümü için onun görüşüne uymanızı öneriyorum.
Kureyş bu öneriyi kabul etti ve herkes mescidin kapısından girecek ilk kişiyi beklemeye koyuldu. Birden Hz. Peygamber (s.a.a) mescidin kapısından içeri girince, herkes “Bu Emin’dir, bu Muhammed’dir ve biz de onun hükmüne razıyız.” dediler.
Olup bitenlerden habersiz olan Hz. Muhammed’e (s.a.a) olay anlatıldı ve o da bir elbise getirmelerini istedi. Muhammed’in (s.a.a) ne yapmak istediğini kestiremeyen Kureyş hiç düşünmeden bir elbise getirdi. Peygamber (s.a.a), getirilen elbiseyi yere serdikten sonra Hacerü’l-Esved’i kaldırıp elbisenin üzerine koydu ve şöyle buyurdu:
Her kabile bu elbisenin bir tarafını tutarak bu şerefe ortak olsun.
Kureyş kabileleri, Hacerü’l-Esved’i taşıdı ve konulması gereken yere kadar kaldırdılar. Bir başkasının bırakması durumunda çekişme ve anlaşmazlık sebebi olacağından dolayı bizzat Muhammed’in (s.a.a) kendisi Hacerü’l-Esved’i alıp yerine koydu ve bu uygulamasıyla da anlaşmazlığı tümüyle gidermiş oldu.(1)
Bu olay, bir yandan Muhammed’in (s.a.a) sosyal kişiliğinin yüceliğini gösterirken, öte yandan da vahşete gebe bir anlaşmazlığın, savaş yapılmadan ve kan dökülmeden çözümlenmesine sebep olan güzel tedbirini ve doğru düşüncesini ortaya koymaktadır.
Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberlik ve kutsal semavî inkılâp bayraktarlığı makamına layık olduğu, bu olaydan da anlaşılmaktadır.
1- Bir kimseyi taklit etmek, müşabehet etmek2- Rehberan-i Bozorg ve Mesuliyetha-yi Bozorgter, c.2, s.37.1- Uygarlık Tarihi, Will Dourant, Dördüncü kitap, Farsça çev: Ebu’lKasım Payende, c.11, s.1–10; ed-Dürretü’l-Beyza Fî Şerh-i Hutbet-i Fatimete’z-Zehra, s.27–54 2- Dâiretü’l-Maarif, Ferid Vecdi, c.6, s.2503- Mecmau’l-Beyan, c.10, s.534.1- el-Asru’l-Cahilî, Dr. Sevfi Zeyf, Mısır, 5. baskı, s.702- Şerhü’l-Muallakati’s-Sab’, ez-Zuzenî, s.33- Ankebut Suresi, 484- Biharu’l-Envar, c.18, s.2805- Biharu’l-Envar, c.18, s.277–281; Nehcü’l-Belâğa, Feyzü’l-İslâm Şerhi, s.802.1- A’lamü’l-Vera, Necef basımı, s.17–18; Biharu’l-Envar, c.15, s.4102- Biharu’l-Envar, c.16, s.224.Kaynak: Hz. Muhammed (s.a.a) (Ehlibeyt Serisi-1)/ Telif Komisyonu.