Hz. Muhammed’in Bi’seti

17.11.2025 08:20
4
A+
A-

On dört asır önce miladî 610 yılında, şirkin ve putperestliğin bütün dünyaya egemen olduğu, mazlumların egemen sınıfın baskısı altında can çekiştiği ve bütün insanların ümitsizliğe boğulduğu bir zamanda asil bir aileden gelen mert ve dürüst bir insan kıyam ederek mazlumlardan yana tavır alıp adalet ve hürriyet taraftarı olduğunu, esaret zincirlerini parçalamak istediğini, bilim ve kalkınmadan yana olduğunu belirterek, yüce Allah tarafından vahiy alıp O’nun emirlerini insanlara iletmekle görevli son peygamber olduğunu açıkladı.

Bu büyük ve müstesna insan, Haşimoğulları kabilesinden Abdullah oğlu Muhammed’di. Haşimoğulları kabilesi bütün Arap kabileleri arasında mertlik, yiğitlik, cömertlik, dürüstlük ve asaletiyle meşhurdu. İster dost olsun, ister düşman olsun, bütün tarihçiler bu nadide insanın liyakat ve büyüklüğünü onaylamaktadır. Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğinden önceki iftihar dolu 40 yıllık yaşamı bütün ayrıntılarıyla tarihte kayıtlıdır; baştanbaşa cehalet ve karanlıklara gömülü olan o günün Arap Yarımadası’nda Hz. Muhammed (s.a.a) her bakımdan mükemmel bir insan olarak tanınmış, onun mertlik ve dürüstlüğü dillere destan olmuştu.

İçinde yaşadığı toplum ona “Muhammed-i Emin” lakabını verecek kadar sevgi, saygı ve güven duymadaydı. Allah’ın salât ve selâmı ona ve tertemiz Ehlibeyt’ine olsun.

Hz. Muhammed’in Peygamberlik Belgeleri

Peygamberleri tanımanın yolları bahsinde belirttiğimiz noktalar, aynı zamanda Hz. Muhammed’in (s.a.a) nübüvvetinin de delilleridir. (Mucize, daha önceki peygamberler tarafından insanlara duyurulup tanıtılmış olma, kesin karine ve belgeler.) Tarih, Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberlik ve bi’setine şahadet etmektedir, ondan önce gelmiş olan peygamberler ve onların getirdiği semavî kitaplar da onun geleceği müjdelenmiştir.

Peygamberimizin mucizeleri iki çeşittir:

Birincisi: Hz. Peygamber’in (s.a.a) gösterdiği mucizeler bir şahsın veya bir kısım insanların talep ve isteği üzerine gerçekleşmiştir. İnsanlar ondan falan mucizeyi göstermesini istiyor, o da bunu yüce Allah’tan talep ediyor ve söz konusu mucize gerçekleşiyordu: Ağaç ve çakıl taşlarının ona selâm vermesi, kertenkele -veya timsahın- onun peygamberliğini dillendirmesi, ayın yarılması, ölülerin dirilmesi, gaipten haberler vermesi… bu mucizelerdendir.

İbn Şehrâşub, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) gösterdiği mucizelerin sayısının 4440 olduğunu ve bunlardan üç bininin tarihî belgelerde kaydedilmiş bulunduğunu yazar.

Kur’ân, Hz. Peygamber’in Kalıcı Mucizesi

İkincisi: Hz. Muhammed’in (s.a.a) gösterdiği kalıcı ve daimi mucizesi olan Kur’ân’dır; bütün zaman ve mekânlarda, kıyamete kadar kalacak olan ölümsüz mucize Kur’ân’dır.

Hz. Peygamber ile diğer peygamberler arasındaki en belirgin farklardan biri, onların risaletlerinin bazı açılardan sınırlı ve mahdut olmasıdır. Mesela onlar belli bir grup veya ümmete gönderilmişlerdir; hatta bazı peygamberlerin görev sahası belli bir zaman ve mekânla da sınırlıydı. Kimi peygamberlerin ise peygamberlik görevi mekânla sınırlı olmasa da zamanla sınırlı olup geçiciydi. Bu nedenle de hiçbir zaman risaletlerinin daimi olduğu iddiasında bulunmamışlardır. Bu nedenle, gösterdikleri mucizeler de mevsimlik ve belli bir zaman dilimine yönelik olup geçiciydi.Hz. Muhammed’in (s.a.a) risaleti ise daimî olup bütün zaman ve mekânlara yöneliktir. Bu nedenle de anlık ve geçici mucizelerin yanı sıra, daimi bir mucizesi de vardı, bu mucize daima, kalıcı ve kıyamete kadar da onun (s.a.a) risaletine şahit olacak Kur’ân’dı.

Bu açıklama ışığında Kur’ân’ın belirgin özellikleri şöyle sıralanabilir:

1- Zaman ve mekân sınırlarını aşmış olup kıyamete kadar mucize olarak kalmayı sürdürecektir.

2- Kur’ân ruhanî bir mucizedir. Yani diğer mucizeler göze ve kulağa hitap ederken Kur’ân ruhların ve canların en derin noktalarına nüfuz etmektedir.

3- Kur’ân, konuşan bir mucizedir ve kendisine karşı çıkanlara kıyamete kadar meydan okumakta, “eğer doğru söylüyorsanız benim surelerim gibi bir tek sure getirin!” demektedir. Kur’ân’ın bu meydan okuyuşu 14 asırdır sürdüğü hâlde hâlâ kimse ona karşı çıkamamıştır ve kıyamete kadar da çıkamayacaktır:

De ki: “Eğer bütün insanlar ve cinler el ele verip işbirliği yapacak olsa da bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmeye güçleri yetmez asla!”(1)

Bu çağrının ikinci merhalesinde, muhaliflerin acizliğini ispatlamak için Kur’ân, kendisinin tamamına benzer bir kitap değil, Kur’ân surelerine benzer sadece on sure getirmelerini istemekte, üçüncü merhalede düşmanlarına büsbütün fırsat ve avantaj vererek şöyle buyurmaktadır:

Kulumuza gönderdiğimizden (Kur’ân) şüpheniz varsa, o zaman onun surelerinden birine benzer bir sure getirin; eğer doğru söylüyorsanız bütün yardımcılarınızı ve sizi destekleyenleri de yardıma çağırın…(2)

Sonuç: Kur’ân surelerinden birine benzer bir sure bile getirmeye güçleri yetmez.Resulullah (s.a.a) döneminin müşrikleri Kur’ân surelerinden sadece bir tekinin bile bir benzerini getirebilse ve onca mahir edebiyatçıyla nadide şairler bunu becerebilselerdi hiç şüphesiz bunu yapar ve Müslümanlarla sevgili Peygamberine karşı onca kanlar döküp savaşlar açmaz ve bu savaşlarını getirecekleri bir sureyle sürdürmeyi tercih ederlerdi. Aynı şekilde, bi’setten sonra da bu 14 asır boyunca türlü yollarla Müslümanlarla savaşan İslâm düşmanı milyonlarca müşrik ve münafık da ellerinden gelse kesinlikle Kur’ân surelerine benzer bir sure getirir ve bu yolla İslâm’a karşı yaygaralar koparıp savaş açarlardı.

Dil ve edebiyat uzmanları, Kur’ân ile böyle bir mücadeleye girmenin kesinlikle mümkün olmadığını itiraf etmişlerdir. Bu eşsiz kitabın fesahat ve belagatı gerçekten benzersiz, kaide, terkip ve kuralları fevkalade, uyumlu ve tutarlı, geleceğe dair verdiği haberler kesin doğru ve güvenilir olup zaman, mekân ve bilimin çok ötesindedir. Bu da, Kur’ân’ın insan ürünü olmadığının ve daimi bir mucize olduğunun en büyük delilidir.

Tarihî Bir Olay

Kur’ân, söz konusu ayetlerin nüzulüyle birlikte İslâm düşmanlarını böyle bir mücadeleye çağırıp hepsine açıkça meydan okuyunca, müşriklerle kâfirler o dönemin en güçlü Arap dili uzmanlarıyla edebiyatçılarını bir araya getirip Kur’ân ile mücadele yolunda bütün güçlerini seferber ettiler. Ancak her defasında yenilgiye uğrayıp derhal geri adım atmak zorunda kaldılar. Bu zorlu mücadelede müşriklerin yardım aldığı isimlerden biri de, çağının en güçlü hatip ve edebiyatçılarından olan Velid İbn Müğire idi. Velid’den bu işe bir çözüm yolu bulmasını; bu kitapla mücadele edebilecek bir yol önermesini istediler. Bunun üzerine Velid, Hz. Muhammed (s.a.a) ile görüşerek kendisine Kur’ân’dan bazı ayetler okumasını istedi, Hz. Resulullah (s.a.a) Secde Suresi’nin bazı ayetlerini kendisine okuyunca; Velid fevkalade bir heyecana kapıldı, duyduğu ayetler onu iliklerine kadar etkilemişti. Gayri ihtiyari bir heyecanla yerinden kalkıp müşriklerin yanına gitti ve heyecandan titreyen sesiyle dedi ki:

Yemin ederim ki, Muhammed’den duyduğum şeyler ne insan sözüne benziyor, ne de perilerin ilhamına! Onun sözlerinde kendine has bir tatlılık ve güzellik var! Tıpkı bir ağaç gibi dalları meyve dolu ve kökleri güçlü mü güçlü! Onun ağzından çıkan sözler her söze galip gelir, o sözleri mağlup edebilecek hiçbir şey yoktur!Velid’den bunu duyan müşrikler “Muhammed, Velid’i büyüledi! Velid Müslüman oldu!” dediler.Velid’in bu kanaati, müşrikler için çok ağır bir darbe olmuştu. Ebu Cehil bu soruna bir çözüm bulmakla görevlendirildi ve alelacele Velid’e giderek Kureyş müşriklerinin sözlerini ona aktarıp onu Kureyşlilerle özel bir toplantıya katılmaya davet etti. Velid bu toplantıya katılarak “Sizler Muhammed’in deli olduğuna gerçekten inanıyor musunuz? Onda delilik veya cinnetten herhangi bir eser gördünüz mü şimdiye kadar?” diye sordu. Kureyşliler “Hayır.” dediler, “Onun deli veya mecnun olmadığını çok iyi biliyoruz aslında!” Bunun üzerine Velid “Peki, onun yalancı olduğunu söyleyebilir misiniz? O, sizin aranızda doğru sözlülüğü ve güvenilirliliğiyle meşhur değil mi?” diye sordu. Kureyş büyükleri çaresizlikle “Peki ama, onu neyle suçlayalım?” dediler, Velid biraz düşündükten sonra “Onun büyücü ve sihirbaz olduğunu söyleyin!” dedi, “Çünkü onun söylediklerine iman edenler onun uğrunda her şeylerinden vazgeçiyor!”Velid’in bu fikrini beğenen müşrikler, Kur’ân’a iman etmiş olan kitleleri Hz. Muhammed’den (s.a.a) soğutabilmek için bu söylentiyi bütün şehirde yayarak ona büyücülük ve sihirbazlık iftirasında bulundular. Ancak, bunların hiçbiri fayda etmedi ve müşriklerin bütün plânları suya düştü, hak ve hakikat âşıkları akın akın Resulullah’a (s.a.a) gelip Kur’ân ayetlerini hayranlıkla dinliyor ve Müslüman oluyorlardı.Kureyşlilerle Velid İbn Muğire’nin bu şeytânî komploları Müddessir Suresi’nde belirtilmektedir.

Resulullah’a (s.a.a) isnat edilen sihir iftirası, Kur’ân’ın dayanılmaz cazibesinin bir itirafıydı aslında. Kur’ân’ın sihir olmadığını çok iyi bildikleri hâlde müşrikler bu cazibeye “büyü” ve “sihir” yakıştırmasında bulunmuşlardı.Kur’ân’ın Dünya GörüşüKur’ân’ın hangi ortamda indiği dikkatle incelenecek olursa, bu semavî kitap ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) büyüklüğü daha iyi anlaşılacaktır.

Bütün tarihçilerin de kaydettiği gibi Hicaz diyarı, o dönemlerde dünyanın en geri kalmış noktasıydı. Akidevî açıdan putperestliği çok seviyor, tek tanrı inancı ve tevhide karşı şaşkınlık ve hayretlerini gizleyemiyorlardı. Bu nedenle de Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) onları tek tanrıya ibadete davet ettiğinde şaşkınlıkla “Bizim bunca tanrımızı sadece bir tek tanrıyla mı değişmek istiyor? Bu çok şaşırtıcı ve inanılmaz bir davranıştır!” diyorlardı.(1)

Okuma yazma bilenlerin dahi parmakla sayılacak kadar az olduğu bir toplumda okumamış ve kimseden ders almamış, okuma yazması olmayan ümmî bir insan öyle bir kitap getiriyor ki; aradan geçen 14 asra rağmen bilim adamları hâlâ bu kitabı tefsir etmekte ve her gün ondan yeni bir hakikat öğrenip yeni bir bilgi keşfetmektedirler.Kur’ân’ın varlık âlemiyle ilgili çizdiği portre fevkalade dakik ve inceden inceye her şeyin yerli yerince hesaplandığı bir portredir. Kur’ân tevhidi en mükemmel ifadesiyle dile getirmektedir. Yerin ve göklerin yaratılışının sırları, geceyle gündüzün, insanın yaratılışının esrarı, yüce Allah’ın varlığının nişaneleri olarak fevkalade çarpıcı bir üslupla anlatılır Kur’ân’da.

Bazen fıtrî tevhitten söz edilir, bazen de mantık ve felsefe delilleriyle tevhit izah edilir. Yüce Allah’ın kudretinin her şeyi sarıp kuşattığı, fevkalade çarpıcı ifadelerle anlatılır Kur’ân’da.

Mead ve kıyametten söz ederken, müşriklerin şaşkın bakışları arasında “Gökleri ve yeryüzünü bunca azametlerle yaratan Allah, sizi tekrar diriltemeyecek mi zannediyorsunuz? O’nun gücü elbette ki yeter buna; O, kadir-i mutlak ve bilge yaratıcıdır. Bir şeyin olmasını dilerse sadece “ol” der ve o da hemen var olur.”Kur’ân-ı Kerim, içinde bütün yararlı bilimlerle erdemlerin bulunduğu eşsiz bir hazinedir. Kur’ân bir fıkıh kitabı değildir, ama içinde ibadet, siyaset, sosyoloji, hukuk, ceza hukuku… vb. ile ilgili temel kanunlar vardır; Kur’ân bir felsefe kitabı da değildir, ama içinde çok önemli temel felsefî deliller vardır. Kur’ân bir astroloji kitabı değildir, ama yıldızbilim ve gök cisimleriyle ilgili olarak belirttiği fevkalade dakik bilgi ve temel kurallar, uzay bilimcilerini hayretler içinde bırakıp bu semavî kitaba büyük bir ilgiyle sarılmalarını sağlamıştır. Kur’ân tabiat bilgisiyle ilgili bir kitap değildir, ama bu ilimle ilgili çok önemli bilgiler içeren nice ayetleri vardır.

Evet, Kur’ân kesinlikle bir mucizedir. Beşerî ilim ve bilgilerin çok ötesinde bir kitaptır.Kısacası Kur’ân sadece onu getirenle (Hz. Peygamber) onun hakiki müfessirlerinin (Ehlibeyt) tam anlamıyla tanıyıp idrak edebildiği muazzam bir kitaptır. Bizler için de her an taptaze ve hayat bahşedici bir özelliğe sahiptir, bu ulvî kitabı okudukça neşe, canlılık ve huzurumuz artmaktadır, zira Kur’ân gönüllerin baharıdır. Evet, Kur’ân her zaman taze ve ebediyen canlılığını koruyacak bir kitaptır, zira Hz. Muhammed’in (s.a.a) ölümsüz mucizesi Kur’ân’dır.

Hz. Ali (a.s) Kur’ân hakkında şöyle buyurur:Gerçekten de Kur’ân’ın zahirî pek güzel ve batını pek derindir. Şaşırtıcı boyutları bitmez, tükenmez, çarpıcı ilginçlikleriyle tazelik ve yeniliklerinin sonu gelmez.(1)

Nehcü’l-Belâğa’nın 175. hutbesinde de İmam (a.s) şöyle buyuruyor:

Gönüllerin baharı Kur’ân’dadır. Onda ilim pınarları vardır, ondan başka göz aydınlığı, gönül huzuru yoktur…

İmam Rıza (a.s) buyurur ki:

Biri İmam Cafer Sadık’a (a.s) sordu: “Neden Kur’ân yayıldıkça ve üzerinde bahsedildikçe o yenilenmekte ve sürekli tazeliğini korumaktadır?” İmam şöyle buyurdu: “Allah Kur’ân’ı bir zamana ve bir gruba has kılmamıştır (kesinlikle bütün zaman ve mekânlar içindir). Onun için Kur’ân her zaman yeni ve kıyamete kadar da yaşayacaktır.”(1)

1- İsrâ, 88.1- Hud, 16.2- Bakara, 22.1- Sad, 5.1- Nehcü’l-Belâğa, 18. hutbe.1- Biharu’l-Envar, c.93, s.15

Kırk Derste Ehlibeyt İnançları / Üstad Asgar Kaimi