Emevîlerin son yılları ve Abbasî iktidarının ilk dönemlerinde İmam Sadık (a.s) bu iki hanedanın iktidar ve koltuk kavgasıyla birbirine düşmesi nedeniyle geçici bir süre için de olsa biraz rahat nefes alabilmiş, ilmî ve dinî çalışmalarını genişletebilme fırsatı bulmuştur. İşte bu süreçte Medine, binlerce ilim aşığının İmam Sadık’ın (a.s) din ve bilim derslerine akın edip çeşitli bilim dallarında İmam’dan eğitim alma fırsatı bulduğu büyük bir üniversiteye dönüşmüştür.
İmam Sadık’ın (a.s) ilmî ve dinî kariyeri, bütün İslâm beldelerinde dillere destandı. Bu nedenle çoğu zaman çok uzak diyarlardan Medine’ye akın eden araştırmacı ve bilim adamları, İmam’ın derslerine katılıp Resulullah’ın (a.s) bu nadide evladının Allah vergisi ilim deryasından faydalanmaktaydı. Hatta gayrimüslim bilim adamları bile uzak yollardan gelip İmam Sadık’ın (a.s) ilmî münazara ve oturumlarına katılıyordu. Çeşitli din ve farklı inançlara mensup bu bilim ve din adamlarıyla İmam Sadık (a.s) arasındaki ilmî tartışmalar ve İmam’ın cevapları, İslâm tarihinin ilk yüzyıllarıyla ilgili sayfaların en ilgi çekici olanıdır.
İmam (a.s); zamanı, mekânı, soru soranın dinini ve ilmî kapasitesini ve onun olaylara yaklaşım tarzı gibi ince faktörleri dikkate alarak muhataplarına cevaplar vermiştir. Nitekim İmam’ın verdiği cevapların bazısı, sadece tartışma tarafının delillerini çürütmeye veya onun öne sürdüğü mantıktaki zaafları açığa çıkarmaya matuftur. Bazı cevaplarsa, muhatabını daha derin ve dikkatli düşünmeye sevk edici olup, onun zihnini ve bilincini uyandırmaya yöneliktir. Muhatabın ilmî kariyer ve kapasitesi ölçüsünde fevkalade ilmî ve felsefî cevaplar vermiştir.
İmam Cafer Sadık’ın (a.s) ilmî münazara ve oturumları ve bunlarda verdiği cevapların tamamını bir araya getirebilmek için ciltler dolusu kitap yazmak gerekir. Bunun için biz burada bunlardan sadece bir kısmını örnek alarak aktaracak ve özellikle gençler için anlaşılması daha kolay olan örneklere yer vereceğiz. Bu bahsin sonunda da İmam Cafer Sadık’ın (a.s) tevhit konusunda öğrencisi Mufaddal’a yazdırdıklarını içeren “Tevhidi Mufaddal” adlı eserden bazı iktibaslarda bulunacağız.
İbn Ebi’l-Avca İle Münazara
Ebu Mansur, bir arkadaşından şöyle rivayet eder:
O zamanın ünlü materyalistlerinden sayılan ve “dehriyyun” adıyla bilinen dinsizlerden İbn Ebi’l-Avca ve Abdullah b. Mukaffa’yla Mescidu’l-Haram’da oturmuş, Kâbe’yi tavaf eden hacıları seyrediyorduk. İbn Mukaffa tavaf etmekte olan hacıları göstererek: “Şunları görüyor musun?” dedi ve biraz ileride oturan İmam Sadık’ı (a.s) gösterip: “Bak, bir tek şu büyük adam dışında, hiçbiri insan denmeye lâyık değildir!” dedi. İbn Ebi’l-Avca: “Bunca insan arasında neden sadece onun insan olduğunu söylüyorsun?” diye sorunca, aralarında şu konuşma geçti:
– Çünkü onda, başkalarında görmediğim bir bilgi, insanlık ve erdem var.
– Buna inanmam için onunla bizzat kendim konuşmalıyım.
– Bunu tavsiye etmem; aksi takdirde seni tamamen değiştirmesinden korkarım. (Seni materyalist inançtan koparıp Müslüman edebilir!)
– Hiç sanmam! Onunla konuşursam, söylediklerinin doğru olmadığının anlaşılmasından korkuyorsun aslında!
– Madem böyle düşünüyorsun, git onunla konuş o hâlde! Ama elinden geldiğince dikkatli ol ve seni etkilemesine izin verme. Söyleyeceklerini iyi hesaplayıp konuş, her kelimeyi ölçüp biç, fikrini kendi sözlerinle çürütecek şeyler söylememeye dikkat et!
Bu konuşmadan sonra İbn Ebi’l-Avca, İmam’la görüşmek için bizden ayrıldı. Biraz sonra geri döndüğünde: “Ey Mukaffa’nın oğlu!” dedi heyecan ve hayretle, “Sen onun insan olduğunu söylemiştin; ama ben onun bildiğimiz anlamda bir insan türü olmadığına yemin edebilirim! Şu yeryüzü yuvarlağında, dilediği zaman cismiyle yaşayan tek kişi varsa, odur!”
İbn Mukaffa şaşkınlıkla: “Neden?” diye sordu, “Ne oldu ki?”
İbn Ebi’l-Avca dedi ki:
Onun yanına gidip oturdum. Etrafındakiler gidince, ikimiz kaldık.
Ben daha hiçbir şey söylemeden o konuşmaya başladı ve tavaf etmekte olanları göstererek şöyle dedi:
Eğer din konusu bunların dediği gibiyse ve Allah ve ahiret günü diye bir şey varsa -ki vardır ve haktır- o zaman onlar doğru yoldadır demektir. Bu durumda siz saadeti yakalamayacak ve helâk olacaksınız! Yok, eğer sizin dediğiniz gibiyse -ki kesinlikle öyle değildir, zira Allah vardır ve kıyamet haktır- o zaman Müslümanlarla sizin durumunuz eşit demektir!
(Yani ahirete inanan bir Müslüman için bu durumda da kaybedecek bir şey söz konusu değildir. Çünkü farz-ı muhal; ahiret ve din hak olmaz ve bir hesap günü bulunmazsa dahi Müslümanların zarar edeceği bir şey olmaz ve bu durumda sizlerle aynı vaziyette olurlar!)
Ben şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak: “Aman efendim, neler söylüyorsunuz?” dedim, “Bizim inancımız onların inancından farklı değil ki, biz de Müslüman’ız!”
Âdeta içimi okurcasına dedi ki:
Sizinle onların inancı aynı olur mu hiç?! Onlar kıyamete, ölümden sonra diriltileceklerine, hesaba çekileceklerine, Allah’ın ceza veya ödülüne mazhar olacaklarına, yani yaratıcılarının göğün sahibi olan Yüce Allah olduğuna ve göklerin ancak O’nun la mamur olduğuna inanıyorlar; oysa siz göğü, kimselerin bulunmadığı bomboş bir virane gibi görmektesiniz!
Onun Allah’tan söz etmesini fırsat bilerek kendi düşüncelerimi açıklayıp şöyle dedim: “Eğer mesele onların dediği gibiyse, o zaman Allah neden kendisini açıkça kullarına gösterip onları ibadete davet etmiyor? Böylece kullar arasında da bu ihtilaflar ortadan kalkmaz mı? Neden kendisini kullarından gizleyip onlara peygamber gönderiyor?! Bizzat kendisi gelse, kulları üzerinde daha etkili olmaz mı?”
Ben susunca, o: “Bunu söylerken haksızlık etmiyor musun?” diyerek şöyle ekledi:
Kudretini senin kendi varlığında apaçık göstermekte olan birinin, kendisini senden gizlediğini nasıl söylersin?! Daha önce var olmadığın hâlde var edilmen, küçükken büyümen, onca zayıflıktan sonra güçlenip serpilmen, sağlıklıyken hastalanman ve hastalandıktan sonra yine sağlıklı hâle gelebilmen, öfkeden sonra sevinmen ve memnun olduğun bir zamanda öfkeye kapılabilmen, neşeden sonra üzüntü, üzüntüden sonra neşe duyabilmen, düşmanlıktan sonra dostluğun ve dostluğundan sonra düşmanlığın, azimli ve iradeliyken gevşeyip azmini yitirmen ve gevşekken azim ve irade bulman; bıkkınlıktan sonra istemen, istedikten sonra bıkkın olman, isteksizlikten sonra eğilim duyman ve eğilimden sonra isteksizlik duyabilmen, umutsuzluğundan sonra umut ve umuttan sonra umutsuzluk yaşayabilmen, zihninde olmayan ve hatırlayamadığın bir şeyi hatırlayıp farkına varman ve zihninde var olduğu ve bildiğin bir şeyin zihninden silinmesi ve onu unutman… [İşte bunların hepsinde Allah kendi kudretini sana göstermiştir.]
Evet, benim varlığımda olan ve inkâr edemediğim ilâhî yaratılışı ve Allah’ın kudretinin varlığımdaki iz ve etkilerini ardı ardına böylece sıralayıp durdu. Öyle ki, bir an Allah benimle onun arasında belirip aşikâr olacak sandım!(1)
Abdullah Deysanî İle Münazara
Allah’a inanmayan Abdullah Deysanî, İmam Sadık’ın (a.s) evine gitti ve ondan kendisine Allah’ın varlığını ispatlamasını istedi. İmam: “Adın ne?” diye sorunca Deysanî hiçbir şey söylemeden kalkıp gitti. Arkadaşları, adını neden söylemediğini sorduklarında:
“Adımın Abdullah (Allah’ın kulu) olduğunu söyleseydim, ‘Kulu olduğun şu Allah kimdir ki sen O’na kulluk etmedesin?’ diye soracaktı.” dedi.
Arkadaşları: “Haydi tekrar ona git.” dediler, “Bu defa adını sormamasını iste ondan!”
Deysanî onların söylediğini yapıp tekrar İmam’a gitti ve “Bana Allah’ı ispatla, ama ismimi sorma.” dedi.
İmam (a.s) oturmasını söyledi.
İmam’ın (a.s) küçük çocuğu o sırada elindeki bir yumurtayla oynuyordu. İmam (a.s) çocuğun elindeki yumurtayı alarak şöyle dedi:
Ey Deysanî! Bu, kalın kabuğu olan sağlam ve kapalı bir kaledir! Sağlam kabuğunun altında ince bir zar vardır; o ince zarın içinde eriyik hâlde saydam bir altınla, saydam bir gümüş, iç içe bulunur ki, asla birbirine karışmaz ve birbiriyle karışmadan öylece iç içe kalırlar. Ne sağlıklı bir şey içinden çıkıp sağlıklı ve sağlam olduğunu bize haber verebilir, ne de onu bozabilecek bir şey içine sızıp içindeki bir bozulmadan bizi haberdar edebilir. Erkek mi, yoksa dişi mi olarak yaratıldığı kesinlikle belli değildir. Şu hâliyle yarılıp açılıyor ve içinden çok güzel renkler çıkıveriyor. Bunca hayret verici özelliklerin, birisi tarafından yaratılmış olduğunu düşünmüyor musun?
Deysanî bir süre sustu ve düşünceye daldı; sonra başını kaldırıp: “Şahadet ederim ki eşi ve benzeri olmayan Allah’tan başka ilâh yoktur; şahadet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir; şahadet ederim ki siz insanlara Allah’ın hücceti ve imamısınız. Ben geçmişimden pişmanlık duyuyor ve tövbe ediyorum!”(1)
Bir Zındık İle Münazara
Hişam şöyle anlatır: Bir zındık, İmam Cafer Sadık’a (a.s) bazı sorular sorup sonra da: “Allah nedir?” diye sordu. İmam şöyle buyurdu:
– O, her şeyden başka, her şeyin tersine bir şeydir. Bu sözden amacım, bu sözün içeriğini ispatlamak ve O’nun, bir şey olmanın hakikatiyle bir şey olduğunu söylemektir. [Yani O, gerçekten var olan bir şeydir.] Cismi olmaksızın, şekli olmaksızın, algılanmaksızın, duyulmaksızın, beş duyu organıyla hissedilmeksizin, düşünce ve hayale sığmaksızın bir şeydir O. Yokluk ve tükenişi olmadığı için O’ndan bir şey eksilmez, zamanın geçmesi O’nda hiçbir değişime neden olmaz!
– Yani O’nun duyduğunu ve gördüğünü mü söylemek istiyorsun?
– Evet, O duyar ve görür. Duymak için hiçbir uzvu olmaksızın “duyan”dır ve görmek için hiçbir aracı olmaksızın “gören”dir O! Bizatihi kendisi duyar ve bizatihi kendisi görür. Bunu söylerken, O’nun la “kendi”sinin iki ayrı şey olduğunu kastetmiyorum. Bundan amacım, teşbihte bulunarak meselenin anlaşılmasını sağlamaktır. Bundan dolayı, diyorum ki O, bütün varlığıyla “duyan”dır. Bunu söylerken de O’nun varlığının “bütün”ü ve “parçaları” olduğunu kastetmiyorum; bu tabiri kullanarak senin meseleyi kavrayabilmeni amaçlıyorum. Binaenaleyh zat ve manada hiçbir ihtilaf olmaksızın duyan, gören, bilen ve bilgi sahibi olandır O!
– O hâlde O nedir?
– O, Rab ve mabuttur. O, Allah’tır. Rab ve Allah derken “r”, “a”, “b”, ve “a”, “l”,”a”, ve “h”, harflerini kastetmiyorum; bütün varlıkları yaratan, onları dizip koşandır demek istiyorum. Bu harfleri kullanırken maksadım; “Allah”, “Rahman”, “Rahim”, “Aziz” ve diğer isimlerle anılan manadır. O, kendisine tapılan İlâh’tır, Aziz’dir, Celil’dir ve şanı pek yücedir!
– Ama düşünebildiğimiz ve aklımıza gelen her şey birer mahlûktur aslında!
– Eğer öyle olsa, tevhide inanma yükümlülüğümüz kalkar. Çünkü düşünüp akıl edemeyeceğimiz bir şeye karşı sorumluluğumuz olmaz! Ancak, biz diyoruz ki:
Duyu yoluyla düşünebildiğimiz, duyuyla sınırlı olan ve duyularımızda bir benzerini tasavvur edebileceğimiz bir şekli olan şey mahlûktur ve yaratılmıştır. Bunun için, varlığın yaratıcısını ispat etmek istiyorsak, Allah’a yakıştırılamayacak iki şeyden O’nun uzak olduğunu bilmemiz gerekir:
Birincisi O’nun inkârıdır; O’nu inkâr etmek de, varlığını reddetmek demektir. İkincisiyse teşbih ve benzetmedir; zira benzeme, ancak aşikâr ve görünür olan ve birtakım parça, bileşim ve terkiplerden meydana gelmiş bulunan “mahlûkat”a mahsus bir özelliktir. O hâlde “Yaratan” Yüce Allah’ın ispatı kaçınılmazdır. Çünkü yaratıklar O’na muhtaçtır ve her şey “yaratılmış”tır; onları yaratansa, onlardan tamamen farklı ve onların dışında bir şeydir; onlar gibi değildir. Çünkü onlar gibi olan şey, onlarda apaçık belli olan terkip ve karışımda da onlara benzeyecektir; daha önceden var olmamaları ve sonradan meydana gelen şeyler olmaları konusunda da ona benzer olacaktır. Küçükken büyüme, siyahlıktan beyazlığa geçme, güçlüyken güçsüz hâle gelme gibi konularda onlara benzemesi gerekecektir. Böylece bunlar gibi mahlûkata ait nice özelliklerde onlara benzemesi icap edecektir ki, bütün bu özellikleri tek tek burada saymamıza gerek yok sanırım!
– Allah’ı ispatladığın takdirde, gerçekte O’nun için belli bir sınır ve kısıt/had tanımış olursun!
– Hayır, O’nun için asla bir kısıt ve sınır tanımış olmayız. Yaptığımız şey, O’nun varlığını ispatlamaktır sadece! İspatla ret arasında hiçbir mertebe yoktur.
– O’nun varlığı var mıdır?
– Evet. Zaten hiçbir şey, varlığının dışında başka şeyle ispat edilemez!
– Niceliği ve niteliği de var mıdır?
– Hayır. Çünkü nitelik ve nicelik sıfat açısındandır ve bir şeyin nitelik ve niceliğini beyan edebilmek için onu ihata etmek (her şeyiyle kavrayıp kuşatarak hâkim olmak) gerekir. Oysa Yüce Allah’ın ispatında iki yolu dışlamak gerekir. Biri O’nun varlığını reddedip yok olduğunu farz etmek (tatil), diğeri de O’nu başka şeylere benzetip diğer varlıklarla kıyaslamak (teşbih). Çünkü O’nu reddeden kimse, O’nun varlığını inkâr etmiş, O’nu yok saymış ve ilâhlığını görmezden gelmiş olur. O’nu başkalarıyla kıyaslayıp onlara benzetmeye çalışan kimse de O’nu, ilâhlık ve yaratıcılığa lâyık olmayan “yaratılmış”ların sıfat ve özelliklerine sahip bir şey olarak ispatlamış olur. O hâlde O’nda, O’nun dışında hiçbir şeyde olmayan bir nitelik vardır ki, kimsenin ihata edemeyeceği ve kendisinden başka hiç kimsenin bilemeyeceği bir niteliktir bu.
– O, kendi varlığını eşyaya karıştırarak diğer varlıklarla birlikte bir şey yapar mı?
– O, başka varlıklara karışmak ve onlarla birlikte olarak bir şeyler yapmaktan münezzehtir! Çünkü bu, ancak başka şeylerle temasa geçip birlikte olduğunda -örneğin uzuvları ve vücutlarıyla- bir iş yapan, bir şeyi gerçekleştiren yaratılmışların özelliğidir. Oysa Yüce Allah’ın iradesi ve meşiyeti, her şeye egemendir; istediği her şeyi [iradesiyle] yapar.(1)
1- Usul-u Kâfi, 1/74, Tevhid Kitabı, 2. hadis.1- Usul-u Kâfi, Tevhid Kitabı, 1/79, 4. hadis.1- Usul-u Kâfi, Tevhid kitabı, 1/83, 6. hadis.
Kaynak: İmam Cafer Sadık (a.s) (Ehlibeyt Serisi-1)/ Telif Komisyonu.