İmam Sadık (a.s) hicrî 83’te Emevî zulmünün 5. halife sultanı olan zalim Abdülmelik b. Mervan döneminde dünyaya geldi. Hişam b. Abdülmelik dönemine rastlayan hicrî 114’te, sevgili babası İmam Bâkır’ın (a.s) şahadetinden sonra 31 yaşındayken imamet görevini üstlendi.
İmam’ın (a.s) doğumundan, Emevîlerin yıkılışına kadarki hicrî 132’ye kadar iktidarda bulunan halife sultanlar ve iktidar süreleri şöyledir:
1- Abdülmelik b. Mervan, hicrî 65–86. Abdülmelik öldüğünde İmam 3 yaşındaydı.
2- Velid b. Abdülmelik: 9 yıl 8 ay.
3- Süleyman b. Abdülmelik: 3 yıl 3 ay.
4- Ömer b. Abdulaziz: 2 yıl 5 ay.
5- Yezid b. Abdülmelik: 4 yıl 1 ay.
6- Hişam b. Abdülmelik: 20 yıl. (Bunun yaklaşık 12 yılı, İmamet dönemine rastlar.)
7- Velid b. Yezid b. Abdülmelik: 1 yıl.
8- Yezid b. Velid b. Abdülmelik: 6 ay.
9- İbrahim b. Velid b. Abdülmelik: 2 veya 4 ay.
10- Mervan el-Himar: 5 yıldan birkaç ay fazla.
Mervan Himar’ın Abbasîlere yenilip öldürülmesiyle hicrî 132’nin zilhicce ayında zalim Emevî iktidarı son bulmuştur.(1)
İslâm tarihinin en kara sayfalarından biri olan 100 yıllık Emevî iktidarı boyunca İslâm ümmeti, bu zalim hanedanın iğrenç emellerine alet edildi ve ümmet âdeta alaya alındı. Halka zerrece değer verilmedi. Başta Resulullah’ın (s.a.a) sevgili ailesi olmak üzere bütün Müslümanlar, Emevî iktidarı boyunca olmadık zulüm ve baskılara uğradılar.
Emevî iktidarının zulüm zincirinin halkalarından olan Abdülmelik, halka yaptığı bir konuşmada: “Beni takva, dürüstlük ve dindarlığa davet etmeye kalkışanın kellesini uçururum!” demiş(2) ve onun ölümünden sonra tahta geçen oğlu Velid de: “Bize muhalefet edeni öldürürüz, muhalefet edemeyip susanı da suskunluk derdi öldürecektir.” tehdidinde bulunmuştu.(3)
Aslında Emevîler, dinsiz ve zındık bir aileydi. İslâm’ın ilk günlerinden başlayarak Hz. Resulullah (s.a.a) ve onun getirdiği İslâm dinine karşı en katı düşmanlığı onlar beslemiş, bu kin ve düşmanlıklarını daima sürdürmüşlerdir. Daha sonra gelişen olaylar ve özellikle de Bedir ve Uhud gazvelerinden sonra Emevîler Resulullah’a (s.a.a) ve Emîrü’l-Müminin İmam Ali’ye (a.s) karşı intikam yemini edip her fırsatta bu kini kusmanın yollarını aradılar. İslâm’ı ortadan kaldırmak ve Resulullah (s.a.a) ile onun mübarek ve sevgili Ehlibeyti’ne (a.s) düşmanlık etmek için akla gelmedik komplo, oyun ve caniliklere başvurmaktan çekinmediler.
Hicret’in 40. yılından sonra, Emîrü’l-Müminin Hz. Ali’nin (a.s) şahadeti ve Muaviye’nin iktidarı ele geçirmesinin ardından İslâm dünyası fiilî olarak Emevîlerin eline geçmiş ve onların zulmüne ve İslâm’ı bozmaya çalışan icraatlarına seyirci kalmayıp muhalefet eden Şiî Müslümanları akla gelmez baskı ve işkencelere maruz bırakmıştır.
Emevî sultanların günlük siyasî uygulamalarından biri, Hz. Ali’ye (a.s) minberlerde küfretmek olmuştur. Kerbela katliamı ve cennet gençlerinin efendisi İmam Hüseyin (a.s) ve evlatlarının alçakça şehit edilmesi, bu kötü ve zalim hanedanın işlediği cinayetlerin doruğu sayılır. Kerbela faciasından önce ve sonra da Emevîler, birçok Alevî’yi (Hz. Ali’nin soyundan gelen Müslümanlar) ve Şiîlerin önde gelen büyüklerinin çoğunu sırf Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyti’ni savundukları için acımasızca katletmiş, birçoğunu da yer altı zindanlarında inanılmaz şartlar altında yıllarca tutsak etmişlerdir. Ehlibeyt’in 4. İmamı Hz. Seccad’ın (a.s) oğlu Zeyd, Hişam b. Abdülmelik döneminde alçakça şehit edildi. Zeyd’in naaşı Hişam’ın emriyle yıllarca darağacında asılı kaldı, ceset tamamen çürüdükten sonra ağaçtan indirilip yakıldı ve külleri rüzgârda savruldu.
Kerbela hadisesi ve bu facianın ardından Ehlibeyt İmamları’nın (a.s) halkı aydınlatma ve bilinçlendirme çalışmaları, İslâm ümmetinin Emevî hanedanının gerçek yüzünü tanıyıp bu zulüm düzeninden nefret duymasında çok etkili olmuştur.
Zeyd’in şahadeti halkın Emevîlere duyduğu kini doruğa çıkarmış, Emevîlerin zulüm, ayyaşlık ve dinsizliğinden iyice bunalan Müslüman toplumu bir patlamanın eşiğine getirmiştir. Nitekim hicrî 132’de Emevîlerin zulüm düzeni yıkılıp yerle bir oldu ve bunu fırsat bilen Abbasîler, kendilerine haktan yana bir görünüm vererek iktidarı ele geçirdi.
Diğer Ehlibeyt İmamları gibi İmam Sadık da (a.s) hayatı boyunca gizli veya açık şekilde zalimlerle savaştı ve bu cümleden olmak üzere Emevîlerle de mücadele etti. Emevîlerin uyguladığı onca baskı ve kısıtlamalara rağmen her fırsatta halkı aydınlatıp bilinçlendirdi, Hakk’a ve hakikate gönül verenlere yol gösterip gerçek İslâm’ı anlatıp öğretti.
Hişam b. Abdülmelik’in halife olduğu yıllardan birinde, İmam Sadık (a.s) sevgili babası İmam Bâkır’la (a.s) birlikte hacca gitmiş ve bu haccında yaptığı etkili bir konuşmada Hz. Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyti’nin (a.s) imamet ve liderliği konusunda şöyle buyurmuştu:
Muhammed’i (s.a.a) hak üzere gönderen ve bizi onunla onurlandıran Rabbimize hamd ederiz. Biz Ehlibeyt, Allah’ın yarattıkları arasında seçmiş ve yeryüzünde kendi temsilcisi kılmış olduğu kullarıyız. Bize uyan kurtuluşa erer, bize düşmanlık eden helâk olur.(1)
İmam’ın (a.s) bu sözleri Hişam’a ulaştırıldı. Hişam, hacıların dönüşünden sonra Medine’deki valisine, İmam Bâkır (a.s) ve oğlu İmam Sadık’ı (a.s) Şam’a göndermesini emretti. Şam’da bu iki İmam ile zalim Hişam arasında ilginç olaylar yaşandı.
İmam Bâkır (a.s) ve İmam Sadık’ın (a.s) bu karanlık ve baskı dolu dönem boyunca İslâm ümmetine verdikleri en büyük hizmet, İslâm bilimlerini öğretme ve ümmeti yetiştirme yolunda başlattıkları muazzam “ilmî hareket”ti. Onların sorumluluk ve takva sahibi fakihlerle âlimler yetiştirmesi sonucu Kur’ân ve İslâm dini iktidardaki güçlerin saptırmalarından uzak bir şekilde İslâm beldelerinin dört bir yanında öğrenilip anlaşılmış, İslâm hükümleri ihya edilmiş, akidevî sapmalar önlenmiş ve gerçek İslâm çizgisi korunabilmiştir. Bu tür mücadele tarzı, bilinen anlamdaki diğer mücadele ve savaş tarzından çok daha zor ve karmaşıktır aslında.
Bu iki büyük İmam’ın gayret ve çalışmaları sonucu, Emevîlerin bir asır süren zulüm ve baskılarına ve İslâm’ı ortadan kaldırma girişimlerine rağmen din ve maneviyatın temel sütunları başarıyla korunabilmiştir. Oysa bilindiği üzere Emevîler, İslâm’ı tarihten silmek ve İslâm ümmetini tekrar cahiliye dönemindeki inanç ve durumuna döndürebilmek için çok uğraştılar ve görünüşte bu yolda bazı başarılar da elde ettiler. Ama Ehlibeyt İmamları’nın aralıksız çaba ve çalışmaları sayesinde, özellikle inançlı ve cesur âlimler yetiştirip İslâm toplumunu bilinçlendirme konusundaki ince yöntemleri sonucunda, Emevîler iğrenç emellerine ulaşamadılar ve İslâm’ın temellerini yıkmaya yönelik çabaları akamete uğradı. Sonunda zalim Emevî devleti yıkıldı ve yerine Abbasî devleti kuruldu.
Resulullah’ın (s.a.a) amcası Abbas b. Abdulmuttalib’in soyundan geldikleri için bu adla anılan Abbasîler, başlangıçta, sözde Kerbela şehitlerinin intikamını almak ve Emevî zulmüne son vermek istediklerini iddia ederek halkı kendi taraflarına çektiler. Özellikle İranlı Müslümanların Hz. Ali’ye (a.s) ve onun evlatlarına besledikleri sevgiyi istismar ederek, iktidarı Emevîlerden alıp ehil olana vereceklerini söylemek suretiyle Horasanlı Ebu Müslim’in ve onun etrafına toplanan İranlı Müslümanların yardımıyla Emevîleri devirdiler. Ancak halifeliği, o zamanki Ehlibeyt İmamı olan İmam Cafer Sadık’a (a.s) bırakacakları yerde, son anda çark ederek kendi tekellerine aldılar.
Emevîlerin tersine, Abbasîler görünüşte kendilerini pek dindar ve Müslüman’mış gibi gösteriyor ve bu görünümü bozmamaya özen gösteriyorlardı. Kendilerinin Resulullah’ın (s.a.a) akrabası olduklarını, bu nedenle de Peygamber’in vârisleri olmaya herkesten daha fazla hakları bulunduğunun ve İslâmî hilafete herkesten daha lâyık olduklarının propagandasını yapıyorlardı.
Bunun yalan olduğunu, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) gerçek vârislerinin ve halifelerinin aslında onun pak Ehlibeyti’nin İmamları olduğunu herkesten iyi bildikleri için, iktidarı ele geçirir geçirmez onlar da tıpkı Emevî asilerin yaptığını yaparak İmam Sadık’la (a.s) Şiasına baskı politikası uygulamaya başladılar. Kendilerine dindar süsü verip Resulullah’ın (s.a.a) yakınları olduklarını söyleyerek ele geçirdikleri iktidarı kaybetmemek için mümkün olan her yolu deneyerek halkı Ehlibeyt İmamları’ndan uzak tutmaya çalıştılar.
Emevîlerin yıkıldığı hicrî 132’den, İmam Sadık’ın (a.s) şehit edildiği hicrî 148’e kadar Ebu Abbas el-Seffah ve Mansur Devanikî adlı iki Abbasî sultanı, kendilerini halife ilan ettiler. İlk Abbasî halifesi olan Seffah 4 yıl iktidarda kaldı; ikinci halife Mansur ise 22 yıl boyunca yani İmam Sadık’ın (a.s) şahadetinden 10 yıl sonrasına kadar saltanatını sürdürdü.(1)
Bütün bu süre boyunca, özellikle Mansur döneminde İmam Cafer Sadık (a.s) çok sıkı bir gözetime tâbi tutulmuş ve yoğun baskılara maruz bırakılmış, hatta bazen halkla görüşmesi engellenmişti.
Harun b. Harice şöyle anlatır:
Şiîlerden biri, bir celsede üç talakla kadını boşamanın hükmünü(2) İmam Cafer Sadık’a (a.s) sormak istiyordu. Bu amaçla İmam’ın (a.s) bulunduğu yere gitmek istedi; ama Abbasî halifesi, İmam’la (a.s) görüşülmesini yasaklamıştı. İmam’la nasıl görüşebileceğini düşünürken, eski elbiseler içinde salatalık satan seyyar bir satıcıya gözü ilişti. Hemen ona gidip salatalıkların hepsini satın aldı. Adamın elbiselerini de ödünç alarak seyyar satıcı kılığında İmam’ın evine yaklaştı. İmam’ın hizmetkârı salatalık almak için onu çağırmış, böylece eve girip İmam’la (a.s) görüşmeyi başarmıştı. İmam (a.s) onun bu hilesini beğenerek: “İyi bir yöntem seçmişsin.” dedi ve sorusunu sormasını istedi. Soruyu dinledikten sonra: “Aynı zamanda ardı ardına üç talak olmaz, batıldır.” buyurdu.(1)
Mansur Devanikî, İmam (a.s) ve diğer Ali oğulları (Aleviler) ile Şiîlere karşı hiçbir baskı ve işkenceyi uygulamaktan çekinmiyor, Emevîlerin yöntemlerini uyguluyordu. Sedir ve Abdusselâm b. Abdurrahman gibi, İmam’ın (a.s) nice yakın adamlarını hapse attı. İmam Sadık’ın (a.s) ashabının büyükleri arasında sayılan Mualla b. Huneys’i şehit ettirdi. İmam Hasan’ın (a.s) evlatlarından olup Alevîlerin büyüklerinden sayılan Abdullah b. Hasan’ı bir bahaneyle Irak’a sürgüne gönderdi ve orada hapse attırıp sonra da şehit ettirdi.(2)
Bir yandan bu cinayetleri işlerken, diğer bir yandan da tam bir münafıklık sergiliyor ve kendisini Hz. Resulullah’ın (s.a.a) gerçek halifesi gibi göstererek halkın sevgisini kazanabilecek her hileye başvuruyor; kendisini din ve şeriat düşkünü bir yönetici olarak gösteriyordu. Dahası, kendisini Resulullah’ın Ehlibeyti’ne mensupmuş gibi göstermeye büyük çaba harcıyor, böylece Resulullah’ın (s.a.a) gerçek vasileri ve halifeleri olan Ehlibeyt İmamları’nın yerini almayı plânlıyordu. Çünkü Müslümanların, Resulullah’ın Ehlibeyti’ni ne kadar çok sevdiğini biliyordu. Nitekim Abbasîler, Müslüman halkın Ehlibeyt’e beslediği sevgiyi kullanarak iktidarı ele geçirmiş ve kendilerini Ehlibeyt’in savunucuları gibi göstererek Emevîleri yıkma yolunda halkın desteğini alabilmişlerdi.
Mansur, bir Arefe günü yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
Ey insanlar! Biliniz ki ben, Allah tarafından yeryüzünde padişahlık etmekteyim. Sizi O’nun yardımıyla yönetmekteyim. Ben Allah’ın haznedarıyım ve beytülmal benim elimdedir. O’nun rızasına göre davranır ve O’nun rızasına göre bölüştürürüm! Beytülmalden birine lütufta bulunacak olsam, bu da yine O’nun izniyle olur! Allah Teâlâ beni kendi haznesinin anahtarı kılmıştır; dilediği zaman beni açarak size lütufta bulunur!…(1)
Bir başka konuşmasında da Horasan halkına şöyle hitap ediyordu:
Ey Horasanlılar! Allah bizim hakkımızı ortaya çıkardı ve Resulullah’tan kalan mirasımızı (halifeliği) bize geri verdi! Hak yerini buldu; Allah nurunu zahir, sevdiklerini aziz kıldı ve zalimleri yok etti!…(2)
Mansur, kitleyi aldatmaya yönelik bu oyunlarıyla kendisine dindar süsü veriyor ve kötülük, küfür ve münafıklıkta Emevîlerden hiç geri kalmayan iğrenç yüzünü bu sahte görünümün ardında gizliyordu.
Diğer taraftan, zorla ve tehditle de olsa İmam Cafer Sadık’ın (a.s) görünüşte onayını almaya, böylelikle de halkın tepkisini çekmemeye çalışıyordu.
Ancak İmam (a.s) onu hiçbir zaman onaylamadığı gibi, her fırsatta halkı aydınlatmış, onun ve Abbasîlerin gerçek yüzünün anlaşılmasını sağlamıştır.
İmam’ın (a.s) yârenlerinden biri: “Maddî açıdan zor durumda bulunan biz Şiîlerden birine bunlar (Abbasîler) tarafından teklif gelir ve ücret karşılığında onlara ev yapmamız veya su kanalı açmamız istenirse, ne yapalım?” diye sorduğunda, İmam (a.s) şu cevabı vermiştir:
Karşılığında çok dolgun bir ücret de verseler şahsen ben, onlar (Abbasîler) için bir düğüm atmaya veya bir çizgi çizmeye bile razı değilim. Çünkü zalimlere yardımcı olanlar, Allah Teâlâ kulları arasında bir hükme varıncaya kadar kıyamet günü ateşte yanacaklardır.(1)
Fakihler konusunda da şöyle buyurmuştur:
Fakihler, peygamberlerin eminleridirler; sultanlara yöneldiklerini (iktidardakilere meylettiklerini, onlarla sıkıfıkı olduklarını) görürseniz, onlardan şüphelenin ve böylelerine güvenmeyin!(2)
İmam (a.s) kimi zaman da mektuplarında veya görüşmelerinde, Mansur’u sarih bir dille uyarıyor, kınıyordu. Bir defasında Mansur İmam’a (a.s) bir mektup yazıp: “Neden herkes gibi sen de beni görmeye gelmiyorsun?!” diye sordu. İmam (a.s) mektuba şu cevabı yazdı:
Senden korkmamızı gerektirecek bir dünyalığımız olmadığı gibi, sana umut besleyebileceğimiz bir maneviyat ve dindarlık da görmüyoruz sende. Ne seni gelip kutlayacağımız bir nimet içindesin, ne de kendini, gelip sana teselli vermemizi gerektirecek bir musibet içinde görmektesin. Bu durumda, neden seni ziyaret edelim ki?!
Mansur, mektuptaki kınamayı örtbas edebilmek için: “Gelip bana nasihatte bulunun.” diye yazdı. İmam (a.s) şu cevabı verdi:
Dünyayı seven, sana nasihat etmez; ahiretini düşünen de sana gelmez!(1)
Mansur’un bulunduğu bir mecliste İmam’ın da oturmuş olduğu bir gün, bir sinek ilginç şekilde Mansur’a musallat oldu. Ne yapsa kurtulamıyor, o kovdukça sinek hemen gelip yine yüzüne konuyordu. Mansur sineği kovmaya çalışırken öfkeyle: “Allah şu sineği neden yarattı sanki?!” diye çıkıştı İmam’a. İmam (a.s) hiç beklemeden şu cevabı verdi: “Zalimlerle zorbaları aciz kılıp küçük düşürmek için!”(2)
Medine Valisinin Karşısında
Abdullah b. Süleyman Temimî şöyle anlatır:
Abdullah b. Hasan b. el-Hasan’ın oğulları İbrahim’le Muhammed, Abbasî iktidarı tarafından şehit edildikten sonra Mansur Devanikî yakın adamlarından Şeybe b. Gaffal’ı Medine’ye vali tayin etti.
Şeybe, Medine’de bir cuma hutbesinde şöyle konuştu:
…Ali b. Ebu Talib, Müslümanlar arasında ihtilaf yarattı. İman ehliyle savaştı ve iktidarın, ehline geçmesine engel olup onu hep kendisi için istedi. Ama Allah onu iktidardan mahrum bıraktı. Ondan sonra onun evlatları da bozgunculukta onun yolunu izler oldular ve şimdi iktidar peşindeler! Oysa onlar iktidara lâyık değiller! Zaten bu yüzden her tarafta öldürülmekte, kendi kanlarına boyanmaktalar!
Şeybe’nin bu küstah ve iftira dolu sözleri Medine ahalisini pek rahatsız etmiş, ama korkudan hiç kimse bir şey söyleyememişti. Herkes susuyordu. Bu sırada, sırtında yün elbise olan biri cesaretle yerinden doğrularak şöyle dedi:
Allah’a Hamd eder, O’nun son elçisi ve bütün resullerinin baş tacı olan Muhammed’le diğer bütün peygamberlere salât-u selâm göndeririz! Söylediğin iyi vasıflara gelince; evet, biz onlara lâyık bir aileyiz, söylediğin kötülükler ve çirkinliklerse, ancak sana ve Mansur’a yakışır!
Sonra, yüzünü cemaate dönerek sözlerini sürdürdü:
Kıyamette kimin amellerinin daha boş ve herkesten daha ziyankâr olacağını bildireyim mi size?! Ahiretini, başkalarının dünyasına satan kimsedir o! Şu fasık vali de böyle biridir işte! (Çünkü kendi ahiretini Mansur’un dünyasına satmıştır.)
Cemaat sakinleşmişti. Vali, hiçbir şey söylemeden sessizce camiden çıktı. Dışarıya çıkınca, adamlarına: “Halifenin valisinin karşısında hiç çekinmeden öyle konuşan o adam kimdi?” diye sordu. Cafer Sadık (a.s) olduğunu söylediler.(1)
1- el-İmamu’s-Sadık, 1/34–37; Tetimmetu’l-Munteha, s.57–1042- el-Kamil, İbnî Esir, 4/521–5223- Tarih-i Taberî, 8/1178, Londra basımı.1- Delailu’l-İmame, Şiî olan Taberî, s.104–106, Necef 2. baskı.1- Tetimmetu’l-Munteha, s.110, 113, 1472- Şia fıkhında, bir celsede üç boşanma ardı ardına yapılamaz; batıldır. Geniş bilgi için ilgili fıkıh kitaplarına bakınız.1- Biharu’l-Envar, 47/171, Ravendî’nin Haraic’inden naklen2- Câmiu’r-Ruvat, 1/350–457 ve 2/247; Tuhfetu’l-Ahbab, s.179; Muntehe’lAmal, 1/195.1- Tarihu’l-Hulefa, s.263; el-İmamu’s-Sadık, 5/452- Murucu’z-Zeheb, 3/301.1- Vesailu’ş-Şia, 12/129; Usul-u Kâfi ve Tehzib’den iktibasla2- Keşfu’l-Gumme, 2/412; el-İmamu’s-Sadık, 3/21, Hilyetu’l-Evliya’dan naklen.1- Keşfu’l-Gumme, 2/448; Biharu’l-Envar, 47/1842- el-Fusulu’l-Mühimme, s.236.1- el-Emali, Şeyh Tusî, s.31; Biharu’l-Envar, 47/165.
Kaynak: İmam Cafer Sadık (a.s) (Ehlibeyt Serisi-1)/ Telif Komisyonu.