İslâm, barış ve hayat dini olup insanların haksız yere öldürülmesine karşıdır. İnanan bir insanı kasıtlı ve haksız yere öldürenin, ebediyen cehennem azabı çekeceğini söylemiştir. İslâm, aynı zamanda cihanşümul bir din olup bütün insanlığa gönderildiğinden, insanların bu dine davet edilmesi ve onlara tebliğde bulunulması gerekir.
Bu yüce dinin kabul edilmesini ve yayılmasını şahsî menfaatleri için tehlike görenler, daha ilk başlarda ona karşı savaş bayrağı açtılar. İşte yüce İslâm dini, kendisine savaş açan ve hakka karşı inat gösteren bu kin dolu düşmanlarına karşı koyabilmek ve gerektiğinde bu engeli ortadan kaldırabilmek için cihad hükmünü açıkladı.
Ecnebilerin İslâm’a ve Müslümanlara saldırması hâlinde nefs-i müdafaanın zarurî olacağını akıl sahibi herkes kabul eder. Bu akıl, insaf ve fıtrat hükmü gereğince ecnebilerin saldırısını önleme veya caydırma amacıyla cihad etmek de yüce İslâm’ın kurallarından biridir. Nitekim Resulullah’ın (s.a.a) giriştiği savaşların tamamına yakını savunma niteliklidir.
Hz. Ali (a.s) bu savaşların tamamına yakın bir kısmına katılmış, Allah’tan başka kimseden korkmayan görülmemiş bir cesaret kimliği sergilemiştir. Savaşlarda daima en öndeydi; yiğit, korkusuz ve yenilmez bir savaşçıydı. Bu nedenle de çoğunlukla sancağı bizzat kendisi taşırdı. Savaş başladığında aslanlar misali kükrer, fırtına misali eser, düşman ordusunun sayısına ve teçhizatına aldırmaksızın ordunun ta kalbine dalar, önüne çıkanı yere serer, orduları hezimete uğratır ve zafer kazanmadan geri dönmezdi. Düşmana asla sırtını dönmezdi, bu yüzden zırhının arkası yoktu. Hiçbir savaştan, hiçbir çarpışma ve tehlikeden kaçtığı görülmemiştir.
Çifte su verilmiş kılıcından kurtulan yoktu; bir kılıç darbesi yeter, ikinci darbeye gerek kalmazdı. Onun kılıcı indiği zaman mutlaka düşmanın canıyla kalkardı.
Bunların birer gerçek olduğunu anlayabilmek için onun bazı savaşlarına değinmemiz yeterli olacaktır sanırız:
Hendek Savaşı’nda Ali
Çeşitli grup, hizip ve kabileler İslâm düşmanlığında birleşmiş ve bu yüce dini ortadan kaldırmak için bir araya gelip Medine’ye yürümüşlerdi. Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a), Selman-ı Farisî’nin (r.a) önerisiyle Medine şehrinin etrafına hendek kazılmasını emretti.
İki ordu karşı karşıya geldi.
Lâkabı “bin savaşçıya bedel” olan Arap Yarımadası’nın en namlı ve korkunç savaşçısı Amr b. Abduvedd şiirler okuyup naralar savurarak kendisiyle savaşabilecek er istiyordu.İslâm saflarında kimse onunla savaşabilecek cüreti gösteremiyordu.
Çok genç yaşına rağmen Hz. Ali (a.s) onun karşısına dikildi.
Amr:
— Geri dön, pek gençsin, seni öldürmek istemem! dedi.
İmam (a.s) geri dönmeyeceğini söyleyip şöyle ekledi:
— Duyduğuma göre Kureyşlilerden biri senden iki şey istese, birini mutlaka yerine getireceğine dair Allah’ın ile sözleşmişsin!
— Doğru duymuşsun! Benden isteğin nedir?
— Müslüman ol! Allah’a yönel ve Resulullah’a (s.a.a) iman et!
— Etmem! O saydıklarına hiç ihtiyacım yok!
— O hâlde benimle savaşacaksın!
— Geri dön… Babanla arkadaşlığımız vardı… Seni öldürmek istemem delikanlı!
— Ama ben, vallahi hakka sırt çevirdiğin sürece seni öldürmek isterim!
Amr atından inip Ali’ye (a.s) saldırdı. Savurduğu kılıç İmam’ın (a.s) kalkanına inmişti. İmam Ali (a.s) hızla saldırıp Amr’ı yere serdi ve bir kılıç darbesiyle işini bitirdi. Bu kısa ve inanılmaz dövüşü gören diğer savaşçılar dehşetle oradan kaçtılar.(1)
Hz. Ali (a.s) zaferle Müslümanların arasına dönmüştü.
Hz. Resulullah (s.a.a) onu karşılayarak şöyle buyurdu:
Aferin sana ey Ali! Senin bugünkü şu cihadın, İslâm ümmetinin kıyamete kadar yapacağı bütün iyi amellerin toplamından daha üstündür! Zira senin bu zaferin sayesinde kâfirler zillete düşüp alçalmış, Müslümanlar ise izzet, onur ve gurur kazanmıştır!(1)
Hayber Savaşı’nda Ali
Yahudilerin büyük ihanetleri sonucu Resulullah (s.a.a) onların en güçlü karargâhı olan ve “fethi imkânsız” lâkabıyla meşhur bulunan Hayber kalesine yürüdü. Bu sırada Hz. Ali (a.s) ağır bir göz hastalığına yakalanmış ve gözleri kapanmış olduğundan savaşamıyordu.
Resulullah (s.a.a) sancağı Ebu Bekir’e vererek onu Yahudilerin üzerine gönderdi, muhacirlerden müteşekkil bir orduyla Hayber’e saldıran Ebu Bekir çok geçmeden geri döndü; ordu zayiat vermiş, ama fetihte bulunamamıştı.
Ertesi gün sancağı Ömer’e verdi, o da zafer kazanamadan telefatla döndü; ordusu onu, o da ordusunu korkaklıkla suçluyordu. Resulullah (s.a.a) müdahale edip bu niza ve çekişmeye son vererek şöyle buyurdu:
Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki, o Allah’ı ve Resulü’nü, Allah ve Resulü de onu sever!
Herkes bu kutlu ve büyük komutanın kim olduğunu merak ederken Hz. Peygamber (s.a.a) Hz. Ali’yi (a.s) istedi, çok hasta olduğunu söylediler.
Resulullah: “Getirin.” buyurdu. İmam’ı (a.s) huzuruna getirdiler.
Hz. Peygamber (s.a.a):
“Ya Ali! Neyin var?” diye sordu, İmam gözlerinin ve başının çok ağrıdığını söyledi. Resulullah (s.a.a) mübarek ağız suyunu İmam’ın gözlerine ve başına sürüp dua etti, o sırada inanılmaz bir şekilde İmam’ın (a.s) dayanılmaz ağrıları dindi ve gözleri açıldı.
Resulullah (s.a.a) beyaz sancağı İmam’a (a.s) verip şöyle buyurdu:
Cebrail seninle olacak! Zafer senindir. Rabbim onların yüreğine korku salmıştır. Ya Ali! Bil ki onlar, kendilerini mağlup edecek kimsenin adını kendi kitaplarında okumuşlardır; onun adı İlya’dır (Ali’dir). O hâlde git ve onların karşısına dikilip adının Ali olduğunu söyle…
Rabbimin izniyle dehşete düşüp hakir olduklarını göreceksin!
İmam Ali (a.s) sancağı alıp çok az sayıda adamıyla Hayber’in üzerine yürüdü. Önce Yahudilerin ünlü savaşçısı Merheb ile yiğitlikleri üzerine şiir söyleyip atıştılar. İmam Ali, sonuçta onu kılıçtan geçirerek leşini yere serdi.
Dehşete kapılan Yahudiler, hemen kalelerine çekilerek kapıyı kapattılar.
İmam Ali (a.s), yirmi kişinin zorlukla açtığı kapıyı tek yerinden söküp hendeğin üzerine attı. Bunun üzerine Müslümanlar, onun üzerinden geçerek kaleye girdiler ve zafere ulaştılar.(1)
İmam Ali’nin İlmi
İbn Abbas, Hz. Resulullah’tan (s.a.a) bir hadis-i şerifte şöyle buyurduğunu nakleder:
Ali, ümmetimin en bilge ve âlimidir ve yargıda herkesten üstündür.
Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
Ben ilmin şehriyim, Ali de bu şehrin kapısıdır. Bendeki ilmi arayan Ali’ye gitsin.
İbn Mesud şöyle der:
Resulullah (s.a.a) bir gün Ali’yi (a.s) çağırıp onunla özel görüştü; Ali çıktığında ne konuştuklarını sordum, şöyle cevap verdi:
Resulullah, ilim kapılarından bin kapı açtı bana; bu kapıların her birinden de yine bin kapı açılıyor!
Bir gün İmam Ali (a.s) minberdeyken şöyle buyurdu:
Ey cemaat! Beni kaybetmeden sorularınızı sorun bana! Geçmişin ve geleceğin ilmi, bilin ki bendedir. Andolsun ki, eğer yargı dergâhı kurulacak olsa Yahudilere kendi kitapları Tevrat’tan, İncil ehline İncil’den, Zebur ehline Zebur’dan ve Kur’ân ehline Kur’ân’dan hüküm verir, yargıda bulunurum ben!… Allah’a yemin ederim ki Kur’ân’ı ve tevilini herkesten iyi bilirim ben!… Sorun benden, beni yitirmeden… Kur’ân ayetlerini tek tek bana sorsanız, sorularınızın cevabını veririm!… O ayetin ne zaman, neden ve kimin hakkında nazil olduğunu söylerim size; ayetlerin hangisinin nasih, mensuh, özel, genel, muhkem, müteşâbih, Mekkî veya Medenî olduğunu… bütün teferruatlarıyla bilirim ben…(1)
* * *
Hz. Resulullah (s.a.a) Hz. Ali’nin (a.s) sahip olduğu onca fazilete binaen yüce Allah tarafından onu kendisine vasi ve vekil tayin etmekle görevlendirilmiş ve bunu defalarca yerine getirerek kendisi olmadığında Müslümanların Ali’ye (a.s) uyup ona itaat etmelerini istemiştir.
Bu ilanın en büyüğü Gadir günü vuku buldu.
Hz. Resulullah (s.a.a) Hicret’in 10. yılında son hac farizasını yerine getirmek üzere Mekke’ye gitti, bu yolculuk sırasında beraberindeki Müslümanların sayısının 120 bini bulduğu kayıtlıdır.
Veda Haccı dönüşünde böylesine büyük bir kalabalıkla hareket eden Hz. Peygamber (s.a.a), zilhicce ayının 18. günü öğlen vaktine doğru Cuhfe sahrasında “Gadir-i Hum” denilen yere vardı.
Burada mola verdirip ezan okuttu, öğle namazını eda ettikten sonra deve hamutlarından yapılan yüksekçe yere çıkarak hamdüsenadan sonra büyük kalabalığa hitaben şöyle buyurdu:
Ey cemaat! Ben ve sizler, karşılıklı sorumluluklar taşıyoruz! Ben size karşı sorumluluklarımı hakkıyla yerine getirebildim mi?!
Cemaat gözyaşları içinde: “Evet ya Resulullah!” dediler, “Bize İslâm’ı tebliğ edip bu yolda nice eziyetlere katlandığına şahadet ederiz!
Allah en güzel ödülle ödüllendirsin seni!”Resulullah (s.a.a) şöyle dedi:
Allah’ın birliğine ve kulu Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna, cennetle cehennemin hak olduğuna, ölümden sonra herkesin dirileceğine ve hesaba çekileceğine şahadet eder misiniz?
Cemaat: “Evet ya Resulullah!” diyerek olumlu cevap verdiler.”
Resulullah akabinde şöyle buyurdu:
Ya Rabbi! Şahit ol! Ey insanlar! Unutmayın ki, hepiniz Kevser’in başında benimle görüşeceksiniz!
Size bıraktığım iki değerli emanete nasıl davranacağınıza dikkat edin!
Cemaat merakla: “O iki emanet nedir ya Resulullah?” diye sordu.
Resulullah da şöyle buyurdu:
Allah’ın Kitabı ve soyum olan Ehlibeytim! Rabbim, bana Kevser havuzu kenarında benimle buluşuncaya kadar bu ikisinin asla birbirinden ayrılmayacağını bildirdi!
Onlardan önde gitmeye kalkışmayın, helâk olursunuz!
Onlardan geri de durmayın, helâk olursunuz!
Bunu söyledikten sonra, Hz. Ali’nin (a.s) elini tutup kaldırdı, herkesin onu görüp tanıdığından emin olunca, şöyle buyurdu:
Ey insanlar! Kim müminlere kendi nefislerinden daha üstündür ve onlara velayette bulunup onları yönetme hakkına sahiptir?
Cemaat hep bir ağızdan:
“Allah ve Resulü daha iyi bilir!” diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurdu:
Bilin ki, Allah’ın benim üzerimde velâyet hakkı vardır. Benim de müminler üzerinde velâyet hakkım vardır ve ben müminlere kendilerinden daha evlayım!
O hâlde biliniz ki, ben kimin velisi isem, Ali de onun velisidir. Ya Rabbi Ali’yi seveni sev ve ona düşmanlık edene düşman ol! Ona yardım edene yardım et!… Dinleyin! Burada bulunan herkes, bulunmayanlara bunu bildirsin!(1)
Cemaat henüz dağılmamıştı ki şu ayet nazil oldu: …Bugün dininizi kemale erdirip nimetimi size tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a razı oldum.(2)
1- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.22–23.1- el-İrşad, Şeyh Müfid, 43–45.1- Biharu’l-Envar, 20/205.1- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.57–58.1- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.15–16.1- el-Gadir, 1/9–112- Mâide Suresi, 3.