Bu kısa yazıda seçkin bir insandan söz etmek istiyoruz… Duygusal ve şairce bir deyişle değil, gerçek anlamda kalemin anlatmada aciz kaldığı nadide bir kişilikten… Her türlü tanımlamadan öte bir kişilik; düşünceyi aşan, kelimelerden taşan, söze, dizeye sığmayan bir şahsiyet…
Gonca gibi açılışı hayret vericiydi onun; başka bir ölçü ile yaşadı, çok değişik bir şekilde dünyada kaldı ve yüce bir hâlde de gitti…
Dağların güçlülüğü ve sarsılmazlığı, suyun yumuşak huyluluğu ve billurluğu, şimşeğin coşkunluğu, güneşin sıcaklığı, okyanusların uçsuz bucaksızlığı, çöllerin saflık ve duruluğu, masumiyetin temizliği ve tüm güzellikler varlık ve kişiliğinde toplanmış olan şahıs. Hayranlık uyandıran bir şekilde doğdu, hayranlık uyandıran bir şekilde yaşadı ve hayranlık uyandıran bir şekilde dünyadan göçtü…
Şimdi hep birlikte tüm bu şaşırtıcılıklara kısaca bir göz atalım:
Doğumu
İbn Ga’neb diyor ki:
Abdulmuttalib’in oğlu Abbas ve diğer birkaç kişiyle Kâbe’nin tam karşısında oturmuş sohbet ediyorduk. Esed kızı Fatıma’nın Kâbe’ye doğru geldiğini gördük. Kâbe’nin karşısında durup şöyle dediğini duyduk:
Ya Rabbi! Sana, peygamberlerine ve onların kitaplarına inanıyorum! Ceddim İbrahim’in hak ve söylediklerinin de dosdoğru olduğuna şahadet ederim! Bu evi senin emrinle inşa etti… Onun ve karnımda taşıdığım şu bebeğin aşkına; bu doğumu bana kolaylaştır!
Bu sırada hepimizi hayretler içinde bırakan bir şey oldu… Hepimizin gözleri önünde Kâbe’nin duvarı yarıldı ve o değerli kadın, adımını atıp içeri girdi, sonra da duvar bitişip eski hâline geldi! Gözlerimize inanamıyorduk. İlk şaşkınlığımızı atlatınca, hepimiz telaşla yerimizden fırlayıp Kâbe’nin kapısına koştuk; ama kapı bir türlü açılmıyordu! İşin içinde Kâbe’nin Rabbinin bir hikmeti olduğunu anladık…
Dört gün sonra o yüce hanım, kucağında gururla tuttuğu nur topu gibi bir bebek ile Kâbe’den çıktı… “Gaipten gelen bir ses, bu bebeğin adını ‘Ali’ koymamı istedi.” dedi!(1) Fil yılının 30’u, Recep ayının 13’ü ve günlerden cumaydı o gün… Hicret’ten tam 23 yıl önce…(2)
Peygamber’in Kucağında Geçen Çocukluk Yılları
İmam Ali (a.s) çocukluk yıllarını anlatırken şöyle der:
Çocukluğum Resulullah’ın (s.a.a) evinde geçti; beni o büyüttü. Beni şefkatle kucağına alır, bağrına basar, lokmayı çiğneyip ağzıma koyardı. Onun o güzelim kokusu, elvan elvan ruhumu okşardı benim. Sözlerimde yalana, davranışlarımda bir kusur ve cahilliğe rastlamadı asla.
Yüce Allah, gece-gündüz onunla birlikte olup dünyanın yücelikleri ve iyilikleri konusunda onu eğitmesi için süt çağından hemen sonra büyük melekleri, Resulullah’ın (s.a.a) yanına verdi. Ben de tıpkı süt çağındaki bir bebek gibi Peygamber’e uymakta ve onu izlemekteydim.
Her gün yeni şeyler öğretiyordu bana, onun yaptıklarını yapmamı emrediyordu. Her yıl Hira dağına çıkar bu anlarında benden başka hiç kimse görmezdi onu…
İslâm henüz hiçbir eve girmemişken, sadece Resulullah’la (s.a.a) Hatice’nin Müslüman olduğu günlerde, ben üçüncü Müslüman’dım. Vahiy ve peygamberlik nurunu görebiliyor, peygamberliğin kokusunu alabiliyordum.(1)
Hz. Resulullah (s.a.a), peygamberlikle görevlendirilişinden üç yıl sonrasına kadar İslâm’ı açıkça tebliğ emri almadı. Bu süre zarfında sadece birkaç kişi Müslüman oldu; bunlar arasında ilk iman eden erkek, Hz. Ali’ydi (a.s).(2)
“Yakınlarını korkut…” ayeti nazil olduğunda, Resulullah (s.a.a), Hz. Ali’yi (a.s) bu işle görevlendirdi ve akrabalarından kırk kişiyi yemeğe davet etti. Davetliler arasında Ebu Leheb, Abbas ve Hamza da vardı. Sadece bir kişilik yemek hazırlanmıştı. Yemek sofraya konulduğunda, Allah’ın iradesiyle herkes doyasıya yediği hâlde yemek hiç eksilmedi. Yemekten sonra Hz. Resulullah (s.a.a) onları İslâm’a davet etmek isteyince, bunu fark eden Ebu Leheb: “Muhammed sizi büyüledi.” diyerek ortalığı karıştırdı. Neticede herkes kalkıp evine gitti ve toplantı sonuçsuz kaldı.
Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a), bir başka gün yine hepsini davet etti ve yemekten hemen sonra şu konuşmayı yaptı:
Ey Abdulmuttaliboğulları! Arap gençleri içinde benim size getirmiş olduğumdan daha iyisini getiren olmamıştır! Ben bu dünyanın ve öte dünyanın iyilik ve hayrını getirdim size! Bilin ki Yüce Allah, beni sizleri O’na davet etmekle görevlendirdi!
Şimdi, içinizden hanginiz bana bu yolda yardımcı olmak ister?
Bilin ki bugün bunu kabul eden, benim kardeşim, vasim ve vekilim sayılacaktır artık!
Hz. Resulullah (s.a.a) bunu üç kez tekrarladığı hâlde, Ali’den (a.s) başka ayağa kalkıp daveti kabullenen olmadı. Bunun üzerine Hz. Resulullah (s.a.a) Ali’yi (a.s) göstererek şöyle buyurdu:
O hâlde bilin ki Ali, bugünden itibaren benim kardeşim, vasim ve vekilimdir. Ona itaat edin ve sözünü dinleyin!(1)
Hicretin ilk Gecesi İmam Ali
İslâm’ın aleni ve açık tebliğiyle birlikte Kureyşliler Hz. Peygamber’i (s.a.a) kendileri için bir tehlike olarak görmeye başladılar. Kureyş’in ileri gelenleri Daru’n-Nedve’de toplanıp Hz. Resulullah’ı (s.a.a) ortadan kaldırmaya karar verdiler; her kabileden bir genç seçilecek ve gece yarısı hep birlikte saldırıp onu öldüreceklerdi.
Hz. Resulullah (s.a.a) vahiy yoluyla durumdan haberdar edildi ve o gece ona, yatağına yatmaması ve hicret etmesi emredildi.(2)
Resulullah (s.a.a) durumu Hz. Ali’ye (a.s) açıp ondan o gece, ölümü göze alarak yatağında yatmasını istedi ve kimsenin bunun farkına varmaması gerektiğini vurguladı. Hz. Ali (a.s) bu fedailiği can-ı gönülden kabul ederek o gece Resulullah’ın (s.a.a) yatağında yattı. Böylece onun bu fedakârlığını yüce Rahman övecek ve hakkında şu ayeti indirecekti:
İnsanlar arasında öyleleri vardır ki, Allah’ın rızasını kazanabilmek için canlarını Allah’a satarlar. Allah, kullarına karşı pek şefkatlidir.(1)
Gecenin karanlığı Mekke şehrinin üzerine çökmüş, yeminli katiller Hz. Resulullah’ın (s.a.a) evini kuşatmışlardı. Resulullah (s.a.a) Yâsîn Suresi’nden bazı ayetleri okuyarak evinden ayrıldı ve Mekke dışındaki Sevr mağarasına doğru yola çıktı.
Katiller, gece yarısı ansızın yalın kılıç Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yatağına saldırdılar. Hz. Ali (a.s) doğrulup oturdu. Katiller ne yapacaklarını şaşırmışlardı. “Muhammed nereye gitti?” diye sordular.
Hz. Ali (a.s) cevabı yapıştırdı:
Onu bana mı emanet etmiştiniz de benden soruyorsunuz?!
Öfkeden deliye dönen katiller, ite kaka Ali’yi Mescidu’l-Haram’a götürüp birkaç gün orada tuttuktan sonra serbest bıraktılar.(2)
Peygamber’in Emini Ali
Peygamber-i Ekrem (s.a.a), Kureyşlilerin kendisine en güvendiği insan idi. O, onların eminiydi. Herkes emanetini ona teslim ederdi. Hicret etmeye mecbur kaldığında, ailesi ve kabilesi içinde Hz. Ali’den (a.s) daha güvenilir birini bulamadı. Bu nedenle de kendisine emanet bırakılanları sahiplerine geri vermesi, borçlarını ödemesi ve ailesinin kadınlarını Medine’ye getirmesi için Ali’yi (a.s) görevlendirdi.
Böylece Kureyşlilerin emini Hz. Muhammed (s.a.a) ve o Hazret’in emini de Hz. Ali (a.s) olmuştur!
Ali (a.s), Resulullah’taki (s.a.a) emanetleri sahiplerine iade edip onun tembihlediği bütün işleri aksatmaksızın yerine getirdikten sonra, onun emanetleri olan kendi annesi Fatıma (a.s), Resulullah’ın (s.a.a) biricik kızı Fatıma (a.s) ve Zübeyr’in kızı Fatıma’yla diğer kadınları yanına alıp Medine’ye doğru yola koyuldu.
Yolda onları öldürmek için Mekke müşriklerinin kiraladığı 8 azılı katille tek başına dövüşüp kadınları kurtardı ve Medine yakınlarında Resulullah’ın (s.a.a) kendisini beklemekte olduğu yerde onunla buluşarak birlikte Medine’ye girdiler.(1)
1- Biharu’l-Envar c.35 s.82- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.3.1- Nehcü’l-Belâğa, Feyz-i Kaşanî, s.802, 204. hutbenin son paragrafı.2- Sire-i İbn Hişam, 1/245. el-Gadir, 3/ 220–240’de bu konuda Ehlisünnet’in ünlü kaynaklarından pek çok rivayet aktarılmıştır.1- Taberî Tarihi, 3/1171 ve Mecmau’l-Beyan, 7/2062- Sire-i İbn Hişam, 1/480–483.1- Bakara Suresi, 2072- Taberî Tarihi, 3/1232–1234.1- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.22–23.
Kaynak: İmam Ali (a.s) (Ehlibeyt Serisi-1)/ Telif Komisyonu.