Halifelik Konusu ve Peygamber’in Vasisi

Bütün beşerî toplumlar, toplumun çarkını döndürecek bir yöneticinin varlığını gerekli görmekte ve bu gereksinimin nedenini kavramaktadır. Bundan dolayı da bir yöneticinin ölmesi durumunda, aynı sorumluluğu bir başkasının yüklenmesini kaçınılmaz görmektedir. Toplumun iktidarsız ve yönetimsiz kalmasını kimse istemez; çünkü yönetimden yoksun toplumun kargaşa yaşaması ve kısa bir zaman zarfında da dağılması kaçınılmazdır.

En büyük beşerî toplumlardan biri olan Müslüman toplum da, bu konunun zaruret ve kaçınılmazlığının bilincindedir. Toplumun bekasını garanti altına alma bağlamında bir yöneticinin gerekliliği, Hz. Peygamber’in (s.a.a) ölümünden sonra da geçerlidir. Ancak bu gereksinim, farklı nedenlere dayandırılabileceğinden ötürü yöneticinin özellikleriyle bağlantılı olarak her toplumun kendine has bir görüşü vardır ve bu açıdan da konuya eğilir. İşte bu nedenledir ki, Müslümanların bir kısmı, “yöneticinin aslî görevi hükümet kurmaktır” düşüncesinden hareketle, Hz. Peygamber’in (s.a.a) halifesinin Müslümanlar tarafından seçilebileceği sonucuna varır.

Şia mezhebinin bu husustaki düşünce ve görüşü ise tamamen farklıdır. Şia ekolü bilimsel, felsefî, Kur’ânî ve hadislerden kanıtlar doğrultusunda daha geniş bir açıdan konuya eğilmekte ve Peygamber’in (s.a.a) halifesine duyulan gereksinimin asıl nedeninin, insanın her açıdan olgunluk kazanması olduğunu şöyle savunmaktadır:

Ancak Allah tarafından seçilen ve Hz. Peygamber (s.a.a) gibi insanların maddî ve manevî ihtiyaçlarını tam anlamıyla ayırt edip gerçek ilâhî hükümler aracılığıyla onları gideren bir yönetici bu sorumluluğu başarıyla ifa edebilir. İşte ancak bu durumda insanların gerçek olgunluk ve her yönlü mutluluk zemini oluşturulabilir.

Şimdi, Hz. Peygamber’in (s.a.a) halifesine duyulan ihtiyacın asıl nedenine Şia açısından yaklaşacak ve nispeten ayrıntılı bilgi sunacağız.

Neden Peygamber’in Halifesine İhtiyaç Duymaktayız?

Peygamberin kendisine niye ihtiyaç duyuluyorsa halifesine de aynı açıdan ihtiyaç duyulmaktadır. Bir diğer tabirle hilafet, temel yasa olan nübüvveti tamamlayan öğedir. Şöyle ki genel hidayet, değişmez ve zarurî yasalardan biridir. Bu yasa uyarınca evrendeki varlıklardan her biri, var oluşsal ve yaratılışsal olarak tekâmül araçlarıyla donatılmış olup kendi türünün kemal ve saadetine doğru kılavuzlanmaktadır.

Evrendeki varlıklardan biri olan insan türü de bu genel yasanın kapsamı dâhilindedir. O hâlde insan türü de, evrene hükmeden genel yasalar uyarınca ve maddî-manevî, ruhî-cismî olmak üzere gerçek ihtiyaçlarının tümünü cevaplayan ve sonuç itibariyle de dünya ve ahiret mutluluğunu temin eden yasalarca kılavuzlanmalıdır.

İşte bu programı idrak etmek, aklın işi değildir. Akıl da hataya, düşünsel ve duygusal inhirafa düşebileceğinden böylesi kapsamlı ve yüzde yüz faydalı bir program üretemez. Bu, vahiy yoluyla peygambere indirilen bir programdır. Peygamber de tekâmül/olgunluk zeminini oluşturmak için en küçük bir hata veya yanlışlık yapmadan bu programı insanlara öğretir.

Bu delil, insanlar arasında peygamberlerin varlığını gerekli ve zarurî kıldığı gibi, imam ve peygamber halifesi unvanında bazı kişilerin varlığının kaçınılmazlığını da kanıtlamaktadır. İmam ve halife unvanı taşıyan bu insanlar, peygambere indirilen vahiy kaynaklı programı korumak ve (eksiltmedenartırmadan) insanlara öğretmek, doğru tutum ve davranışlarıyla insanları gerçek olgunluk ve mutluluğa hidayet etmekle yükümlüdürler. Eğer bu yükümlülükler yerine getirilmeyecek olsa, insan gerçek olgunluğuna ulaşamayacak ve Allah vergisi olan gizli yeteneklerinden tam anlamıyla yararlanamayacaktır. Bu durumda da yararlanılmayan yeteneklerin varlığı beyhude olacaktır; yüce Allah ise beyhude şeyler yaratmaktan münezzehtir. Şanı yüce Allah, insanlarda olgunluk ve kemal yeteneği yaratmış ise, bu yetenekten yararlanma araçlarını da bahşetmiştir; bunun aksi doğru olmaz.

Ebu Ali Sina (İbn Sina), “Şifa” kitabında şöyle demektedir:

İlk bakışta insan yaşamında varlığı zarurî değilmiş gibi görünen kaşları ve ayakların altındaki çukurluğu dahi yaratan Allah’ın, toplumu kılavuzsuz ve öndersiz bırakması mümkün değildir. Çünkü bu durumda insan, gerçek mutluluğuna kavuşamayacaktır.(1)

Şia’nın bu husustaki inancı şöyledir:

Gaybî yardımlar sürekli devam etmektedir. Rububî âlem ile insanî âlem arasındaki irtibat hâlâ vardır. Bu ilişkinin sürekliliğinin kendisi, halifenin günah ve hatanın her türünden masum olmasını gerekli kılmaktadır. Çünkü Allah katından seçilmeyen kimse, birçok meçhulün bilgisinden yoksun olmakla birlikte hata karşısında da korunmuş olmayacaktır. Sonuç itibariyle de insanın dünyevî ve uhrevî saadetine vesile olacak birçok konuyu teşhis edemeyecek ve beşer eli değmemiş gerçek dini insanlara öğretemeyecektir. Bu durumda, doğal olarak insanlar da gerçek mutluluk ve olgunluklardan mahrum kalacaklardır.(1)

Bundan dolayı yüce Allah, Müslümanlardan hayatın her evre ve sayfasında kendi seçtiği elçilere itaat etmelerini emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:

Ey inananlar, Allah’a, Peygamber’e ve içinizden emredecek kudret ve liyakate sahip olanlara/ulul-emre itaat edin.(2)

Yüce Allah bu ayette, kendisine ve Peygamber’ine (s.a.a) olduğu gibi “emir sahipleri”ne de itaat edilmesi gerektiğine vurgu yapmıştır.

Yaşamın her alanında itaat edilmesi gerekenler, sözlerinde binlerce hata olan ve itaat edildiği takdirde gerçek hidayet ve tekâmüle ulaştıramayacak olanlar değil, aksine hata ve şahsî çıkarlardan korunan ve de sürekli olarak insanı gerçeklere hidayet eden “emir sahipleri” yüce Allah’ın seçtiği insanlardır.(3)

Hz. Peygamber, Halifesini Belirlemedi Mi?

Aziz İslâm’ı canından çok seven ve gerçek İslâm’ın beşeriyet için ebediyen korunması gerektiğini herkesten daha iyi bilen Allah Resulü’nün (s.a.a), Allah’ın seçtiği halifeyi tanıtmadan bu dünyadan göçmüş olabileceği asla düşünülemez.

Hz. Peygamber (s.a.a), peygamberlik görevini yüklendiği günlerden itibaren hilafet konusuna çok önem verdiğinden, defalarca ve farklı farklı yerlerde gerçek halifesini çok açık olarak tanıtmıştır.

Peygamber’in (s.a.a) buyruklarını inceleyen herkes, Ali ve evlatlarının, Peygamberimiz (s.a.a) tarafından halife olarak belirlendiğini ve tanıtıldığını görecektir.

Şimdi yüce Peygamberimizin (s.a.a) bu husustaki buyruklarından bazılarını aktaracağız:

1- Hz. Peygamber (s.a.a), İslâm’a davetini başlattığında, Mekke’de akrabalarını bir araya topladı ve şöyle buyurdu: Ali, sizin aranızda benim kardeşim, vasim ve halifemdir; ona itaat edin.(1)

2- Şia ve Sünnî din âlimlerinin bildirdiğine göre Allah Resulü (s.a.a), birkaç kez genel topluluklarda şöyle buyurmuştur:

Sizin aranızda iki değerli şey bırakıyorum; onlara uyduğunuz sürece dalalete düşmezsiniz:

Allah’ın kitabı Kur’ân ve benim itretim; Ehlibeytim. Sakın onlardan geri kalmayın ve ileri geçmeyin; aksi takdirde dalalete düşersiniz.(2)

Hadisteki “Ehlibeyt” kavramıyla kastedilenler, Ali (a.s) ve masum evlatlarıdır. Çünkü Hz. Peygamber’in (s.a.a) bizzat kendisi, onları böyle tanıtmıştır. Onlar, hatası olmayan ve itaatleri de asla dalaletle son bulmayan insanlardır.

3- Ehlisünnet’in büyük âlimlerinden Ahmed b. Hanbel, Peygamber efendimizin (s.a.a) Ali’ye (a.s) şöyle buyurduğunu yazar:

Benden sonra, benden taraf her mümin üzerinde senin velâyetin var.(1)

4- Hadis bilginleri, Hz. Peygamber’in (s.a.a) Veda Haccı dönüşünde, “Gadir Hum” diye bilinen yerde on binlerin karşısında şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir: Ben kimin veli/yetki sahibiysem, Ali de onun velisi/yetki sahibidir.(2)

5- Allah Resulü (s.a.a) elimize birçok tarikle ulaşan bir hadisinde şöyle buyurmuştur:

Benim halifelerim Kureyş’tendir ve on iki kişidir. Bahsi edilen bu hadislerin bazılarında, bu halife ve imamların özellikleri ve hatta mübarek isimleri de anılmıştır.(3)

Resulullah’ın (s.a.a), bazılarını vefat anında ve bazılarını da ömrünün son senesinde buyurduğu yukarıda nakledilen bu hadisler, Allah Resulü’nden (s.a.a) sonra Müslümanların yönetimini kimin üstlenmesi gerektiğini aydınlatmaktadır.

İmamet ve Hilafette Şûra

Bazı yazarlar, “İmamet ve hilafet konusu şûra çerçevesinde ve çoğunluğun oyuyla belirlenebilir.” görüşünü savunmuşlardır. Bu görüşlerini de, istişareyi emreden bazı ayetlere dayandırmış ve İslâm’ın sosyal ve siyasal ilkelerinden birinin de “seçim” olduğu yanılgısına düşerek temel ilkelerden gaflet etmişlerdir. Bahsi edilen ilkeler şöyle sıralanabilir:

1- İmamet, “peygamberlik” konusunu tamamlayan temel ilkedir; peygamberlik konusunda seçim söz konusu olmadığı gibi, peygamberlik makamının halifeliğinden ibaret olan “imamet” hususunda da söz konusu değildir.

2- “Şûra” ilkesinden ancak vazifenin, Allah ve Resulü (s.a.a) tarafından belirlenmediği bir yerde yararlanılabilir. Oysaki Peygamber’in (s.a.a), çok net ve açık rivayetler uyarınca kendi halifesini belirlemiş olduğunu gördünüz. Durum bundan ibaretken, “şûra” geçerliliğini kaybeder.

3- İmamet ve hilafet hususunda şûranın geçerliliği farz edilse bile, bunun özellikleri, Peygamber (s.a.a) tarafından açıklanmalıydı; seçen ve seçilenin vasıfları, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde belirlenmeliydi. Çünkü hem İslâm toplumunun beka ve ilerlemesi, hem de dinin canlılığı imamete bağlıdır ve hâliyle de böylesi hayatî bir konuda insanların uyarılması gerekirdi.

Ancak “şûra” hususunda, Allah Resulü’nden (s.a.a) ne bir açıklayıcı bilgi, ne de bir uyarı mevcut değildir. Hatta bunun aksi yönünde rivayetler vardır.

Bu gerçeği şöyle örneklendirmek isteriz:

Benî Amir kabilesi Hz. Peygamberi’nin (s.a.a) huzuruna geldiklerinde, onlardan biri, Peygamberimize (s.a.a) şöyle dedi:

Eğer biz sana biat etsek ve Allah da seni düşmanlarına karşı muzaffer kılsa, senden sonra hilafet bize ait olabilir mi?


Yüce Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurdu:
Hilafet konusu Allah’ın elindedir ve onu dilediği yere bırakır.(1)
Şianın bu husustaki inancını şöyle özetleyebiliriz:
Hz. Peygamber (s.a.a) halifelerini tanıtmıştır; onlar Allah katında seçilenlerdir ve onlardır, el değmemiş gerçek dini taşıyanlar.

Bu sebeple yaşamın her alanında onlara itaat etmek gerekmektedir.
Şia, bu görüş ve inancı gereği kendi masum imam ve önderlerinin ilmî hazinelerini ve dinî gerçek ve öğretileri derlemiştir ki bunlar, insan hayatının her alanındaki soru/ sorunları yanıtlar niteliktedir ve bu açıdan da en zengin ekol
konumundadır.

1- Şifa, c.2, 10. makale, 2. fasıl.1- Bu konuyu daha geniş olarak «İslâm’da Şia» kitabında bulabilirsiniz.2- Nisâ Suresi, 593- Daha detaylı bilgi edinmek için şu kaynağa bakınız. el-Mizan, c.4, s.412–427.1- Taberî Tarihi, c.3, s.1171–1173. Bu hadis, muteber Şia kaynaklarında ve meşhur Ehlisünnet âlimlerinin kitaplarında nakledilmiştir.2- Bu içerikte 39 hadis Ehlisünnet’ten ve 82 hadis de Şia’dan nakledilmiştir. bk. Gayetü’l-Meram, s.2.1- Müsned, Ahmed b. Hanbel, c.1, s.3312- Bu hadis, şüphe götürmez kesin hadislerden olup hakkında kitaplar yazılmıştır. Daha fazla bilgi edinmek için el-Gadir kitabının 1. cildine bakınız. 3- Muntehabu’l-Eser, s.10–141.1- Sire-i İbn Hişam, c.1, s.444.

Kaynak: Hz. Muhammed (s.a.a) (Ehlibeyt Serisi-1)/ Telif Komisyonu.