Muhammed (s.a.a) Hira dağından inip eve yöneldiğinde, kendini bir başka âlemde görüyordu. Çünkü dağa çıkmadan önce peygamber değildi, şimdi ise peygamberliğe seçilmişti.
Hıristiyan rahip Bahira’nın ve diğerlerinin müjdelediği şeyi şimdi görüyordu, ne kadar büyük ve önemli bir görevi yüklendiğini biliyor ve bunun hakkında düşünüyordu. Eğer bir korku ve tedirginliği var idiyse de bu, peygamberliğe seçilip seçilmediğini bilmediğinden değil, vazife ve sorumluluğunun öneminden kaynaklanıyordu.
Çünkü Bahira gibi şahısların (dinî kaynaklara dayanarak) o Hazret’in peygamberliğini müjdelemeleri ve gelecekten haberler vermeleri ve bizzat Hz. Muhammed’in (s.a.a) kendisinin Cebrail’i görmesi ve Cebrail tarafından: “Sen Allah’ın resulüsün!”(1) sözüyle müjdelenmesi, o Hazret’in peygamberliğini tam anlamıyla kanıtlayan delillerdir.
Ayrıca kulları hidayet etmekle görevlendirilen her peygamber, insanları ıslah etme ve tekâmüllerini sağlama yönünde sarsılmaz bir azimle çalışabilmesi için yüce Allah katından açık kanıtlar ve güçlü delillerle peygamberliğine inandırılır.
Buna binaen: “Muhammed (s.a.a), Hatice ile görüşünceye kadar peygamberlikle görevini yüklendiğini bilmiyordu, Hatice onu peygamber olduğuna inandırdı.”(1) demek, çok yersiz ve aynı zamanda araştırmadan yoksun bir sözdür.
Hatice Hz. Muhammed’i Beklerken
Hz. Muhammed (s.a.a) peygamberlikle görevlendirildiği gün eve geç geldi. O güne kadar böyle bir durumla karşılaşmayan Hatice üzgün ve tedirgindi. Ansızın Hz. Muhammed (s.a.a) yüzü değişmiş bir hâlde eve girdi. Hatice’nin, bu geç gelişin nedenini sorması üzerine Hz. Muhammed (s.a.a) karşılaştığı olayı anlattı. Aslında Hatice uzun zamandır bunu bekliyordu. Çünkü hem kölesi Meysere’den, Şam yolculuğunda karşılaştığı Nasranî rahibin Muhammed (s.a.a) hakkındaki “Bu, insanların peygamberidir.”(2) sözünü duymuştu, hem de diğer Nasranî ve Yahudi din bilginlerinin, Muhammed’in (s.a.a) peygamberliği ve büyük bir makam sahibi olacağı müjdesini duymuştu. Bu yüzden Hatice kalkıp bazı gerekli gördüğü soruları sorduktan sonra bilgili ve Hıristiyan zümreden olan Varaka b. Nevfel ile görüşüp durumu ona izah etti.
Varaka b. Nevfel: “Andolsun Allah’a ki, Musa’ya (a.s) inen Namus-u Ekber Cebrail, ona inmiştir ve kuşkusuz ki o, bu ümmetin peygamberi olacaktır.”(3) dedi ve Hatice’nin daha iyi anlayabilmesi için ona, melek ve vahyin iniş nişanesini öğretti.(4)
Hatice eve dönüp kısa bir araştırmadan sonra Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğini kabul etti ve iman getirdiğini duyurdu. Böylece de ilk iman eden kadın olma iftiharına sahip oldu.
Hz. Ali, İman Eden İlk Erkek
Arabistan’da büyük bir kıtlık başlamıştı ve Ebu Talib de maddî açıdan sarsılmıştı. Hz. Muhammed (s.a.a), Ebu Talib’e yardımcı olmak amacıyla Ali’yi (a.s) kendi evine götürdü(1) ve şefkatli bir baba gibi eğitmeye başladı. Hz. Muhammed’in (s.a.a) evinde yaşayan ve çok güçlü zekâ ve istidat sahibi olan Ali (a.s) can-ı gönülden Hz. Muhammed’e (s.a.a) itaat ediyordu.
Ali (a.s) bu süre zarfında, tam manasıyla Hz. Muhammed’in (s.a.a) hakikatini ve doğruluğunu anlamıştı ve bu yüzden de on yaşında ve tam bir basiretle Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğine iman etti. Böylece de İslâm ve imanın öncülük bayrağını taşımada diğer insanları geçti.(2)
Namazın Farz Kılınışı
Hz. Peygamber’e (s.a.a) ve Müslümanlara farz kılınan ilk şey, tevhit inancı ve bunun hemen akabinde ise namaz olmuştu. İnsan ile Allah arasındaki irtibatın ve Allah’ın sonsuz nimetlerine teşekkürün temelini oluşturan namazın önem ve yüceliği, buradan da açıkça anlaşılmaktadır. İşte bundan ötürüdür ki, dinimizin önderleri ve özellikle de yüce Peygamberimiz (s.a.a) namaz hakkında tavsiyelerde bulunmuş ve şöyle buyurmuştur:
Namaz dinin direğidir.(3)
Ve yine buyurmuştur ki:
Namazı hafife alan kimse ahirette bizim şefaatimize ulaşamaz.(4)
Her halükârda yüce Allah, namazın kılınış şeklini ve şartlarını Cebrail aracılığıyla Hz. Muhammed’e (s.a.a) iletti. O da bunları Hatice ve Ali’ye (a.s) öğrettikten sonra “cemaat namazı” olarak adlandırılan toplu namazı ikame etti.(1)
Üç Yıllık Amelî Tebliğ
Hz. Muhammed (s.a.a) peygamberliğe seçildikten sonra, asırlarca putperestlik ve şirk pisliğine bulaşmış olan ve açık davet için hiçbir hazırlığı olmayan Arabistan toplumunda, gizli davet yöntemini seçti ve üç yıl bunu uyguladı. Eğer Hz. Muhammed (s.a.a), peygamberlikle görevlendirildiği dönemin başlangıcında alenî davet yöntemini seçecek olsaydı, asıl hedefinden alıkoyacak zorluklarla karşılaşacaktı. Bu yüzden Peygamber (s.a.a), el çırparak ve ıslık çalarak farklı tanrılara tapan putperestler karşısında tek Allah’a yalvarıyor ve manevî öğretiler ve tek Allah’a hamd-ü sena mecmuasından ibaret olan namazı kılıyordu.
Hz. Muhammed (s.a.a), amcasının oğlu Ali (a.s) ve değerli eşi Hatice (a.s) ile birlikte Mescidü’l-Haram ve Mina gibi insanların kalabalık olduğu yerlere gidiyor ve müşriklerin gözleri önünde üç kişilik cemaat namazı kılıyordu. Böylece de tevhit karşıtı inançlarla amelen mücadele ediyordu.(2)
O dönemin tüccarlarından olan Afif isminde biri şöyle diyor:
Ticaret yapmak için Abdulmuttalib oğlu Abbas’ın yanına gitmiştim. Bu arada Mescidü’l-Haram’a biri geldi, gökyüzüne ve güneşe baktıktan sonra Kâbe’ye doğru namaza durdu. Kısa bir süre sonra bir kadın geldi ve yanında da bir erkek çocuk vardı. Üçü birden namaza başladılar.
Abbas’a hitapla: “Hakkında hiçbir bilgim olmayan bu din, ne dinidir?” dedim.
Abbas dedi ki:
Bu adam, Abdullah oğlu Muhammet’tir. O, göklerin ve yerin tanrısının Allah olduğuna ve insanlara yol göstermesi için de Allah tarafından görevlendirildiğine inanıyor. Şimdilik şu üç kişiden başka bu dine inanan yoktur. Gördüğün o kadın, Hüveylid kızı Hatice ve o çocuk da Ebu Talib oğlu Ali’dir.(1)
Hz. Muhammed (s.a.a) bu şekilde devam etti. Gün geçtikçe de Müslümanların sayısı artıyor ve düşmanların istememesine rağmen İslâm yayılıyordu. Böylece açık davet ortamı oluşmuş ve Hz. Muhammed (s.a.a) de bunu gerçekleştirmek için görevlendirilmişti.
Akrabaları Davet ve İlk Mucize
Resulullah’ın (s.a.a) amelî tebliği ve Müslümanların sayısının artışı, aleni davetini başlatması için zemin hazırlamış ve yüce Allah, Peygamber’ine, önce yakın akrabalarını davet etmesini emretmişti.(2)
Önce yakın akrabalarını davet etmesinin iki sebebi vardı: Bir yandan, “Eğer doğru diyorsa, neden önce kendi akrabalarını Allah’ın azabından sakındırmıyor ve tevhit dinine çağırmıyor?” bahanesinin önünü tıkamak ve diğer yandan da onlardan gelecek olumlu cevap ve destek ile İslâm dinini daha rahat yayma ortamını hazırlamak.
Hz. Muhammed (s.a.a) Ali’ye (a.s), önce yemek hazırlamasını ve sonra da kırk kişiye yakın akrabaları davet etmesini emretti. Ali (a.s), yemeği hazırladıktan sonra akrabaları davet etti. Bütün akrabalar daveti kabul etmiş ve gelmişti.
Önceden hazırlanan ve bir kişiyi dahi doyurmaya yetmeyecek yemek geldi. Kırk kişinin tümünün o yemekten yiyip doymasına rağmen yemekten hiçbir şey eksilmemişti. Davetliler bu durum karsısında hayrete düşmüştü. Ebu Leheb düşünmeksizin ortaya atılıp: “Bu bir büyü ve sihirdir!” dedi. Oysaki büyünün, insanı doyuramayacağından gaflet etmişti.
Hz. Muhammed (s.a.a), belki de “mucize” ile “büyü”nün farklı şeyler olduğunu anlamaları için o gün hiçbir şey söylememişti. Çünkü eğer bu, büyü dahi olmuş olsaydı, onlar evden çıktıktan sonra acıkmaları gerekecekti.
Bu davetten bir sonuç çıkmayınca, Hz. Peygamber (s.a.a), bir kez daha yarın için onları yemeğe çağırdı ve bu ağırlamada hazırlanan yemek de dünkü gibi az olmasına rağmen onların tümünü doyurdu. Bunun ardından Hz. Muhammed (s.a.a) konuşmasına şöyle başladı:
Ey Abdulmuttalib Oğulları! Sizi uyarmak ve müjdelemek için Allah tarafından seçilmişim. Müslüman olun ve bana uyun ki, saadete eresiniz. Andolsun Allah’a ki, Arap içinde, benim size getirdiğimden daha hayırlı bir şeyi kendi kavmine getiren birini tanımıyorum. Ben size dünya ve ahiretinizi getirmişim. Sizi Allah’a davet etmek için Allah tarafından görevlendirilmişim. Kim bu işte bana yardımcı olmak ister? Aranızdan bunu kabul edecek kişi benim kardeşim, vasim ve halifem olacaktır.
Hz. Peygamber’in (s.a.a) bu davetine, yaşça herkesten küçük olan Ali (a.s) dışında kimse olumlu cevap vermedi. Hz. Ali (a.s) ayağa kalkarak dedi ki:
Ey Allah’ın Peygamberi, ben sana yardımcı olacağım.
Hz. Muhammed (s.a.a), Ali’yi (a.s) yerine oturttu ve davetini bir kez daha tekrarladı. Yine Ali (a.s) dışında kimse olumlu yanıt vermedi. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.a), Ali’ye (a.s) işaretle şöyle buyurdu:
Bu, sizin aranızda benim kardeşim, vasiyim ve halifemdir; onun sözlerini dinleyin ve ona uyun!(1)
Hz. Peygamber’in (s.a.a) akrabaları arasından bazıları aynı gün iman etmişti.(2)
Diğerlerinin iman etmemelerinin nedeni ise, bilgisizlik ve bağnazlıkları olmuştu. Bütün bunlara rağmen bu yemek daveti, Hz. Peygamber’e (s.a.a) destek ve yardım noktasında etkisiz de değildi.
Bu yemek davetinde, bir kişiyi dahi doyurmayacak yemeğin kırk kişiyi doyurması kadar dikkat çeken bir diğer husus da Hz. Peygamber’in (s.a.a), amcası oğlu Ali’yi (a.s), açıkça kendinden sonraki halife ve ilk imam olarak tanıtmasıdır.
Akrabaları davetle birlikte genel ve aleni davet zemini de oluştu. Hz. Peygamber (s.a.a) hiç boş oturmadı, yılmadan yorulmadan davet ve tebliğini sürdürdü. Böylece o gün itibariyle İslâm bayrağı dalgalandı ve hakikat yayılmaya başladı.
1- Sire-i İbn Hişam, c.1, s.237.1- Muhammed’in (s.a.a) Hayatı, Muhammed Hüseyin Heykel, s. 1342- A’lamü’l-Vera, 1390 Hicrî basımı, s.473- Sire-i İbn Hişam, c.8, s.2384- Menakıb, c.1, s.42.1- Sire-i İbn Hişam, c.1, s.246; Biharu’l-Envar, c.18, s.2082- Sire-i İbn Hişam, c.1, s.245; Biharu’l-Envar, c.18, s.188. el-Gadir, c.3, s.219–241; Tarih-i Taberî, c.3, s.11603- Vesailu’ş-Şia, 1384 h.k. 2. baskı, c.3, s.16–17 4- Vesailu’ş-Şia, 1384 h.k. 2. baskı, c.3, s.16–17.1- A’lamü’l-Vera, s.37; Cami-u Ahadisi’ş-Şia, c.2, s.31. Namazın farz kılındığı ilk dönemde beş vakit namazların her birinin iki rekât olarak kılındığı bilinmektedir.2- Tarih-i Taberî, c.3, s.1122.1- Tarih-i Taberî, c.3, s.1162; A’lamü’l-Vera, s.38, 1390 basımı.2- “En yakın akrabalarını uyar.” (Şuarâ Suresi, 214).1- Tarih-i Taberî, c.3, s.1171–1173; Mecmau’l-Beyan tefsiri, c.7, s. 206; Biharu’l-Envar, c.18, s.192; el-Gadir, c.2, s.278. Bu konu, tarihin inkâr edilemez gerçeklerinden olup İslâm tarihçileri ve diğerleri tarafından kabul edilmektedir. 2- Tarih-i Yakubî, c.2, s.22.
Kaynak: Hz. Muhammed (s.a.a) (Ehlibeyt Serisi-1)/ Telif Komisyonu.