İslâm’da Cihat

Rahmet Peygamberi

Hz. Peygamber’in (s.a.a) peygamberlikle görevlendirilişinin on beşinci asrına girişi, bir milyar sınırını aşan ve dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Müslümanlar tarafından görkemle kutlandı.

Bu kutlama, Peygamberimizin (s.a.a) barış ve kardeşlik bayrağını omzuna alıp “Biz seni ancak âlemlere rahmet için gönderdik.”(1) şiarıyla evrensel adalet ve birlikte barış üzere yaşama temelini sarsılmaz kıldığı günün anısına gerçekleşmiştir.

İslâm dini, birçok savaşların veya istenmedik olayların çıkmasına sebep olan sınıfsal ve etnik farklılıkları en iyi şekilde çözümlemiştir. Günümüz uygar dünyası ise henüz bundan kurtulmuş değil ve her gün bir bahaneyle savaş ateşini körüklemektedir.

İslâm, barış ve adalet yanlısı bir din olup Ehlikitap’ı da çok net bir şekilde birlik ve beraberliğe davet etmektedir:

De ki: Ey Kitap Ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah’a tapalım ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım…(2)

Müslümanlar Medine’ye hicret edip zaferler kazandıktan sonra, eski muhalifleri tarafından barış teklifleri gelmeye başladı. Hz. Peygamber (s.a.a) de bu barış tekliflerini olumlu buluyor, sıcak karşılıyordu. Hicretin ilk yılında birkaç Yahudi kabilesiyle yapılan barış anlaşmaları bunun canlı şahididir.(1)

İslâm dini genel barış ve birlikte yaşamanın yanında olup bu alanda da zengin içerikli programlar öngörmüştür.

İslâm’da Cihadın Felsefesi

İslâm, dünyanın sosyal ve ekonomik düzenini, kendine has yöntemiyle ıslah etmeyi amaçlayan dinamik ve evrensel bir ekoldür.

İslâm dini, eski Romalıların, Yahudilerin ve Nazilerin toplum ve ırk çerçevesinde sıkışıp kaldığı gibi bir kısır döngüde mahsur değildir; bilakis bütün dünya insanlarına hitap etmektedir. Bu ise, Müslümanlara birtakım sorumluluklar yüklemiştir. Müslümanlar, İslâm’ın eğitim ve öğretileri gereği mahrum ve mazlum kitleleri kurtarmak, barış ve adaleti hâkim kılmak ve dünya insanlarını yaşamın gerçekleriyle tanıştırmakla yükümlüdürler.

İslâm mücahitleri, cihat yoluyla bir parça toprak kazanmak ve bir rejimi yıkıp yerine benzeri veya daha zalim bir rejim kurmak amacı gütmemektedirler. İslâm’daki cihat Allah yolunda, insanların olgunlaşmasını sağlamaya yönelik ve mahrum kitleleri kurtarma amaçlı yapılan insan sevgisine dayalı ve şaibesiz bir gayretten ibarettir. Bunun doğal sonucu ise fitnenin kökünü kazımak ve genel barışı hâkim kılmaktır. Bu büyük hedef ve bu dinamik öğretiler, yığınların uyutulmasına ve horlanmasına son veren ve aynı zamanda da mahrumları sömürerek efsanevî bir hayat düzeni kuran bir avuç azınlığın sömürü ve çıkarcılığına engel olan etkenlerdir.

İnsan fıtratının hükmü gereğince toplumdaki yaban otlar ayıklanmalı ve bozuk azalar koparılmalıdır ki, mahrum kitlelerin kurtuluş ve saadet zemini oluşturulabilsin. İnsan sevgisi taşıyan, adalet ve özgürlük yanlısı olan insanlar, hem bu mücadele karsısında tazim eder ve hem de böylesi kutsal bir hedefe katkıda bulunmak isterler.

Ne de güzeldir Allah’ın buyruğu:

Eğer Allah, insanların bir kısmıyla diğerlerini savmasaydı, dünya bozulurdu.(1)

İslâm’ın kanun koyuculuk teorisinde savaş, nihaî amaç değildir; savaş, saldırı ve zulmü önlemek, kapanmış saadet yolunu insanlara açmak için nihaî araç ve son çare olarak tanıtılmıştır.

İslâm’ın mesajını İran’a getiren Müslüman elçi, İranlı komutan Rüstem Farahzad’a şöyle demişti:

İnsanı, kula kul olmaktan kurtarıp Allah’ın kulluğuna yüceltmek, dünyanın darlığından özgürlüğün genişliğine ulaştırmak ve (batıl) dinlerin zulmünden İslâm’ın adaletine davet etmek için Allah bizleri seçmiştir. Davetimizi kabul edenlerin ülkesini kendilerine bırakıp gideriz…(2)

İslâm, Kılıç Zoruyla Mı Yayılmıştır?

Müslümanların savaşmaktaki amaçları, mahrum kitlelere ulaşabilmek ve böylece de onları İslâm dininin yasa ve hükümleriyle aşina etmek ve bu ilâhî dinin yücelik ve fıtratla uygunluğunu yakından görmelerini sağlamaktı.

Müslümanlar, kâfirlere (kitap ehline) karşı yapmış oldukları savaşlarda kimseyi Müslüman olmaya zorlamamışlardır. Müslümanların savaş yaptığı taraflar, barış şartlarını kabul etmekle hem kendi dinlerinde baki kalabilir ve hem de bunun karşılığında İslâm devletinin himayesini kazanmış olurlardı.

Hz. Peygamber (s.a.a) Hudeybiye Barışı’nda, Mekke kâfirlerinden birinin Müslümanlığı seçerek Medine Müslümanlarının yanına gelmesi durumunda, Müslümanlar tarafından kabul edilmeyerek Mekke’ye geri gönderileceğini taahhüt etmiş(1) ve taahhüdünün gereğini de yerine getirmiştir.(2) Oysaki Hz. Peygamber (s.a.a), bu taahhüdüne karşılık olarak, İslâm dininden çıkıp Mekke kâfirlerinin yanına giden şahısların da Medine’ye geri gönderilmesini isteyebilirdi.

Peygamber efendimiz (s.a.a) Mekke fethinde, insanların kendi hür iradeleriyle doğru dini tanıyabilmeleri için, hem Kureyş kabilesini, hem de diğer insanları serbest bırakmış ve kimseyi Müslüman olmaya mecbur etmemişti.

Ayrıca Peygamber (s.a.a), eziyet ve bozgunculuk kaynağı olan birkaç kişi dışında kimsenin öldürülmemesi hususunda Müslümanlarla ahitleşmişti.(3)

İslâm dini hakkında araştırma yapmak ve araştırması sonucunda da kendi hür iradesiyle İslâm’ı seçmek üzere aman isteyen şahıslara yüce Peygamberimizin (s.a.a) aman vermesi de, bu husustaki bir diğer örnektir.

Safvan b. Ümeyye bunlardan biridir. Safvan, Mekke’nin fethinden sonra Cidde’ye kaçmıştı. Onun için Peygamber’den (s.a.a) aman istendi ve o Hazret de aman alameti olsun ve sorunsuz olarak Mekke’ye gelebilsin diye kendi sarığını ona gönderdi. Bunun üzerine Safvan, gittiği Cidde şehrinden döndü ve Peygamber’in (s.a.a) huzuruna gelerek İslâm dini hakkında araştırma yapması için iki aylık bir süre talebinde bulundu. Hz. Peygamber (s.a.a) ise ona dört ay mühlet verdi. Safvan, İslâm’ı kabul etmemiş olmasına rağmen Peygamber (s.a.a) ile birlikte Hüneyn ve Taif’e yolculuk yapmıştı. Ama sonuçta kendi seçimi ve hür iradesiyle İslâm’ı kabul etti.(1)

Bu örneklerden de anlaşıldığı gibi kılıçlar, hakkı teşhis ettikleri hâlde ona karşı cephe açıp savaşan ve böylece de diğer insanların saadet yolunu tıkayanlara kullanılmıştır ancak.

Aslına bakılacak olursa, zaten kılıç fitnenin kökünü kazımak, mahrum kitleleri kurtarmak, insanın ilerlemesine ve olgunlaşmasına müsait zemin oluşturmak içindir.

Sadr-ı İslâm’daki Müslümanların imanı ve direnişi, İslâm dininin kılıç zoruyla ilerlemediğinin en güzel kanıtıdır. Sadr-ı İslâm Müslümanlarının dine bağlılıkları öyle bir düzeydeydi ki, bu uğurda bütün sıkıntıları göğüslemiş, direnmiş ve hatta doğup büyüdükleri topraklardan ayrılarak hicret etmişlerdi.

İslâm dinini ilk kabul edenlerden biri, Bilal Habeşî’dir. İslâm’ı kabul ettiği için Ebu Cehil tarafından işkence edildi, Hicaz’ın sıcak kumları üzerine yatırılıp göğsüne kocaman bir taş koyuldu ve “Muhammed’in Rabbini inkâr et!” denildi. Bilal ise: “(Allah) birdir, birdir.”(2) diyerek bütün işkencelere karşı direndi ve kutsal İslâm dininden vazgeçmedi.

Durum bundan ibaretken, İslâm dininin kılıç zoruyla ilerlediği ve yayıldığı nasıl söylenebilir?

İslâm’da herhangi bir eksiklik ve zayıf bir nokta bulamayan düşmanlar, bu yola başvurarak İslâm’ı lekelemeye girişmişlerdir. Oysaki İslâm’ın başarısı, bu dinin kolay ve sade oluşundan, mahrum ve mazlum kitlelere kanat gerişinden ve de yaşamın her alanını kapsayan bir din oluşundan kaynaklanıyordu.

Fransız yazar ve düşünür Dr. Gustav Lobon şöyle yazmaktadır:

İslâm, kolaylık ve sadeliğinden dolayı ilerleme sağlamaktadır; gerçekten de bu, hayret uyandırıcı bir şey olmakla birlikte İslâm dininin de özelliklerindendir. Müslümanların ayak bastığı her yerde, İslâm dini ebediyen kalmıştır.(1)

Bir başka Hıristiyan yazar da şöyle demekte:

İslâm dininin yayılması, askerî fetihlerden daha çok, İslâm sınırları ötesindeki ülkelerle yapılan ticarî ve kültürel ilişkilerle gerçekleşmiştir.(2)

1- Enbiyâ Suresi, 1072- Âl-i İmrân Suresi, 64.1- A’lamü’l-Vera, 1390 tarihli üçüncü baskı, s.69.1- Bakara Suresi, 2512- Tarih-i Taberî, c.5, s.2271.1- Biharu’l-Envar, c.20, s.3502- Biharu’l-Envar, c.20, s.3623- A’lamü’l-Vera, s.110.1- el-Kâmil, İbn Esir, c.2, s.248–249, 1385 Basımı 2- Usdu’l-Gabe, c.1, s.206.1- Temeddün-i İslâm ve Arab, s.8072- Ceng ve Sulh Der İslâm, s.345, Seyyid Gulam Rıza Saidî tarafından Farsça’ya tercüme edilmiştir.