Barışla İlgili Eleştiriler

30.12.2025 13:44
0
A+
A-

Müsamaha ve Gevşeklik Yoktu

Bazı müsteşrikler, yapmış oldukları araştırmalarda, bu olayın derinliklerini ve bütün boyutlarını kavrayamamaktadırlar. Tam oturmamış mukaddimelerden, kendi zanlarınca sağlam neticeler elde etmekte ve keyfî sonuç çıkarma hatasına duçar olmaktadırlar.

Bu güruha mensup bazıları, yaptıkları araştırmaların sığlığı ve bilgisizlikleri yüzünden İmam Hasan’ın (a.s) gevşek davrandığını, müsamaha gösterdiğini sanmış ve “Eğer ciddiyetle davransaydı, savaşı kazanırdı.” demişlerdir.

Bu şahıslar o dönemin sağlam tarih kitaplarını bütün teferruatlarıyla inceleyip olayları çeşitli boyutlarıyla değerlendirselerdi, gerçekten böylesine uzak bir sonuca varmaz ve hataya düşmezlerdi. Zira İmam Hasan’ın (a.s) baştanbaşa yiğitlik ve sevgi dolu hayatının en önemli kısmı, babasının yanı başında Sıffin, Cemel ve Nehrevan gibi savaşlarda at koşturmakla geçmiş, bu savaşlarda defalarca düşman ordularıyla yüz yüze çarpışıp kılıç sallamış ve girdiği her çarpışmadan galibiyetle çıkmıştır ki, bunlar tüm tarih kitaplarında zikredilmiştir. O hâlde İmam Hasan (a.s), savaştan korkmuyordu. Üstelik Müslümanları Muaviye’yle savaşmaya ve bu fitneyi yeryüzünden silip huzur ve güvenle yaşamaya teşvik eden, bu yolda herkesten önce silahlanıp savaş meydanına koşan ilk kişi de yine odur.

Ancak o dönemde oluşan şartlar altında onun barış antlaşması imzalaması, İslâm’ın ve dindar Müslümanların kanlarının korunmasını sağlamak gibi iç politikada olduğu kadar, dış politikada da hayranlık uyandırıcı en isabetli karar olmuştur. Zira geçmişte defalarca Müslümanlardan ağır yenilgiler almış olan Doğu Roma İmparatorluğu, o günlerde Müslümanlar arasındaki bu çatışmaların alevlendiğini görünce, geçmişin intikamını almak amacıyla savaş hazırlıklarına başlamış, Müslümanlara saldırmak için uygun fırsatı kollar olmuştu. Nitekim İmam Hasan’la (a.s) Muaviye’nin orduları karşı karşıya geldiğinde, Romalılar ani bir saldırının hazırlıklarını başlatmış ve birliklerini alarma geçirmişlerdi. İmam Hasan’ın (a.s) savaşı sürdürmesi hâlinde Romalılar için bulunmaz bir fırsat doğacak ve beklenmedik ağır bir saldırıyla İslâm’a çok büyük bir darbe indirebileceklerdi. İmam Hasan’ın (a.s), barışa “Evet” demesi, bu korkunç tehlikeyi frenlemiş, bunu gören Romalılar da saldırıdan vazgeçmişlerdi.(1)

İmam Hasan İle Muaviye Kıyaslanamaz

Yukarıda bazı müsteşriklerin kısaca özetlemeye çalıştığımız yanlış görüşlerinin dışında, kimi yazarlar da başka bir gaflette bulunmakta ve “İmam Hasan (a.s), Muaviye’yi kendisinden daha üstün ve liyakatli görmeseydi, hilafeti ona bırakmaz ve ona biat etmezdi.” demektedirler.Bu da, yine tarihi yeterince bilmemekten kaynaklanmaktadır. Zira belgeleriyle de aktardığımız üzere, bu barış antlaşmasından önce de, sonra da İmam Hasan (a.s) Muaviye’ye yazdığı mektuplarda kendisinin halifeliğe lâyık ve en uygun kimse olduğunu, Muaviye’ninse böyle bir vazife için gerekli liyakate asla sahip olmadığını vurgulamıştır.

Muaviye, barış olayından sonra Kûfe’ye geldiğinde, halka konuşmak için minbere çıktı. Burada cemaate bir konuşma yaparak: “Hasan kendisini değil, beni hilafete layık bulduğu için halifeliği bana bıraktı.” dedi. Bu sırada, İmam Hasan (a.s) da orada bulunuyordu. Ayağa kalkarak: “Muaviye yalan söylüyor.” buyurdu. Kendisinin liyakati hakkında geniş ve çarpıcı bir konuşma yaparak Mübahale olayına katılmasından bahsetti. Daha sonra şöyle buyurdu: “Kur’ân ve Peygamber’in Sünneti’ne göre biz (Ehlibeyt), üstünüz ve bu vazifeye daha lâyık olanlarız; ama ne var ki, bize zulümde bulundular ve hakkımızı elimizden aldılar!”(1)

Kaldı ki, İmam Hasan’ın (a.s) Muaviye’yle yaptığı barış anlaşmasına bizzat koyduğu şartlardan biri, Muaviye’ye asla “müminlerin emîri” olarak hitap etmeyeceği ve onu bu makamla tanımayacağıdır. Durum bu kadar netken nasıl olurda İmam’ın (a.s) Muaviye’ye biat ettiği söylenebilir?! Dahası, eğer İmam Hasan (a.s) Muaviye’ye biat etmiş olsaydı, onun emirlerine uyması ve ondan emir alması gerekirdi. Oysa tarihî belgelerin de ortaya koyduğu üzere İmam Hasan (a.s), ne Muaviye ve ne de bir başkasından asla emir almamıştır.

Nitekim bu barış antlaşmasından sonra Haricîlerin yine isyan etmesi üzerine Muaviye, İmam’dan (a.s) onlarla savaşmasını istemiş, ama İmam (a.s): “Ben eğer kıble ehliyle savaşmak isteseydim, önce seninle savaşırdım!” demiştir!(2)

Evet, bu açıklamalardan sonra, yukarıdaki yorumlara benzer görüşler belirten sözde aydın ve yazar takımının, tarihi hakikatlerden tamamen habersiz oldukları veya bazı gerçekleri kasten saptırmaya çalıştıkları kolayca anlaşılabilmektedir.

İmam Hasan (a.s), Muaviye’yle, liyakat sahibi biri olduğu için değil, İslâm’ın dininin yüce maslahatlarını koruyabilmek için barış antlaşması imzalamıştır.

Yersiz Bir İtiraz

Bazıları da: “Lider kimse, toplumun isteklerine göre hareket etmelidir. Oysa İmam Hasan (a.s) daha sonra Muaviye ile savaşmasını isteyen Şiîlerine neden olumlu cevap vermedi?” diye sorarak İmam’ı eleştirirler.

Oysa daha önce de açıkladığımız gibi, oluşan şartlar altında savaşı sürdürmek, kesinlikle İslâm’a ve Müslümanlara çok pahalıya mal olacaktı. İmam Hasan (a.s) gibi birinin bunu görmezden gelip halkın isteklerini yerine getirmesi mümkün değildi.

Diğer taraftan, Ehlibeyt (a.s) mektebi öğretilerinde toplumun yönetimi, tıpkı peygamberlerin yönetim metodu gibi ilâhî bir iştir. Zira Masum İmam, kâinatın yaratıcısı olan yüce Allah ile irtibat hâlinde olduğundan, toplumun maslahatını bu esasa göre teşhis eder. Bu esası gözeten bir teşhisin ise, hatalı olmayacağı apaçık ortadadır.

Resulullah (s.a.a) veya Ehlibeyt İmamlarının (a.s) yaptığı işlerin sırrına halkın akıl erdiremediği nice zamanlar olmuş, ancak bunların ne kadar yerinde ve gerekli olduğu zaman geçtikçe anlaşılmıştır. Buna bir örnek verelim:

Resulullah (s.a.a), Beytullah’ı ziyaret için bir grup Müslüman ile birlikte Medine’den yola çıkmış, ancak Mekke yakınlarındaki “Hudeybiye” denilen yere varınca, Kureyşliler onların şehre girmesine mani olmuşlardı. Müslümanların daha önce kendilerine haber verip izin almadan şehirlerine girmek istemesi, Kureyşlilerin gururuna dokunmuştu!

Arada epey elçiler gidip geldi, birçok görüşmeler yapıldı, gerginlikler yaşandı ve sonunda aşağıdaki şartlarla, 3 yılık bir barış anlaşması imzalandı:

1- Kureyşliler gelecek yıl Beytullah’ı üç günlüğüne Müslümanlara bırakacak ve Müslümanlar bu sürede serbestçe dinî inançlarını yerine getirebilecek.

2- Bu süre zarfında Kureyşlilerle Müslümanlar birbirine dokumayacak ve Müslümanlar serbestçe Mekke’ye girip çıkabilecek.(1)

3- Mekke’de yaşayan Müslümanlar, dinî vecibelerini gizli değil, açıkça yapabilecek.

4- Yukarıdaki maddeler ancak şu şartla geçerliliğini koruyabilecek: Eğer Mekkeli biri oradan kaçıp Medine’ye sığınırsa, Medineliler onu geri iade edecek; ama Medine’den Mekke’ye kaçan olursa, iade edilmeyecek.(2)

Resulullah (s.a.a) bu antlaşmayı kabul edip mühürledi; ama Müslümanların çoğu bundan pek rahatsız olmuş, özellikle son maddeyi çoğu Müslüman kabullenememişti.(3)

Burada Hz. Resulullah’ın (s.a.a) emrine en fazla itiraz eden, Ömer oldu.

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Ben Allah’ın kulu ve O’nun elçisiyim. O’nun emrine asla muhalefet etmem. Bunun benim için zarar getirmeyeceğini ben biliyorum!” diyorduysa da, söz konusu grup bunu bir türlü kabullenemiyor, içine sindiremiyordu!(1)

Nitekim neticede, onların değil, Resulullah’ın (s.a.a) dediği gibi oldu. Çok geçmeden Hudeybiye Antlaşması’nın Müslümanların lehine sonuçlandığını herkes gördü. Çünkü müşriklerle Müslümanlar arasında artık savaş olmadığından Müslümanlar serbestçe Mekke’ye gidip gelmeye başlamış, böylece müşrikler İslâm’ın hak din olduğunu anlama fırsatı bulmuş ve çoğu Müslüman olmuştu. Nitekim barış antlaşmasında belirlenen süre henüz tamamlanmadan, İslâm dini Mekke halkının genelinin dini denilecek kadar yaygın hâle gelmişti!(2)

Ünlü tarihçi Zührî: “Barışla geçen bu iki yıl zarfında Müslümanların sayısı, o güne kadarki sayının iki katına çıktı.” der. İbn Hişam da şöyle yazar:

Zührî’nin tespiti doğrudur. Çünkü Müslümanlar, Resulullah’la (s.a.v) Hudeybiye’ye geldiklerinde 1400 kişiydiler; ama iki yıl sonra Mekke’nin fethi için Resulullah’la (s.a.v) birlikte oraya gelen Müslümanların sayısı, 10 bine ulaşmıştı.(3)

Evet, Zührî: “Savaşla kazanılan hiçbir zafer, Hudeybiye Barışı’yla kazanılan zaferle kıyaslanamaz!” demekte tamamen haklıdır.(4)

Yıllar sonra İmam Sadık (a.s) da şöyle buyuracaktı:

O yıllarda vuku bulan en faydalı ve bereketli hadise, bu olmuştur.(1)

O hâlde pak İmamların imametine inanan bir Ehlibeyt dostunun, Hudeybiye Barışı’na bakışı nasılsa, İmam Hasan’ın (a.s) barışına bakışı da yanı şekilde olmalıdır.

Bu nedenledir ki, bazı Müslümanların bir zamanlar Hz. Resulullah’ı (s.a.a) barışa imza attığından dolayı eleştirdiği gibi, bazı Şiîlerin de kendisini eleştirmesi üzerine İmam Hasan (a.s) şöyle buyurmuştur:

İmam olarak tanıdığınız birinin işine karışmayın, bu konulardaki kararlarına müdahale etmeyin ve onun kararlarına uyup itaat edin. Çünkü İmam’ın kararları Allah rızasına uygundur ve İslâm’ın maslahatları doğrultusundadır; başkaları onların her işine akıl sır erdiremez.

Ebu Said Akîsa şöyle anlatır:

— Ey Resulullah’ın oğlu! Neden Muaviye ile barış yaptın, niçin saldırmazlık anlaşması imzaladın? Sen ki, hakkın senin yanında ve onun da sapık bir zalim olduğunu biliyorsun?

— Ey Ebu Said! Ben babamdan sonra Allah’ın hücceti ve insanların imamı değil miyim?

— Öylesin!

— Resulullah (s.a.a) benim ve kardeşim hakkında, “Hasan ve Hüseyin kıyam etseler de, otursalar da imamdırlar.” buyurmadı mı?

— Evet, buyurdu.

— Bu da gösteriyor ki, ben her durumda imamım; kıyam da etsem, otursam da. Ey Ebu Said! Beni Muaviye ile barış yapmaya iten etken, Peygamber’i (s.a.a) Damureoğulları ve Eşca’oğulları ile Hudeybiye’den dönerken Mekkeliler ile barış yapmaya iten etkenin aynısıdır. Peygamber’in anlaştığı kimseler, tenzili (inen vahyi) inkâr eden kimselerdi. Bunlar ise, tevili (vahyin pratik uygulamasını) inkâr eden kimselerdir. Ey Ebu Said! Eğer ben Allah tarafından belirlenmiş bir önder ve imam isem, savaş veya barışla ilgili olarak belirttiğim bir görüşü batıl sayamazsınız; bu görüşlerin hikmeti sizin için açık olmasa da. Duymadınız mı, Hızır gemiyi delerken, çocuğu öldürürken ve duvarı yaparken, Musa onun bu davranışlarından dolayı öfkelenmişti? Çünkü Musa bu davranışların hikmetini algılayamıyordu. Sonra Hızır Musa’ya gerçeği açıklayınca, Musa anladı ve bu davranışlarına razı oldu. Ben de öyleyim. Şu anda bana kızıyorsunuz. Çünkü yaptığım işin hikmetini kavramıyorsunuz. Eğer ben bu işi yapmasaydım, bir tek Şiî’miz dahi yeryüzünde canlı kalmazdı, hepsini öldürürlerdi.(1)

Muaviye Anlaşmayı Bozuyor

Muaviye ipleri istediği gibi ele geçirince İmam Hasan’la (a.s) yaptığı anlaşmaya sadık kalmadı ve gerçek yüzünü ortaya koydu.

Nuhayle’de yaptığı bir konuşmada açıkça şöyle dedi:

Ey cemaat! Vallahi ben sizinle, rahatça namaz kılıp oruç tutmanız ve hacca gitmeniz (dinin vecibelerini yerine getirebilmeniz) için savaşmadım asla! Benim sizinle savaş nedenim sadece iktidarı ele geçirebilmekti ve bunu da şimdi tamamen başarmış durumdayım! Binaenaleyh, Hasan b. Ali’yle yaptığım antlaşma şartlarını çiğnediğimi hepinize duyuruyorum!(1)

Ancak İmam Hasan (a.s), halk arasındaki saygın yeri ve nüfuzu nedeniyle Muaviye ile yaptığı antlaşmaya sadık kaldı.

İbn Ebi’l-Hadid bu konuda şöyle yazar:

Muaviye’nin Kûfe’deki valisi Ziyad, İmam Hasan’ın yakın adamlarından birini takibe almıştı. İmam Hasan (a.s) ona bir mektup yazarak şöyle buyurdu:

“Bizim Şiîlerimize dokunulmayacağına dair Muaviye’yle ahdimiz var, neden bunu çiğniyorsun? Anlaşmaya uygun davran!”

Ancak Ziyad: “Senin etinle kemiğinin arasında olsa dahi onu takibe devam edeceğim.” cevabını verdi. İmam bu cevabı olduğu gibi Muaviye’ye göndererek gerekenin yapılmasını istedi. Muaviye Ziyad’a çıkışarak: “Onun adamlarına dokunma. Bu konuda sana yetki vermiş değilim.” dedi.(2)

1- Tarih-i Yakubî, 2/206.1- Biharu’l-Envar, 44/622- Kâmil-i İbn Esir, 3/208; Hayatu’l-İmami’l-Hasan b. Ali, 2/279.1- Tarih-i Yakubî, 2/44–452- Biharu’l-Envar, 20/367–3683- Biharu’l-Envar, 20/350.1- Sire-i İbn Hişam, 4/3172- Biharu’l-Envar, 20/3683- Sire-i İbn Hişam, 4/3224- Biharu’l-Envar, 20/345.1- Biharu’l-Envar, 20/368.1- Biharu’l-Envar, 44/1.1- Biharu’l-Envar, c.44, s.492- Nehcü’l-Belâğa Şerhi, İbn Ebi’l-Hadid, 16/18–19.

Kaynak: İmam Hasan (a.s) (Ehlibeyt Serisi-1)/ Telif Komisyonu.