Tertemiz Ehlibeyt İmamları (Allah’ın selâmı üzerlerine olsun) kendilerine has kılınan imamet ve masumiyet makamı ve ilâhî bir bağış ve imametin gereği olan ilim ve hikmet sebebiyle, yine Allah Teâlâ’nın özel teyit ve onayı ile kendi asırlarının zaruret ve özelliklerinin herkesten daha çok bilincinde olup, her dönemde önderlik metodunu herkesten iyi biliyorlardı. Bu gerçek, hakiki ve saptırılmamış İslâm dinine inanan, imamın Allah Teâlâ’nın emri ve Allah Resulü’nün (s.a.a) buyruğu ile tayin edildiğini kabul edenler için apaçık ve inkâr edilmez bir şeydir.
Ehlibeyt İmamları’nın tarihi, o yüce zatların ilim ve ilâhî görüşlerini ortaya koyan olaylarla doludur. İmamlar, toplum ve kendi asırlarının tüm boyutlarıyla ilgili bu derin bilinçleri nedeniyle ve yine varlık âleminin gerçeklerini bilip onlardan haberdar olmaları ve kıyamete kadar vuku bulacak olayları bilmeleri sebebiyle, ince davranışlarıyla kendi asırlarının olaylarına karşı ve ilâhî hedefleri ilerletmek için en dakik metotlardan yararlanıyorlardı.
Sekizinci önder İmam Ali b. Musa Rıza (a.s), Abbasîlerin yüz karası hilafetlerinin zirvede olduğu bir dönemde yaşıyordu. Çünkü Abbasîler silsilesinin Harun ve Me’mun’dan daha büyük padişahları yoktur. Diğer taraftan Abbasoğulları’nın Ehlibeyt İmamları’na karşı, özellikle İmam Rıza’nın (a.s) döneminden itibaren başlayıp devam eden siyasetleri, nifak ve gösterişle birlikte hile ile dolu bir siyasetti.
Onlar, imamet ailesinin kanına susamış olmalarına rağmen Ali taraftarlarının ayaklanmasından güvende kalmak ve Şiîlerle İranlıların gönlünü elde etmek için Alevîlerle (Emîrü’l-Müminin Ali’nin evlatlarıyla) çok samimî bir ilişkileri olduğunu aksetmeye ve böylece kendi meşruiyetlerini temin etmeye çalışıyorlardı. Bu hilekâr siyasetin, Me’mun’un hükümeti döneminde zirveye ulaştığını görmekteyiz.
İmam Rıza (a.s), Me’mun’un bu aldatıcı hareketi karşısında zekice bir davranışla hem Me’mun’un isteğine ulaşmasını engelleyecek, hem de geniş İslam beldelerinin hakka yaklaşmalarını, İslâm’ın gerçek hilafetinin Allah ve Resulü (s.a.a) tarafından sadece Ehlibeyt İmamları’na bırakıldığını ve bu makama onlardan başka kimsenin lâyık olmadığını anlamalarını sağlayacak bir metot izledi.
Diğer Ehlibeyt İmamları’nın tarihlerini anlatırken söylediğimiz gibi, Emevî ve Abbasî halifeleri genellikle Ehlibeyt İmamları’nı (a.s) gözaltında tutup insanların onlarla bağlantıya geçmesini engelliyor, böylece onların tanınıp bilinmesini önlemeye çalışıyorlardı. Dolayısıyla Ehlibeyt İmamları’ndan biri, kendi beldesinde meşhur olup dillere destan olur olmaz hemen zehirletilerek öldürülüyordu.
İmam’ın (a.s) zorla veliahtlığı kabul etmesi, onu kabul etmemek hükmünde olan birtakım şartlar içermekteydi. Ancak bu olayın uzak ve yakın İslâm beldelerinde herkes tarafından bilinmesi; yine Me’mun’un, İmam’ın (a.s) ümmetin önderi ve hilafete daha lâyık olduğunu itiraf ettiği, İmam’dan (s.a) hilafeti kabul etmesini istemesine rağmen İmam’ın kabul etmediği ve Me’mun’un ısrarı sonucu birtakım şartlarla veliahtlığı kabul ettiği şeklinde halkın arasında yayılması, İmam’ın (a.s) metodunun yararına ve Me’mun’un siyasetinin başarısız olmasına sebep oldu.
İmam Rıza’nın (a.s) veliahtlığının sonuçlarından biri, kuşkusuz geniş İslâm toplumunun kimin bu işe daha lâyık olduğunu anlamasıydı. İşte Me’mun kendi ameliyle bu hakikati bizzat itiraf etmiş oldu.Yine bu doğrultuda, İmam Rıza (a.s) Medine’den Merv’e kadar İslâm beldelerinin çeşitli şehirlerinde insanlarla karşılaşmış ve o dönemde toplu irtibat araçlarına sahip olmamaları nedeniyle birçok şeylerden habersiz olan Müslümanlar onunla görüşerek hakkı görmüşlerdir. Bunun olumlu etkileri üzerinde oldukça fazla bahsedilmelidir.
Bunun bir örneğini Nişabur şehrinde iştiyaklı insanların İmam’a (a.s) doğru akın etmelerinde ve Merv’deki bayram namazında apaçık bir şekilde görmekteyiz.
Yine bu alanda, Merv’de İmam Rıza (a.s) ile tartışan çok sayıdaki çeşitli düşünür ve âlimlerin onunla tanışmaları, İmam’ın büyük ilmi, Me’mun’un yenilgisi ve İmam’ı (s.a) tahkir etme yönündeki komplolarının etkisiz hâle getirilmesi de diğer örneklerdendir. Bütün bunları İmam’ın (a.s) siyasetinin olumlu etkilerinden kabul etmemiz gerekiyor ki, bunun kendisi başlı başına ayrıntılı bir şekilde incelenmelidir.
Olayın Aslı
Me’mun, kardeşi Emin’i ortadan kaldırıp hilafet makamına kurulduktan sonra kendini birtakım hassas şartların içinde buldu; çünkü özellikle Abbasîlerin hükümet merkezi olan Bağdat’ta, Emin’in hilafetini isteyen ve Me’mun’un Merv’deki hükümetini kendi çıkarlarına uygun görmeyen Abbasîlerin, taraftarları arasındaki konumu şiddetli bir şekilde sarsılmıştı.
Diğer taraftan da Alevîlerin ayaklanması onun hükümeti için ciddi bir tehdit sayılıyordu. Çünkü hicrî 199 yılında, halk arasında sevilen ve saygın Alevîlerden olan Muhammed b. İbrahim Tabataba, Ebu’s-Seraya’nın yardımıyla kıyam etmiş, bir grup Alevî de Irak ve Hicaz’da ayaklanmıştı. Alevîler Me’mun ile Emin arasında çıkan savaş nedeniyle bozulan düzenden ve oluşan zaaftan yararlanıp bazı şehirleri ele geçirmişlerdi. Kûfe’den Yemen’e kadar hemen her taraf karışıktı. Me’mun ancak büyük çabalarla bu ayaklanmaları bastırabildi.(1)
Öte yandan İranlılar da Alevîler’in yardımına koşabilirlerdi; çünkü İranlılar hilafetin şer’î açıdan Emîrü’l-Müminin Ali’nin (a.s) hakkı olduğuna inanıyorlardı. İlk başta Abbasîler de Emevî saltanatını yıkmak için İranlıların, Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyt’ine ve Ali Oğulları’na besledikleri bu sevgilerinden yararlandılar.
Kurnaz ve hilekâr bir kişi olan Me’mun, hilafet veya veliahtlık makamını İmam Rıza (a.s) gibi birine bırakarak hükümetinin sarsılan temellerini sağlamlaştırmayı plânladı. O, bu hareketle Alevîlerin gönlünü alarak kıyamlarını yatıştırmayı ve İranlılara da kendi hilafetini kabul ettirmeyi tasarlıyordu.
Hilafet veya veliahtlık makamının İmam Rıza’ya (a.s) bırakılmasının siyasî bir taktik olduğu açıkça ortadadır. Yoksa hükümet için kendi kardeşini öldüren, özel hayatında hiçbir fısk-u fücurdan çekinmeyen bir kişinin, ansızın dönüş yaparak hilafet ve saltanatı bırakması düşünülemez. Me’mun’un bu hilesinin en açık delili ise, İmam’ın (a.s) ondan bunu kabul etmeyişidir. Çünkü eğer Me’mun söz ve davranışlarında samimî olsaydı, İmam (a.s), kendisinden başka hiç kimsenin lâyık olmadığı hilafet makamına geçmekten çekinmezdi.
Tarih sayfalarındaki diğer tanıklar da, Me’mun’un kötü niyetini apaçık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bunlardan birkaçına örnek olarak değinelim:
1- Me’mun, bütün işleri gözaltında tutup kendine raporlaması için İmam Rıza’nın başına bir casus dikmişti. Bu da Me’mun’un İmam’a (a.s) karşı düşmanlığını, imansızlığını ve kötü niyetini ortaya koymaktadır.
Rivayetlerde şöyle geçer:
Hişam b. İbrahim Raşidî, İmam Rıza’nın (a.s) en yakın adamlarındandı ve İmam’ın (a.s) işleri onun elinde dönüyordu. Fakat İmam’ı (a.s) Merv’e getirdikleri zaman Hişam, Me’mun’un veziri Fazl b. Sehl Zu’r-Riyaseteyn’le bağlantıya geçti. Böylece hiçbir şeyi gizlemeyip her şeyi onlara haber veriyordu. Me’mun da onu İmam’ın genel ilişkiler sorumlusu yaptı. Hişam sadece kendi istediği kişileri İmam’ın (a.s) yanına sokuyordu; İmam’a (a.s) baskı yapıp sıkıntıda bırakıyordu. Böylece İmam’ın (a.s) dost ve izleyicileri kendisini ziyaret edemiyorlardı. Hişam, İmam’ın (a.s) evinde konuştuğu her şeyi Me’mun ve Fazl b. Sehl’e rapor ediyordu.(1)
2- Ebu Salt, Me’mun’un İmam Rıza’ya (a.s) karşı düşmanlığıyla ilgili olarak şöyle diyor:
İmam Rıza (a.s) bilginlerle müzakere edip onlara üstünlük sağlayınca halk: “Vallahi hilafete Me’mun’dan daha lâyıktır o.” demeye başladı. Casuslar da bu konuşmaları Me’mun’a iletiyorlardı.(1)
3- Cafer b. Muhammed b. Eş’as, İmam’a (a.s) Horasan’da Me’mun’un yanında olduğu dönemde mektuplarını başka birinin eline geçmemesi için okuduktan sonra yakmasını söyledi. İmam (a.s) da onun içinin rahat olması için: “Mektuplarını okuduktan sonra yakıyorum.” buyurdu.(2)
4- İmam Rıza (a.s) görünüşte Me’mun’un yanında ve veliaht olduğu dönemlerde Ahmed b. Muhammed Bezentî’ye şöyle bir cevap yazmıştı:
…Benimle görüşmek için izin istemişsin; şunu bil ki, benim yanıma gelmek zordur; bunlar şimdi benim için işleri sıkı tutuyorlar ve şimdilik gelmen imkânsızdır; ancak yakında görüşme imkânı bulacaksın inşallah.(3)
5- Hepsinden daha açığı, Me’mun’un kendisi bazen bazı yakınlarının yanında İmam Rıza (a.s) hakkındaki gerçek hedeflerini itiraf edip kötü niyetini açıkça dile getirmiştir. Me’mun, saray adamlarından olan Humeyd b. Mihran’a ve veliahtlığı İmam Rıza’ya (a.s) bırakması nedeniyle kendisini kınayan Abbasîlerden bir gruba şöyle cevap verdi:
Bu adam bizden gizli ve uzaktaydı; halkı kendisine davet ediyordu. Biz ise onu kendimize veliaht ederek halkı bize davet etmesini, saltanatımızı ve hilafetimizi tanımasını istedik. Böylece ona gönül verenlerin, onun iddia ettiğinin onda olmadığını anlamalarını, bu işin (hilafetin) onun değil, bize has olduğunu anlamasını göstermeyi amaçladık. Onu kendi hâline bırakacak olsaydık, halkı bize karşı bastıramayacağımız bir şekilde ayaklandırmasından, karşısında duramayacağımız bir durum oluşturmasından endişeleniyorduk.(1)
Dolayısıyla, Me’mun hilafet veya veliahtlığı İmam Rıza’ya (a.s) iyi niyetle bırakmamış, bu siyasî oyunda başka hedefler gütmüştü. O, bir taraftan İmam’ı (a.s) kendine uydurup, onun takva ve kutsallığını gölgelemek, değerini düşürmek istiyordu. Diğer taraftan eğer İmam (a.s), hilafet veya veliahtlığı Me’mun’un istediği şekilde kabul edecek olsaydı, Me’mun’un lehine sonuçlanacaktı. Çünkü eğer İmam (a.s) hilafeti kabul edecek olsaydı, Me’mun kendisinin veliaht olmasını şart koşarak hükümet ve hilafetini meşrulaştıracak ve sonra da gizlice ve hileyle İmam’ı (a.s) ortadan kaldıracaktı. Aynı şekilde İmam Rıza (a.s) hilafeti değil de veliahtlığı kabul edecek olsaydı, yine Me’mun’un hükümeti onaylanarak hayatını sürdürecekti. Ancak İmam (a.s) gerçekte üçüncü yolu seçti. Zorla veliahtlığı seçmesine rağmen kendine has bir metotla öyle bir şekilde hareket etti ki, Me’mun kafasında tasarladığı İmam’a yaklaşmak ve kendi hükümetini meşrulaştırmak yönündeki hedeflerine ulaşamadı ve böylece hükümetinin tağut düzeni olduğu herkes tarafından anlaşılmış oldu.
1- bk. Mekatilu’t-Talibiyyin, Ebu’l-Ferec İsfahanî ve Tetimmetu’l-Munteha ve diğer tarih kitapları.1- Hayatu’l-İmami’r-Rıza (a.s), Cafer Murtaza Hüseynî, s.213–214; Biharu’l-Envar, c.49; s.139; Müsnedu’l-İmami’r-Rıza (a.s), c.1, s.77–78; Uyunu Ahbari’r-Rıza, c.2, s.153.1- Hayatu’l-İmami’r-Rıza (a.s), s.214; Biharu’l-Envar, c.49, s.390; Uyunu Ahbari’r-Rıza, c.2, s.2392- Hayatu’l-İmami’r-Rıza (a.s), s.214; Keşfu’l-Gumme, c.3, s.92; Müsnedu’l-İmami’r-Rıza, c.1, s.178; Uyunu Ahbari’r-Rıza, c.2, s.2193- Hayatu’l-İmami’r-Rıza (a.s), s.215; Rical-i Mamakanî, c.1, s.97 ve Uyunu Ahbari’r-Rıza, c.2, s.21.1- Hayat-u İmami’r-Rıza (a.s), s.364; Şerh-u Mimiyye-i İbn Füras, s.196; Uyunu Ahbari’r-Rıza, c.2, s.170; Biharu’l-Envar, c.49, s.183; Müsned-i İmam Rıza, s.2, s.96.
Kaynak: İmam Rıza (a.s) (Ehlibeyt Serisi-1)/ Telif Komisyonu.