İmam Cafer Sadık (A.S)

21.01.2026 15:42
1
A+
A-

Şia tarihi, her biri yaşadığı dönemde toplumun kurtuluş gemisi ve yolunu yitirenlerin meşalesi işlevini gören büyük insanların çehresini anlatan görkemli sayfalarla doludur.

Tahrife uğramayan asil İslâm, Sakife’den İslâm İnkılâbı’nın yemyeşil ovalarına ulaşıncaya kadar, daima bu büyük insanların çehresinde tecelli bulmuştur. Bu insanların köklü bilim ve erdem ağacı; hakka ve hakikate âşık olan ve Allah’ı, İslâm’ı ve Muhammed’i (s.a.a), asilerden ve zalimlerden beri bilen kimseler için huzur buldukları gölgelik olmuştur daima.

Şia’nın ufkunda aşkla parlayan göz alıcı yıldızlar silsilesi, Selman’la Ebuzer’den başlayıp Mirza Şirazî ve İmam Humeyni gibi hürriyet âşıklarına kadar uzanır. İnanç ve amelleri daima billur gibi akan bu pınarların vahiy ve nübüvvet deryasının güçlü dalgaları olduğunu, bu ümit ve fedakârlık iftiharlarının imamet ve ismet bağının gülleri olduğunu bilmeyen var mıdır?

Resulullah’ın (s.a.a) yolunun devamını kendi kanlarıyla koruyup güçlü omuzlarında Kur’ân ve tevhit güneşini taşıyan Peygamber ailesinin pak İmamları, İslâm’ın kurtuluşunun en üstün faktörleri ve onu tarihin haramîlerinin yağmasından koruyan en güçlü nedenler olagelmiştir. Kör olan veya kendi gözünü inkâr edenden başka hiç kimse Muhammedî İslâm’ın yaralı alnındaki bu büyük ve parlak gerçeği inkâr edemez. İslâm düşmanları ve cehalet küfrünün mütevellilerinin sapanlarından fırlayan her taş ve onların namlusundan çıkan her kurşun, şu veya bu şekilde İslâm’ı hedef alan her saldırı unsuru sonunda ya Şia İmamları’nın göğsüne inmiştir ya da onların sadık izleyicilerinin tepesine.

İslâm’ın sapasağlam kalması ve uzun asırların yolcularının, küfür ve zulüm dikenlerinden korunarak gerçek İslâm pınarına ulaşması için Ehlibeyt’in pak İmamları her tehlikeye karşı kendilerini siper etmişlerdir. Bu yolun yolcularının pınara nasıl ulaştığına da bütün dünya şahit oldu; düşman her caniliğe başvurduğu hâlde bu pınar, gönül ehline asla saklı-gizli kalmadı.

İmamet semasının parlak güneşlerinin altıncısı olan İmam Cafer Sadık (a.s), yaşadığı dönemin şartları gereğince bu silsilenin en parlak yıldızı konumunda oldu. Daha önce Hüseynî şeref ve şecaat, yüce İslâm dinini nasıl kendi kanıyla yıkayıp kendi kanıyla suladıysa, İmam Sadık’ın ilminin ışığı da İslâm’ı öylesine bir nurla aydınlatıp ihya etti.

Caferî mezhebinden olan Müslümanlar için büyük bir övünç ve iftihar kaynağıdır bu. Zira İslâm dini, Hz. Muhammed’in İslâm’ı ise, onun mesajını en mükemmel şekilde Hüseyin’in (a.s) kanında ve onun beyanını da yine Resulullah’ın evladı olan Cafer Sadık’ın (a.s) eğitim sisteminde aramak gerekir.

Muhammed (s.a.a) soyunun doğru sözlü, doğru özlü güven kaynağı olan Cafer Sadık’ın (a.s) Ehlibeyt âşıklarının iman ve akidesi üzerindeki hakkı; tıpkı Ali’nin (a.s) cihadı, Hasan’ın (a.s) barışı, Hüseyin’in (a.s) kanı ve Fatımatu’z-Zehra’yla Zeyneb’in (s.a) kanlı gözyaşlarının hakkı kadar büyük ve inkâr edilmezdir. Eğer İslâm, Fatımatu’z-Zehra’nın uğruna ağladığı şeyse, o zaman Müslüman’ım diyen kimse elbette ki, Cafer Sadık’ın yolunu izlemeli, onun mezhebinde olmalıdır. Yok, eğer İslâm, gasp kürsüsüne kurulup böylece Resulullah’ın (s.a.a) biricik Fâtıma’sının (a.s) öfkesine neden kılınan şeyse, bunun Muhammedî İslâm’la uzaktan yakından hiçbir ilgisinin olmadığı ve böyle bir şeye İslâm adına boyun eğmenin İslâm’a saygısızlık ve onursuzluk sayılacağı bilinmelidir.

Gerçek bir Müslüman, böyle bir onursuzluğa eğilmemeyi elbette ki bir övünç addeder. Zira kendi Peygamber’inin ailesini dışlayan bir İslâm, gasıplarla sultanların sarayına dönüşen bir İslâm, mütevelli ve temsilciliğini Muaviyelerin, Yezitlerin, Harunların ve Mütevekkillerin yaptığı bir İslâm,asla Cafer Sadık’ın (a.s) İslâm’ı değildir ve bizim de İslâm’ımız olamaz elbet!

Resulullah’ın (s.a.a) sevgili torunu İmam Cafer b. Muhammed (a.s) başlattığı ilmî hareketle İslâm ilimlerinin ufkunu öylesine aydınlattı ki, halife sultanların komploları, marifet nurlarının dört bir yanı aydınlatmasına engel olamadı. Nitekim ondan bir nesil sonra, Ehlibeyt’in (a.s) sekizinci nuru olan İmam Ali b. Musa Rıza (a.s) Nişabur’a girdiğinde, on binlerce Müslüman coşku ile onu karşılamakta ve âlimler bu büyük Ehlibeyt İmamından (a.s) bir tek söz, bir tek hadis duyabilmek için birbiriyle yarışmaktaydı.

Bu başarıyı, İmam Zeynelabidin’in (a.s) Hz. Resulullah’ın (s.a.a) ailesinden esir alınan diğer Kerbela mağdurlarıyla birlikte Şam’a götürülmesi ve hilafet sarayının propagandaları sonucu Şamlıların onları “İslâm’a kılıç çeken kâfirler” zannetmesi olayıyla kıyaslayıp Şam’la Nişabur arasındaki mesafeyi de dikkate alacak olursak, İmam Sadık’ın (a.s) ilmî hareketinin kısa zamanda nerelere kadar yayıldığını ve ne derece etkili olduğunu anlamamız kolaylaşacaktır.

İmam Sadık’ın (a.s) yaydığı ilim ve fazilet sofrası o kadar cömertçe ve genişti ki, sadece taraftarları değil, muhalifleri bile ondan faydalanmakta, nasiplenmekteydi.

Ehlisünnetin ilk fıkıh imamı olan Ebu Hanife’nin, en büyük iftiharının İmam Cafer Sadık’tan aldığı iki yıllık eğitim olduğu herkesçe bilinmektedir. Bizzat kendisi bu iki yılın onun fıkıh konusunda edindiği bilincin ana temelini teşkil ettiğini vurgular ve “Eğer o iki yıl olmasaydı, Numan (Ebu Hanife) helâk olurdu.” der.(1)

Hz. Muhammed (s.a.a) soyunun nadidesi İmam Sadık’ın (a.s) okulunda yetişen öğrenciler, çeşitli bilim dallarında ve bütün İslâmî ilimlerde, tarihin en seçkin bilginleri unvanını almışlardır. Zürare’yle Muhammed b. Müslim fıkıhta, Hişam’la Müminu’t-Tak akait ve kelamda, Mufaddal ve Safvan maarif ve irfanda, Cabir b. Hayyan matematik ve fen bilimlerinde ve adını sayfalara sığdıramayacağımız daha yüzlerce seçkin bilim adamı, İslâmî ve pozitif bilimlerde erişilmez zirveler ve bilim dallarının temelini atan nadide isimler olarak geçmiştir tarihe.

İmam Sadık’ın (a.s) Allah vergisi ilminin derinliği bugün Avrupalıları da hayrette bırakmış, aradan 13 asır geçtiği hâlde batılı bilim adamları, İmam’ın ilim eğitimi konusunda geniş inceleme ve çalışmalar başlatıp sayısız kitaplar yazmışlardır. Bütün bunlar, İmam Sadık’ın (a.s) ilim deryasından birer katredir sadece; zira gün ışığından bir huzmenin, güneşi tarife yetmeyeceğini aklıselim sahipleri bilir.

Güneşi öven kişi, kendini övmektedir

“İki gözüm var benim, görüyor.” demektedir.

1- et-Tuhfetu’l-İsna Aşeriyye, s.8, el-İmamu’s-Sadık adlı eserden naklen, c.1, s.70.

Kaynak: İmam Cafer Sadık (a.s) (Ehlibeyt Serisi-1)/ Telif Komisyonu.