Doğumu
İmam Ebu Cafer Bâkıru’l-Ulum; Resulullah’ın (s.a.a) pak Ehlibeyti’nin beşinci imamı olup Hicret’in 57. yılında, recep ayının ilk gününe denk gelen cuma günü Medine’de dünyaya geldi.(1) Adı Muhammed’dir. Künyesi Ebu Cafer ve lakabı “ilimleri yarıp açan” anlamına gelen “Bâkıru’l-Ulûm”dur.
Dünyaya geldiği sırada, Ehlibeyt’in bu kutlu bebeğini muazzam ve görkemli bir nur halesi sarmıştı. Diğer Ehlibeyt İmamları gibi o da tertemiz ve sünnetli olarak dünyaya geldi.
İmam Muhammed Bâkır (a.s), hem anne, hem de baba tarafından Resulullah’a (s.a.a), İmam Ali’ye (a.s) ve Hz. Fatıma’ya (s.a) ulaşır. Zira babası, İmam Hüseyin’in (a.s) oğlu İmam Zeynelabidin (a.s), annesi ise İmam Hasan-ı Müçteba’nın (a.s) kızı, Ümmü Abdullah Hatun’dur.(2)
İmam Bâkır’ın (a.s) ilmî ve dinî büyüklüğü dillere destandı. Ne zaman Haşimoğulları, Ali oğulları ve Fâtımaoğulları’ndan söz açılacak olsa, İmam Bâkır bütün bu cesaret, büyüklük ve kutsiyetin yegâne vârisi olarak anılır; hem Haşimî, hem Alevî, hem de Fatımîlerin en mükemmel timsali olarak bilinirdi.
Belâgati en mükemmel bilen, en dürüst, en yakışıklı, en nurlu ve en cömert sıfatlar, İmam Bâkır’ın (a.s) önce çıkan bazı özellikleridir. Bu büyük insanın eşsiz kişiliğini anlatan bir olayı aktaralım:
Hz. Resulullah (s.a.a), pek sevdiği sahabelerinden Cabir b. Abdullah Ensarî’ye (r.a) şöyle buyurdu:
“Ey Cabir! Sen hayatta kalacak ve Ebutalib oğlu Ali’nin oğlu Hüseyin’in oğlu Ali’nin oğlu Muhammed’i göreceksin. Tevrat’ta adı Bâkır olarak geçen bu oğluma benim selâmımı ilet!”
Resulullah’ın (s.a.a) vefatından sonra tıpkı buyurduğu gibi Cabir uzun bir ömür yaşadı. Bir gün İmam Zeynelabidin’i (a.s) ziyarete gittiğinde, henüz çocuk yaşta olan İmam Bâkır’ı (a.s) gördü. Ona biraz yürümesini söyleyip, dikkatle süzdü ve “Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki bu çocuk Peygamber’in tam bir kopyasıdır, tıpatıp ceddine benziyor!” dedi. İmam Seccad (a.s): “Benden sonra imam olacak olan oğlum Muhammed Bâkır’dır bu!” buyurdu. Bunu duyan Cabir, hemen yerinden doğrulup küçük Muhammed Bâkır’ın ayağına sarılıp öptü ve “Canım sana feda, ey sevgili Resulullah’ın oğlu!” dedi, “Ceddin Resulullah’ın selâmını getirdim sana! Onun selâmını al!”
Küçük yaştaki İmam Bâkır’ın (a.s) gözleri doldu ve “Yerler ve gökler var oldukça, Allah’ın Resulü sevgili dedeme ve onun selâmını bana ileten sana selâm olsun ey Cabir!” buyurdu.(1)
İmam’ın (a.s) İlmi
Diğer İmamlar gibi İmam Bâkır’ın (a.s) ilmi de, ceddi Resulullah’tan (s.a.a) emanet kalan vahiy pınarından kaynaklanıyordu. Ehlibeyt’ten hiç kimse herhangi bir medreseye gitmiş, herhangi bir hocadan ders almış değildir. Bu konuda birkaç örnek zikredelim:
• Cabir b. Abdullah, İmam Bâkır’a gidip ondan ders alır ve daima: “Ey ilimleri yarıp açan!” derdi, “Şahadet ederim ki sen, şu çocuk yaşında Allah vergisi bir ilme sahipsin!”(1)
• Abdullah b. Ata el-Mekkî şöyle derdi:
Âlimleri, İmam Bâkır’ın (a.s) yanında küçük ve aciz kaldıkları kadar, başka kimsenin yanında o kadar küçük ve aciz kaldıklarını görmedim. Halkın nazarında büyük bir ilmî kariyere sahip olan Hakem b. Uteybe, İmam Bâkır’ın (a.s) yanında, hocasının önünde diz çökmüş bir talebe gibi dururdu.(2)
• İmam Bâkır’ın (a.s) manevî kişiliği ve ilmî kariyeri o kadar büyük ve çarpıcıydı ki, Cabir b. Yezid el-Cu’fî, ondan bir hadis rivayet ederken: “Vasilerin vasisi ve enbiyanın ilminin vârisi Muhammed b. Ali b. Hüseyin buyurdu ki…” diye başlardı.(3)
• Adamın biri Abdullah Ömer’e bir soru sordu. Abdullah bilemedi ve eliyle İmam Bakır’ı (a.s) işaret edip: “Şu çocuktan sor ve aldığın cevabı bana da söylemeyi unutma!” dedi. Adamcağız gidip İmam’a (a.s) sordu. İstediği cevabı alınca, Abdullah Ömer’e de aktardı. Abdullah: “Bu ailenin ilmi, Allah vergisidir!” dedi.(1)
• Ebu Basir şöyle rivayet eder: İmam Bakır’la (a.s) Medine Camii’ne girdik. İnsanlar gidip geliyordu. İmam: “Şunlara sor bakalım, beni görebiliyorlar mı?” buyurdu. Önüme her çıkana: “Ebu Cafer’i gördün mü?” diye soruyor, olumsuz cevap alıyordum. Hâlbuki İmam onun tam karşısında duruyordu; ama hiçbiri onu göremiyordu! Bu sırada İmam’ın gerçek dostlarından olan ve gözleri görmeyen Ebu Harun camiye girdi. Ebu Harun’a: “Ebu Cafer’i gördün mü bugün?” diye sordum. “İşte ya! Yanında durmuyor mu?!” diye cevap verdi. Hayretten küçük dilimi yutacaktım: “Nereden bildin bunu?!” diye sordum. “Bilmeyecek ne var?” dedi, “O parlayan bir nurdur!”(2)
• Yine Ebu Basir anlatır: İmam Bâkır (a.s) Medine’ye gelen bir Afrikalı Müslüman’dan, oradaki Şiîlerden olan Râşid adlı Müslüman’ı sordu. Adam: “İyidir, efendim.” dedi, “Size de selâm söyledi!” İmam (a.s): “Aleykum Selam” buyurdu, “Allah ona rahmet eylesin, iyi insandı!” Adamcağız hayretle: “O niye? Öldü mü ki?!” diye sordu. İmam: “Evet.” deyince, adamcağız daha da şaşırarak: “Ne zaman?!” diye sordu. İmam (a.s): “Sen yola çıktıktan iki gün sonra!” diye buyurunca, adam şaşkınlıkla: “Vallahi” dedi, “Hasta filan değildi hâlbuki!” İmam (a.s) “Herkes hastalıktan mı ölür?!” buyurdu. Bu sırada Ebu Basir, söz konusu merhumun kim olduğunu sorunca, İmam (a.s) şöyle buyurdu:
Bizim dostlarımızdan ve Şiîlerimizdendi. Yanınızda, bizim için sizleri gören gözler ve duyan kulaklar olmadığını mı sanırsınız?! Ne büyük yanılgı! Allah’a yemin olsun ki, yaptığınız hiçbir şey bize gizli değildir! O hâlde daima yanınızda bulunduğumuzu bilin ve kendinizi iyi işler yapmaya alıştırıp hayır ehlinden olun ki, bu özelliklerle tanınıp bilinesiniz! Bilin ki ben, Şiîlerimin ve evlatlarımın böyle olmasını istiyorum!(1)
• Bir başka ravi şöyle anlatıyor: Kûfe şehrinde bir kadına Kur’ân dersi veriyordum. Bir gün onunla şakalaştım. Aradan uzun bir zaman geçmişti. Bir gün İmam Bâkır’ı (a.s) görmeye gittiğimde: “Gizlice [bile olsa] günah işleyene Allah Teâlâ ilgi göstermez; o kadına ne söyledin?” dedi. Utancımdan elimle yüzümü kapatıp tövbe ettim. İmam (a.s): “Bir daha tekrarlama.”buyurdu.(2)
İmam Bâkır’ın (a.s) Ahlâkı
• Medine’de yaşayan Şamlı biri vardı. Sık sık İmam’ın (a.s) evine gidip gelir ve hep şöyle derdi:
Yeryüzünde senden daha fazla düşman olduğum kimse yok, senden ve ailenden nefret ediyorum. Allah’a, Peygamber’e ve müminlerin emirine (dönemin halifesine) itaatin, sana düşmanlığı gerektirdiği inancındayım. Evine gidip geliyorsam, senin değerli bir edip ve hoşsohbet biri olmandandır!
İmam (a.s) onun bu sözlerine rağmen ona daima yumuşak ve dostça davranırdı. Çok geçmeden Şamlı adam hastalanıp yatağa düştü. Ölüm döşeğinde vasiyetini ederken, cenaze namazını İmam Bâkır’ın (a.s) kıldırmasını söyledi.
Gece yarısına doğru yakınları onun öldüğünü gördüler. Vasiyet ettiği yakını, İmam’la konuşmak için sabahleyin camiye gittiğinde, İmam’ın sabah namazını kılmış, Allah’ı zikirle meşgul olduğunu gördü.(1)
İmam Bâkır (a.s) namazlardan sonra, tesbihat ve zikirleri ihmal etmemeye sürekli özen gösterirdi.
Şamlının vasisi İmam’a (a.s) yaklaşıp: “Efendim! Falancayı tanırdınız, dün gece vefat etti ve cenazesini sizin kıldırmanızı vasiyet etti.” dedi. İmam: “O ölmedi.” buyurdu, “Benim gelmemi bekleyin, acele etmeyin.”
Sonra ayağa kalkıp abdestini tazeledi ve iki rekât namaz kıldı, namazdan sonra dua etti ve secdeye kapandı, gün ışıyıncaya kadar öylece secdede kaldı. Güneş doğduktan sonra Şamlının evine gitti, başucunda oturup ona ismiyle seslendi. Adam cevap verince, İmam onu doğrultup duvara yaslanmasına yardımcı oldu. Biraz şerbet getirmelerini söyleyip adamcağıza şerbet içirdi. Adamın kendisine gelmesini sağladıktan sonra ona soğuk yiyecekler vermelerini söyleyerek oradan ayrıldı.
Kısa bir süre sonra Şamlı adam iyileşip İmam’ın (a.s) yanına geldi ve bir mecliste otururken: “Şahadet ederim ki, sen Allah’ın insanlara hücceti, delilisin!”(2) dedi.
• O dönemin ünlü tasavvufçularından Muhammed b. Münkedir şöyle anlatır:
Çok sıcak bir günde, Medine dışına çıkmıştım. Ebu Cafer Muhammed b. Ali b. Hüseyin’i (İmam Bâkır) gördüm. Yanında kölesi veya akrabası olduğunu sandığım iki kişiyle birlikte tarladan dönüyordu. “Kureyş’in büyüklerinden böyle bir zatın, günün bu saatinde bile dünya peşinde koşması yakışmaz, şuna bir öğüt vereyim.” diyerek yanlarına yaklaşıp selâm verdim. İmam terler içindeydi, selâmıma hızlı bir sesle cevap verdi. “Allah iyiliğinizi versin!” dedim, “Sizin gibi biri günün bu saatinde, şu sıcakta dünya peşinde koşar mı? Bu hâlinizle ölüm gelip çatsa sizi nasıl bulur, hiç düşündünüz mü?”
“Vallahi” dedi, “Şu anda ölüm gelse, Allah’a itaat hâlinde bulur beni. Zira ben şu anda sana ve başkalarına muhtaç olmamak için çalışmakla meşgulüm. Ölümden, ancak günah işleyen korkar!”
“Allah’ın rahmeti sana olsun ey büyük insan!” dedim, “Ben sana öğüt veririm sanmıştım; ama sen bana iyi bir öğüt verdin ve bilgilendirdin!”(1)
1- Misbahu’l-Müteheccid, Şeyh Tusî, s.5572- Ümmü Abdullah hakkında İmam Cafer Sadık (a.s): “İmanlı, takvalı ve iyiliksever bir kadındı…” buyurmuştur. bk. Tevarihu’n-Nebi ve’l-Âl, Tusterî, s.47.1- el-Emâli, Şeyh Saduk, s.213.1- İlelu’ş-Şerayi, Şeyh Saduk, c.1, s.222, Kum basımı2- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.246, Ahundî basımı3- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.246, Ahundî basımı.1- Menakıb, İbn Şehraşub, 3/329, Necef basımı2- Biharu’l-Envar, 46/243, Haraic-i Ravendî’den naklen.1- Biharu’l-Envar, 46/243, Haraic-i Ravendî’den naklen2- Biharu’l-Envar, 46/247, Haraic-i Ravendî’den naklen.1- Namazdan hemen sonra okunan dua ve yapılan zikir ve tesbihata “takibat” denir.2- Emali, Şeyh Tusî, s.261.1- el-İrşad, Şeyh Müfid, Ahundî basımı, s.247.
Kaynak: İmam Muhammed Bâkır (a.s) (Ehlibeyt Serisi-1)/ Telif Komisyonu.