Aşura Günü Olanlar ve Savaşın Başlaması

07.01.2026 17:02
1
A+
A-

Muharrem ayının onuncu günü olan Aşura günü İmam Hüseyin (a.s), sabah namazını kıldırdıktan sonra kervandakilerden küçük bir ordu hazırladı. Bu küçük ordunun sağ cenahının komutasını Züheyr b. Kayn’a, sol cenahın komutasını Habib b. Mezahir’e ve sancağı da pek sevdiği kardeşi Abbas’a (a.s) verdi.

Onları çadırların önünde askerî nizama koyduktan sonra, düşmanın arkadan çadırlara saldırıp kadınlarla çocuklara zarar vermemesi için, çadırların arkasındaki hendeğe yerleştirilen çalı çırpıların tutuşturulmasını emretti. Bu sırada Sa’d oğlu Ömer de otuz bin kişiyi aşan dev ordusunu saldırıya hazırlamıştı.

İmam, günün ilk ışıkları Kerbela’ya vurmaya başladığında, ellerini semaya açıp şöyle dua etti:

Allah’ım! Her kederde benim güvencem sensin. Her zorlukta benim ümidim sensin. Karşıma çıkan her meselede benim güvencem ve donanımım sensin.

Kalbi zayıf düşüren, insanı çaresiz bırakan, dostların bırakıp kaçmasına ve düşmanların şamata yapmasına neden olan nice felâketleri, başkasından yüz çevirip sana yönelerek, sana sundum, sana şikâyet ettim. Sen de beni bu felâketlerden kurtardın, bana çıkış yolu gösterdin. Her nimetin velisi, her güzelliğin sahibi ve her arzunun mercii sensin.

Sonra, kendilerine doğru ilerlemeye başlayan Ömer’in ordusuna iyice yaklaşarak, hemen hepsinin duyacağı gür bir sesle, onlara son bir öğüt ve uyarıda bulunarak şöyle buyurdu:

Ey insanlar! Benim soyumu araştırın ve bakın ben kimim. Sonra vicdanınızla baş başa kalın ve nefsinizi ayıplayın. Bakın bakalım, beni öldürmeniz, kanımı dökmeniz sizin için uygun mudur?

Ben, sizin -inandığınızı iddia ettiğiniz- Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim?! Peygamberinizin (s.a.a) vasisi, Resulullah’ın Allah katından getirdiğini ilk tasdik eden, ilk mümin Ali’nin oğlu değil miyim? Şehitlerin efendisi Hamza, benim amcam değil mi? Cennette iki kanatla uçan Cafer benim amcam değil mi? Resulullah’ın (s.a.a), benim ve kardeşim hakkında: “Şu ikisi cennet gençlerinin efendileridir.” dediğini duymadınız mı? Eğer benim dediklerimi doğruluyorsanız, hakkı ve hakikati bulmuşsunuz demektir. Allah’a yemin ederim ki, yalancının Allah’ın düşmanı olduğunu bildiğim günden beri asla yalan konuşmadın ben! Yok, eğer beni yalanlıyorsanız, içinizde, sorduğunuzda size doğruyu söyleyecek kimseler vardır. Cabir b. Abdullah Ensarî’ye, Ebu Said Hudrî’ye, Sehl b. Sa’d Saidî’ye, Zeyd b. Erkam’a ve Enes b. Malik’e sorun. Resulullah’ın (s.a.a) bu sözleri benim ve kardeşim hakkında söylediğini duyduklarını size söyleyeceklerdir. Kanımı dökmenizi engellemeye bu kadar yetmez mi?

Bu sırada Şimr yüksek sesle İmam’a: “Eğer söylediklerinden bir şey anladıysam, Allah’a şüpheyle tapmış olayım!” deyince, Habib b. Mezahir: “Ey Şimr!” diye haykırdı, “Vallahi senin yetmiş türlü şüpheyle Allah’a taptığını görüyorum ben! İmam’ın sözlerini anlamadığını söyledin; evet, doğrudur, sen onu anlamadın; çünkü Allah Teâlâ senin o günah dolu kalbini mühürlemiş ve ona zulmet perdesi giydirmiştir, bu nedenle sen hak sözü tabi ki idrak edemeyeceksin!”

İmam (a.s) bir kez daha Ömer b. Sa’d’ın ordusuna dönüp şöyle dedi:

Eğer bundan şüphe ediyorsanız, benim, Peygamberinizin kızının oğlu olduğumdan da mı şüphe ediyorsunuz? Allah’a yemin ederim ki, doğu ve batı arasında, ne sizin içinizde, ne de başka topluluklar içinde benden başka Peygamber’in kızının bir oğlu yoktur. Yuh olsun size! Sizden birini öldürdüm de mi buna karşılık beni öldürmek istiyorsunuz?

Yoksa birinizin malını mı yedim? Ya da birinizi yaraladım da onun karşılığı olarak mı benim kanımı dökmek istiyorsunuz?Ömer’in ordusundan çıt çıkmıyordu… Kimse söyleyecek bir söz, verecek bir cevap bulamamıştı. Kısa bir sessizlikten sonra İmam (a.s) konuşmasını sürdürdü:

Ey Şebes b. Rib’î! Ey Haccar b. Ebcer! Ey Kays b. Eş’as! Ey Yezid b. Hâris! “Meyveler olgunlaştı, etraf yemyeşil kesildi. Gelip seni bekleyen hazır bir ordunun başına geçeceksin.” diye bana yazanlar siz değil miydiniz?

Kays b. Eş’as: “Ne dediğini anlamıyoruz. Ama amcanın oğlunun egemenliğini kabul et.” dedi. Hüseyin (a.s) ona şöyle dedi:

Hayır, Allah’a andolsun, size elimi alçaklar gibi vermeyeceğim ve köleler gibi de kaçmayacağım.

Aşura günü savaş başlamadan önce İmam’ın (a.s) yârenlerinden Züheyr b. Kayn’la Bureyr b. Hudayr da, İbn Sa’d’ın ordularına öğütler ve nasihatler veren konuşmalar yaptılar. Ama o gafiller güruhu bütün bunlardan zerrece etkilenmedi. İmam (a.s) da konuşmasının devamında Kûfe ordusunu sert bir dille eleştirip kınayan fevkalade akıcı ve etkileyici sözler söyledi ve sözlerini şöyle tamamladı:

Bakın hele, şu soysuz oğlu soysuza (İbn Ziyad)! Beni kılıçtan ve zilletten birini tercih etmekle karşı karşıya bırakıyor! Zillet nere, biz nere! Ne Allah, ne Resulü ve ne de müminler bizden böyle bir küçülmeyi beklemez. Tertemiz ve nezih bağırlar, şerefli kişiler, izzetli nefisler, bizim için
soylular gibi onurluca yere yıkılmak dururken soysuz alçaklara boyun eğerek yaşamayı yeğlemezler.


Ordusunun etkilenip gevşemeye başladığını gören Sa’d oğlu Ömer, öfkeyle haykırıp saldırı emri verdi: “Hey! Ne bekliyorsunuz?!

Saldırsanıza! Hüseyin’le adamlarının küçücük bir
lokma olduğunu görmüyor musunuz?!”
İşin bu yere varacağını aklının ucundan bile geçirmeyen Hür, bu emir üzerine Ömer’e yaklaşarak: “Sen Hüseyin’le savaşacak mısın gerçekten?!” diye sordu.


Sa’d oğlu Ömer: “Bana kalsa bunu yapmazdım.” dedi, “Ama senin de komutanın olan İbn Ziyad barışçı bir çözüm istemiyor!”


Gerçekten hür yaradılışlı bir karaktere sahip olan Hür, ordudaki akrabalarından birinin yanına gitti: “Atına su vermiş miydin sen?” diye sorarak, atına su verme bahanesiyle ordudan uzaklaşıp İmam’ın kervanına yaklaşmaya başladı. Yezidî
ordudakilerden Muhacir b. Evs: “Hey Hür, onlara saldırmak mı istiyorsun?!” diye sordu. Hür cevap vermeden İmam’ın kervanına doğru ilerlemeye devam etti. Heyecandan bütün vücudu titriyordu. Onun bu hâline şaşıran Muhacir: “Sende
bir tuhaflık var!” dedi, “Vallahi hiçbir savaşta senin böyle titrediğini görmedim! Kûfe’nin en korkusuz yiğidinin kim olduğunu sorsalar, sen olduğunu söylerdim. Nedir şimdi şu hâlin, niçin böyle titriyorsun sen?!”


Hür: “Yemin ederim ki, şu anda kendimi cennetle cehennem arasında görüyorum!” dedi, “Vallahi lime lime doğransam veya yanıp kül de olsam, cennetten vazgeçmem!”


Ansızın atını mahmuzlayarak İmam’ın (a.s) kervanına doğru doludizgin ilerlemeye başladı. Kervana ulaştığında, ellerini çaprazlama göğsüne bastırıp, af dilemek için İmam’la (a.s) görüşmek istediğini söyledi. Bir yandan da istiğfar ediyor, sürekli: “Allah’ım, beni affet, ne olur, beni affet!” diyordu. Onun doludizgin kervana yaklaştığını gören İmam’ın (a.s) yârenleri önce bunun bir saldırı olduğunu sanarak önüne dikilmiş, ama iyice yaklaşınca elinde silah değil, kalkanını tuttuğunu, aman dilemek için de kalkanını ters çevirdiğini gördüklerinde, onu İmam’a (a.s) götürmüşlerdi.


Hür, İmam’ı (a.s) görünce, gözyaşları içinde: “Ey Allah Resulü’nün biricik evladı, uğruna canım feda!” dedi, “Senin yolunu kesip geri dönmene engel olan ve bu bela diyarında bu hâllere düşmene sebep olan benim! Bu insanların sana bunu yapacağı aklımın ucundan bile geçmezdi! Yemin ederim, eğer böyle yapacaklarını bilsem, size asla engel olmazdım! Yaptığıma
pişmanım ve Rabbimin beni affetmesini diliyorum. Rabbim tövbemi kabul eder mi?”


İmam (a.s) şefkatle: “Evet.” buyurdu, “Rabbin bu tövbeyi kabul eder ve seni bağışlar. Atından inip biraz dinlen.”


Hür: “At üzerinde daha iyi savaşırım. Nasılsa iş bittiğinde, atımdan inmiş olacağım!” dedi.
İmam (a.s): “Allah sana rahmet etsin.” buyurdu, “Nasıl maslahat görüyorsan öyle davran!”


Hür, İmam’ın (a.s) kendisini affetmesi üzerine hiç vakit kaybetmeden atını Kûfe ordusunun üzerine sürdü; iyice yaklaşınca durup şöyle haykırdı:


Analarınız yasınızda ağlasın ey gafiller! Bu salih ve yiğit insanı kendiniz davet ettiniz, bizzat sizler onu buraya çağırdınız. Gelince de tutup düşmanlarınıza verdiniz ve yapayalnız bırakıp onun karşısına dikildiniz! Onun uğrunda cihat edeceğinizi vaat ettiğiniz hâlde, hile yapıp onu öldürmek için el birliğiyle bir araya toplandınız.

Onunla savaşa giriştiniz, etrafını kuşatıp yolunu kestiniz ve hiçbir yere gitmesine izin vermediniz. Tıpkı esirler gibi davrandınız ona, hiçbir şey yapmasına müsaade etmediniz. Yahudilerle Hıristiyanların istedikleri kadar su içtiği, köpeklerle yaban domuzlarının bile dilediklerince içine dalıp çıktığı Fırat’ın suyunu ona, ailesine, kadınlara ve çocuklara kestiniz. Evet, işte şuracıkta, Resulullah’ın (s.a.a) ailesi susuzluktan kıvranıyor! Gerçekten de sizler, peygamberinden sonra sapan pek çirkin bir ümmet oldunuz. Susuzluk günü -kıyamet- gelip çattığında, Rabbim size su vermeyecektir!

Bu konuşma üzerine, kalabalık bir grup, Hürr’ü ok yağmuruna tuttu. Hür geri dönüp İmam’a (a.s) gitti.

Bu sırada Sa’d oğlu Ömer, kölesi Derid’e sancağı öne çıkarmasını söyledi, sonra da yayına yerleştirdiği bir oku İmam’ın (a.s) ordugâhına doğru atarak: “Hey!” dedi yanındaki katiller sürüsüne: “Şahit olun, tamam mı?! Hüseyin’in kervanına ilk oku atan benim!”

Ardından askerleri, İmam’ın (a.s) ordugâhını ok yağmuruna tuttular. Binlerce ok yağmur gibi yağıyordu kervandaki bir avuç insanın üzerine. Bunu gören İmam Hüseyin (a.s) arkadaşlarına şöyle buyurdu:

Allah’ın rahmeti üzerinize olsun, kaçınılmaz ölüme doğru kalkın! Şu oklar, düşmanın size gönderdiği elçilerdir.

İmam’ın emri üzerine kervandaki yiğitler karşılarındaki dev orduya karşı amansız bir saldırıya giriştiler. Kısa aralıklarla birkaç kez düşmanın kalbine doğru ilerlemeyi başardılar. Bu kanlı ve kıyasıya vuruşmalarda düşman çok kayıp vermiş, İmam’ın (a.s) arkadaşlarından da bazıları şehit düşmüştü.

***

Burada tarihî bir noktayı belirtmekte yarar vardır: Kûfe ordusunun başındaki komutanların önemli bir kısmı aslında İmam Hüseyin’le (a.s) savaşmak istemiyor, en azından savaşı başlatanın kendileri olmasını kabul etmiyor, böylesine bir cinayete ortak olmamak için zaman kaybederek oyalanıyor ve İmam’ın (a.s) Yezid orduları tarafından dayatılan teslimiyeti kabulleneceği zannıyla beklemeyi tercih ediyorlardı.

Derken vakit öğleye yaklaştı. İmam’ın (a.s) teslimiyet zilletine asla katlanmayacağı, İbn Ziyad’ın da kin ve düşmanlıktan vazgeçmeyeceği artık kesinleşmişti. Bu nedenle öğleye doğru her iki taraf da savaşa karar verdi. Törelere göre savaşçılar meydana çıkacaktı. Kûfe ordusundan savaşı başlatmak için meydana çıkan ilk kişi, Ziyad b. Ebih’in kölesi Yesar oldu. Sonra İbn Ziyad’ın kölesi Salim de ona katıldı ve sırt sırta vererek savaşçı istediler.

İmam’ın (a.s) arkadaşlarından Abdullah b. Umeyr el-Kelbî bu ikiliye tek başına karşı çıktı ve ilk hamlede Yesar’ı yere serdi. Salim, onu korumak için saldırıp Abdullah’ın sol elinin parmaklarını kestiyse de, Abdullah ani bir hamleyle onu da saf dışı bırakmayı başardı.

Böylece savaş resmen başlamış oluyordu. Amr b. Haccac komutasındaki birlikler, İmam’ın (a.s) ordugâhının sağ cenahına karşı saldırıya geçtiler.

İmam’ın ashabı hemen diz çöküp mızraklarının ucunu onlara doğru uzatıp saplarını yere dikti. Böylece düşman atlıları bu savunmayı aşamayıp geri döndüler. Bu sırada İmam’ın (a.s) yârenlerinin okları birçoğunu yere devirdi, bir kısmı da yaralı olarak kaçmayı yeğledi.

Bu sırada, Kûfe ordusundan “Temim” kabilesine mensup arsız ve soysuz biri İmam’a (a.s) doğru ilerleyerek onu çağırdı: “Hüseyin!

Hey! Hüseyin!”İmam (a.s) öne çıkıp ne istediğini sorunca, ağzından salyalar akıtarak: “Seni cehennem ateşiyle müjdeliyorum!” dedi. İmam (a.s): “Asla öyle değil!” buyurdu, “Ben sevgili Rabbime ve makbul şefaatçime kavuşacağım!”

Sonra İmam (a.s) yanındakilere dönüp: “Kim bu?! Onu tanıyanınız var mı?” diye sordu. Temim kabilesinden ve adının da “İbn Cevze” olduğunu söylediler. İmam Hüseyin (a.s) elini semaya kaldırıp: “Ya Rabbi! Şu adamı cehennemine çek!” diye dua etti.

İmam (a.s) son kelimesini henüz tamamlamıştı ki, binlerce insanın şaşkın bakışları arasında, atı ansızın huysuzlanıp şaha kalkarak onu devirdi. Sol ayağı üzengiye takılmış, sağ ayağı havada kalmıştı; gemi azıya alan at hızla koşuyor, onu âdeta saman çöpü gibi sağa sola savuruyordu. Müslim b. Avsece çevik bir hareketle ona ulaşıp havada kalan sağ ayağını bir kılıç darbesiyle uçurdu. Birkaç dakika içinde taşlara, tümseklere çarpan başı paramparça olmuş ve İmam’ın (a.s) duasıyla, göz açıp kapayıncaya kadar dörtnala, cehennemi boylamıştı!

Bu ibret verici inanılmaz olay da gafiller güruhunu uyandırmaya yetmeyecekti.

* * *

Savaş giderek kızışıyordu. Hür b. Yezid Riyahî, Sa’d oğlu Ömer’in ordusuna saldırarak kahramanca çarpıştı; çok sayıda düşmanı öldürüp birçoğunu da yaraladıktan sonra şehit düştü. Yaraları henüz kanamaktayken İmam Hüseyin (a.s) onun başucuna gelip: “Dünya ve ahirette hürsün sen.” buyurdu, “Tıpkı ismin gibi kendin de hürsün!”