Hz. Peygamberin, Hz. Ali’nin Halifeliği Hakkındaki Tekitleri
Allah Resulü (s.a.a), Ali b. Ebu Talib’i (a.s) kendinden sonra halife tayin etme ve bu önemli mesajı insanlara ulaştırma yönünde yüce Allah’tan vahiy almıştı.
Allah Resulü (s.a.a), İslâm’a davet amacıyla bir araya topladığı yakınlarına şöyle buyurmuştu:
Ali benim kardeşim, vasim ve halifemdir; hepiniz ona uymalısınız!(1)
Allah Resulü (s.a.a), Tebük Savaşı’na yöneldiğinde, Hz. Ali’ye (a.s) şöyle buyurmuştu:
Senin bana nispetin, Harun’un Musa’ya olan nispeti gibidir; bu farkla ki sen peygamber değilsin. Seni kendi yerime getirmeden benim gitmem, uygun olmaz.(2)
Peygamberimiz (s.a.a), Veda Haccı dönüşünde, Gadir Hum’da on binlerce insanın karşısında şöyle buyurmuştu: Ben her kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır/yöneticisidir.(3)
Allah Resulü (s.a.a), mübarek ömrünün sonlarında insanlara, ashap ve dostlarına şöyle buyurmuştu:
Sizin aranızda iki değerli şey bırakıyorum: Kur’ân; Allah’ın Kitabı ve itret; tertemiz Ehlibeytim. Bunlara uyacak olsanız, asla yolunuzu kaybetmezsiniz.(1)
Yüce Allah Resulü’nden (s.a.a), Hz. Ali’nin (a.s) hilafeti konusunu içeren onlarca hadis rivayet edilmiştir. Bütün bu hadisler, doğal olarak Hz. Ali’nin (a.s) hilafet zeminini hazırlamakla birlikte İslâm dünyası önderliğinin de Ali b. Ebu Talib’e (a.s) ait olduğunu göstermektedir.
Hz. Peygamberimiz (s.a.a) bunlarla da yetinmedi ve hayatının son günlerinde, halifeliği çalma düşüncesinde olanların plânlarını bozmak için çok önemli bir girişimde bulundu.
Allah Resulü (s.a.a), lâyık ve cesur bir genç olan Üsame b. Zeyd’i İslâm ordusuna komutan kılıp Roma üzerine yürümesini istedi; Ebubekir ve Ömer de dâhil olmak üzere muhacir ve ensardan oluşan Medine halkının bu orduya katılmasını ve Medine’den çıkmasını emretti ve bu emrini birkaç kez tekrarladı. Allah Resulü (s.a.a), ordudan ayrılıp şehre dönenlere tekrar tekrar: “Üsame’nin ordusuna katılın.”(2) buyuruyordu.
Allah Resulü (s.a.a), muhalif unsurları Medine’den uzaklaştırmak ve doğal olarak Hz. Ali’nin (a.s) İslâm dünyasına önderlik zeminini oluşturmak için hastalığının ağırlaştığı ve ömrünün son saatlerini yaşadığı bir zamanda, Üsame komutasındaki bu orduyu hazırlamıştı.
Allah Resulü (s.a.a), Üsame gibi genç birini İslâm ordusuna komutan olarak atamakla önderlik koşulunun yaşlılık değil, liyakat olduğunu göstermiş ve böylece de İmam Ali’nin (a.s), hilafet için yaşının küçüklüğü bahanesine set çekmişti.
Ayrıca dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da, Allah Resulü’nün (s.a.a), muhaliflerin muhalefeti olmaksızın vasiyet edebilmesi ve hilafetin yazılı belgesini insanlara verebilmesi için ölüm anını seçmiş olmasıdır.
Ancak muhalifler, Üsame komutasındaki ordudan ayrılmış ve Medine’ye dönmüşlerdi.
Allah Resulü (s.a.a), ashap ve dostlarından oluşan bir gruba şöyle buyurdu:
Bana mürekkep ve kâğıt getirin; sizin için bir şey yazayım ki, benden sonra -ona uymakla- asla dalalete düşmeyesiniz.
Allah Resulü’nün (s.a.a) hitap ettiği bu gruptan İmam Ali’nin halife olmasına muhalif olanlar, kargaşa çıkardılar ve ardından da şöyle dediler:
Bu adam hezeyan ediyor/sayıklıyor; Allah’ın Kitabı bize yeter!
Bu sözün ortaya atılmasıyla şiddetli bir ihtilaf çıktı.
Allah Resulü (s.a.a), kendisine isnat edilen bu çirkin söz karşısında üzüldü ve bu durum karşısında yazılı belgenin de ihtilafı çözümlemeyeceğini ve hatta bazılarının, İslâm’ın özüyle dahi mücadeleye koyulabileceğini gördü. Bundan dolayı da onlardan berî olduğunu ve itirazlarından bıktığını şöyle beyan buyurdu:
Benden uzak olun!…(1)
Resulullah’a (s.a.a) bu nispeti verenler, dinî ölçüleri bilmiyor veya bilmezden geliyorlardı ve hakkı kabullenmek istemiyorlardı. Çünkü her Müslüman, yüce Allah’ın kendi Peygamber’ini her zaman için hata ve yanılgı karşısında koruduğunu ve hâliyle de sayıklama veya saçmalama gibi sözlerin Peygamber’e isnat edilemeyeceğini gayet iyi bilmektedir.
Yürekleri Yakan Olay; Resulullah’ın Vefatı
Hac yolculuğundan geri döndükten sonra Peygamber efendimiz (s.a.a) ahiret âlemine göçünün yakın olduğunu biliyordu. Hayatta olduğu müddet zarfını fırsat bilerek, insanları gelecekteki fitneler ve sözlerine yapılacak muhalefetler hakkında uyarıyordu. Ömrünün son günlerinde hastalığı başladı ve yavaş yavaş arttı. Öyle ki, artık halk ile görüşmesine izin vermiyorlardı.
İmam Ali (a.s) sevgili Peygamberimizin (s.a.a) ihtiyaçlarını karşılıyor ve yanından ayrılmıyordu. Ahirete göç vakti geldiğinde, Hz. Resulullah (s.a.a) İmam Ali’ye: “Ey Ali! Allah’ın emri ulaştı, başımı dizine koy.” buyurdu ve İmam Ali (a.s) kendisine emredileni yerine getirip, Peygamberimizin (s.a.a) mübarek başını dinine koyduktan sonra Resulullah bayıldı ve daha sonra da fani âlemi terk edip baki âleme göçtü. Yürekleri yakan bu olay, Hicret’in on birinci yılında safer ayının yirmi sekizinde vuku buldu.
Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s), Resulullah’ın (s.a.a) pak bedenine gusül verdi, hünutlayıp kefenledikten sonra namazını kıldı. Ardından Resulullah’ı (s.a.a) vefat ettiği odaya defnetti.
Hilafetin Gasbedildiği Yer; Sakife
Hz. Peygamber’in (s.a.a), fani dünyayı terk edişi, Medine’yi yasa boğdu.
Kalplerinde makam ve mevki sevdası bulunan ve bundan dolayı Üsame’nin ordusundan ayrılıp Hz. Peygamber’in (s.a.a) yazılı belge bırakmasına engel olan bir grup Müslüman, uygun bir fırsat yakalamış oldular. Allah Resulü’nün (s.a.a) naşını yerde bırakıp, Benî Saide Sakifesi’nde toplandılar. Gadir Hum’da görüp duyduklarının aksine hareket ederek hilafeti gasbetme fikrine düştüler.
Ensar (Medineli Müslümanlar), kendi büyükleri olan Sa’d b. Ubade’yi halife seçmek istediler; Ömer ve Ebu Bekir ise buna karşı çıktılar. Ebu Bekir konuşmaya başladı ve konuşmasında muhacirleri (Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslümanları) överek şöyle dedi:
Muhacirler, herkesten önce İslâm’a inandılar ve Allah Resulü’nün (s.a.a) akrabaları da onlardır. Emir bizden ve vezir sizden olmalıdır.Ensardan biri şöyle dedi:Siz kendiniz için bir yönetici ve biz de kendimiz için birini seçelim.
Bazı Müslümanlar, Ebu Bekir’in sözlerinden etkilendi ve muhacirlerden birinin yönetici olmasını kabul ettiler. Yönetici seçme gibi önemli bir İslâmî konu hakkında, Sakife’de bulunmayan muhacir ve ensara bilgi vermeksizin ve danışmaksızın bu işi bitirmeye koyuldular. Önce Ömer Ebu Bekir’e biat etti(1)ve onun ardından da, Sa’d b. Ubade’nin emir ve yönetici olmasını istemeyenler Ebu Bekir’e biat ettiler.(2)
Eğer üstünlük ölçüsü, Allah Resulü’ne (s.a.a) yakın ve akraba olmak idiyse, Müslümanlar arasında Hz. Peygamber’e (s.a.a),Ebu Bekir’den daha yakın ve her açıdan daha lâyık olanı da vardı; ancak Sakife’de bulunan insanlar bunu hiç düşünmediler.
Oldubittiye getirilen biat olayı sonucunda Sa’d b. Ubade ve yandaşları mağlup olmuştu; biatin galibi ise Ömer ve Ebu Bekir’di. Bu seçim olayına muhalefet edenler de, Müslüman cemaate muhalefet edilmemesi gerekir bahanesiyle biate mecbur edilmişlerdi.(1)
Biat olayının gerçekleşmesi sonrasında Ebu Bekir, Ömer ve yandaşları Sakife’den ayrılıp Mescidü’n-Nebi’ye doğru yola düştüler; yol boyunca gördükleri herkesi Ebu Bekir’e biat etmesi için elinden tutup çekiyorlardı.(2)
Sakife’de olup bitenlerden haberdar olmayan Peygamber’in (s.a.a) amcası Abbas ve oğulları, Zübeyr, Habbab b. Münzir, Mikdat, Ebuzer Gaffarî, Salman Farisî, Ammar, Bera b. Azib, Übey b. Kaab, Utbe b. Ebu Leheb, Halid b. Said, Hüzeyme b. Sabit, Ferve b. Amr… gibi ensar ve muhacirlerin büyükleri ve de Haşimoğulları oldubittiye getirilerek halife seçildiğini öğrendiklerinde, hayrete düştüler ve seçilen halifeye biat da etmediler. Alında bu insanlar, Allah Resulü’nün (s.a.a) onca buyruk ve vurgularına rağmen hilafetin bu tezlikte gasbedilebileceğini düşünemiyorlardı. Bu nedenle de, gasp üzere olan yersiz biate açık bir dille itiraz ettiler.
Hz. Ali (a.s) de Ebu Bekir ve Ömer’i eleştirdi ve “Sen henüz gençsin ve hilafet için yeterli tecrübeye sahip değilsin.” diyerek Ebu Bekir’i savunan Ebu Ubeyde’ye şu cevabı verdi:
Allah’tan korkun ve Muhammed’in (s.a.a) İslâmî yöneticilik makamını onun evinden çıkarıp kendi evinize taşımayın ve bu makamı ehlinden gasbetmeyin.
Ey Muhacirler! Andolsun Allah’a ki, biz -Peygamber (s.a.a) Ehlibeyti- bu makama daha lâyığız… Allah’ın kitabının her detayına vakıf, Allah’ın dininde derin ilme sahip, Peygamber Sünnet’ine âlim ve Müslümanların işlerini çözümlemeye kadir olan bizden başkası mıdır?
Andolsun Allah’a ki, bu makam bize aittir; nefsinize uymayın, yoksa hak ve hakikatten uzaklaşırsınız.(1)
Allah Resulü’nün (s.a.a) son günleri ve vefatı sonrasındaki ilk günler incelendiğinde, insanın karşısına derin bir komplo örneği çıkıyor. Bu komplonun temelinde ise çok acı bir öykü olan makam düşkünlüğü ve yöneticilik sevdası yatmaktadır. Biz şimdilik bu konuları ele almayıp diğer konulara geçiyoruz.
Sakife olayını yaratanlar kötü amaçlı değil idiyseler, niye gizlice Sakife’ye gittiler ve Haşimoğulları’nı ve ashabın büyüklerini görmezden geldiler?
Allah Resulü’nün (s.a.a) halife tayin etmemiş olduğunu farz edelim; Hz. Ali’ye (a.s) ve beraberindeki Haşimoğulları’na ve Selman, Ebuzer, Mikdat… gibi ashabın önde gelenlerine danışılmadan mı İslâm dünyasının kaderi belirlenmeliydi?
Acaba onlar İmam Ali’den (a.s) daha iyi mi düşünüyorlardı?Yoksa Allah Resulü (s.a.a), bu hadisleri Ali (a.s) için değil de, onlar için mi buyurmuştu?:
Ali haktan ve hak Ali’den asla ayrılmaz.(2)
Ali, sizin hepinizden daha iyi hükmeder.(3)
Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısı.(1)
İlim ve faziletin temeli Ali (a.s) değil miydi?
Peki, bu insanlar niçin Ali’ye (a.s) biat etmediler ve hatta böylesi hayatî bir konuda ona danışmaya bile yanaşmadılar?
Öncelik ölçüsünü liyakat ve takva olarak belirleyen ve bu ölçü üzere de Usame’yi Ebu Bekirlerden öne geçiren Allah Resulü’nün (s.a.a) bu davranışı karşısında, Ali’nin (a.s) genç oluşu nasıl bahane edilebilir?
O hâlde, neden Hz. Ali (a.s) onlardan evla ve öncelikli olmasın?
Hz. Ali’yi (a.s) dışlayanların sığındıkları bir diğer bahane ise, İmam Ali’nin (a.s), İslâm savaşlarında döktüğü kanlar nedeniyle bazıları tarafından kabul edilmeyeceği idi. Bu bahane edilerek Allah Resulü’nün (s.a.a), Ali (a.s) hakkındaki buyrukları görmezden gelinmişti.
Bunun doğru olduğu varsayılsa bile, dinî ölçüler uyarınca yapılması gereken şey, hakkı bir kenara itmek değil; hakka teslim olmayanları hak karşısında boyun eğdirmekti.
Gerçek şu ki bu, bir bahaneden öte değildi; çünkü eğer doğru olsaydı yüce Allah, Ali’yi (a.s) seçmez ve Allah Resulü (s.a.a) de halife olarak onu belirlemezdi.
Soru:
Bazı Müslüman kardeşler insaf üzere hareket ederek tarihi yargılıyor ve şöyle diyorlar:
“Ali’nin (a.s) hilafetini kanıtlayan ne Gadir hadisi ve ne de diğer deliller inkâr edilemez.
Ancak şu soruya açıklık getirilmesi gerekir:
Hilafeti döneminde ayaklanarak hükümeti gasbetmek isteyenlerle defalarca savaşan Ali (a.s), Allah Resulü’nün (s.a.a) vefatından sonra niye kendi hakkını savunmamıştır?”
Cevap:
İmam Ali (a.s), Ebu Bekir’in hilafetini resmiyette tanımadığı için onun kıldırdığı cemaat ve cuma namazlarına katılmıyor ve gasbedilen hakkını geri alabilmek için de insanlardan yardım istiyordu. Hatta hakkını geri alabilmek için akşam vakti Hz. Fatıma’yı (s.a) yanına alarak ensarın evini kapı kapı dolaşıyor ve onlardan yardım istiyordu. Ensar ise: “Biz ona biat etmişiz ve artık iş işten geçmiştir.”(1) diyordu. Zira ensar, İslâm’ı kabul etmekle birlikte henüz cahiliye döneminden kalan alışkanlıklarını tamamen bırakamamışlardı. Bu yüzden de Ebu Bekir ile yaptıkları biatin geçersiz olduğunu kabullenmiyor ve İmam Ali’ye (a.s) yardım etmiyorlardı.
Ali (a.s), Allah Resulü’nün (s.a.a) vefatından sonra yar-u yaversiz kaldığından ötürü gasbedilen hakkını alamadı; eğer hakkına ulaşabilseydi, elbette ki İslâm âlemine önderlik edecekti.
Osman’ın yapmış olduğu haksızlıklar sonucu bıkan ve usanan insanlar, Osman’ı öldürdükten hemen sonra topluca Ali’nin (a.s) yanına gelip biat için ellerini ona uzattılar. Bunun üzerine Ali (a.s):
“Şimdi yardım ve destek bulduğuma göre İslâmî hükümeti kabullenmekten başka çarem yok.” dedi ve böylece de yönetimi ele alarak, İslâm âleminin önderliğini üstlendi.(2)
Hz. Ali (a.s), Allah Resulü’nün (s.a.a) vefatından sonra yar-u yaversiz olarak kıyam etmesi durumunda İslâm toplumunun ihtilafa düşüp içten bölüneceğini ve İslâm devletini çökertmek için pusuda bekleyen dış düşmanların da harekete geçeceğini biliyordu.
İslâm’ı canından çok seven Ali (a.s), bu ilâhî dini korumak, köklenmesini ve yayılmasını sağlamak için kıyam etmedi. Peygamber’le (s.a.a) omuz omuza savaşan o eşsiz yiğit ve kahraman Ali (a.s), İslâm ve Müslümanların maslahatını savaşmamakta ve hayatın acılarına göğüs germekte görüyordu.
Hz. Ali (a.s), yönetim düşkünü olsaydı, bu mülahazaları göz önünde bulundurmaz ve şahsî çıkarlarını temin edecek yollara başvururdu.
Ama görüyoruz ki Ali (a.s), Ebu Süfyan’ın:
“Ver elini, sana biat edeyim; andolsun Allah’a, eğer dilersen Medine’yi süvari ve piyade savaşçılarla doldururum.” teklifi karşısında şöyle buyuruyor:
Andolsun Allah’a ki, sen İslâm’ın hayrını düşünmüyorsun; düşündüğün tek şey, fitne ve fesat çıkarmaktır…(1)
Ehlisünnet kardeşlerimizin sağlam kaynaklarından yararlanarak bu konuya eğilmemizin asıl nedeni, onların bu tarihî gerçekler hakkında daha fazla araştırma yapmalarını sağlamaktır.
Bunun sonucunda doğacak samimî fikir ve fiil birliği ile acı geçmişi telafi edebiliriz ve dünya Müslümanlarının her yönlü birlikteliği yönünde gerçekçi bir gayretle çalışabiliriz.
1- Taberî Tarihi, c.3, s.1171–1173 2- Müsned, Ahmed b. Hanbel, c.1, s.331 3- el-Gadir, c.1, s.166–174.1- Gayetü’l-Meram, s.211–2352- Tabakat, c.2, 1. bölüm, s.136; Nehcü’l-Belâğa Şerhi, İbn Ebi’l-Hadid, c.1, s.159–160.1- Tabakat-ı Kebir, c.2, 2. bölüm, s.36–38; Sahih-i Müslim, c.5, s. 75–76.1- Taberî, c.4, s.1839–18432- Nehcü’l-Belâğa Şerhi, İbn Ebi’l-Hadid, c.6, s.10.1- Taberî, c.4, s.18452- Nehcü’l-Belâğa Şerhi, İbn Ebi’l-Hadid, c.1, s.219 (Hicrî 1378 basımı).1- Nehcü’l-Belâğa Şerhi, İbn Ebi’l-Hadid, c.6, s.11–13 (Hicrî 1379 basımı)2- Tarih-i Bağdad, c.14, s.3213- Fezâilü’l-Hamse mine’s-Sihahi’s-Sitte, c.2, s.262.1- Fezâilü’l-Hamse mine’s-Sihahi’s-Sitte, c.2, s.250.1- Nehcü’l-Belâğa Şerhi, İbn Ebi’l-Hadid, c.6, s.13 (Hicrî 1379 basımı)2- Nehcü’l-Belâğa, Feyzü’l-İslâm, 3. hutbe, s.37–43.1- el-Kâmil, İbn Esir, c.2, s.326 (Hicrî 1385 basımı).
Kaynak: Hz. Muhammed (s.a.a) (Ehlibeyt Serisi-1)/ Telif Komisyonu.