Nurun Doğuşu
Mekke şehri katı bir karanlığa ve derin bir sessizliğe gömülmüştü; ne bir canlılık emaresi ve ne de bir hareket göze çarpmaktaydı. Her zamanki gibi ay yavaş yavaş etraftaki siyah dağların ardından yükselmekte, şehrin sade ve gösterişsiz evlerine ve de şehri çevreleyen kum çöllerine mat ve gizemli ışığını yaymaktaydı.
Saat gece yarısını geçmişti ki serin bir rüzgâr, Hicaz’ın kurak toprağını okşamaya başladı ve kısa bir süre için de olsa dinlenmesine ortam hazırladı. Bu meyanda, yıldızlar da bu riyasız manzaraya bambaşka bir renk ve sefa katarak Mekke halkına gülümsemedeydi.
Nitekim seher vakti gelip çatmış ve şafakla uyanan kuşlar, adeta sevgiliyle niyaza durur gibi ötmeye başlamış ve bu cennet havasında ruha neşe katmıştı.
Mekke’nin engin ufku seher ağartısının eşiğinde idiyse de, henüz müphem bir sessizlik şehre hüküm sürmekte ve herkes uykudaydı. Bir tek Âmine’nin gözüne uyku girmemişti ve beklediği sancıyı hissetmekteydi. Gitgide sancısı sıklaştı ve ağrıları arttı… Birden tanımadığı, nur yüzlü ve güzel kokulu 20birkaç kadın gördü odasında. Onların kim olduğunu ve kilitli kapıdan içeriye nasıl girdiklerini anlamaya çalıştı.(1)
Çok geçmeden aziz bebeği dünyaya geldi ve aylarca bekleyiş sonrasında Âmine’nin gözleri, rebiyülevvel ayının on yedinci gününün seherinde(2) bebeğini görmekle aydınlandı.
Âmine’nin karanlık ve sessiz gecesini doğumuyla aydınlatan Muhammed (s.a.a), herkesi sevince boğmuş idiyse de, Şam yolculuğundan dönerken genç yaşta Medine’de vefat eden ve orada defnedilerek sonsuza dek Âmine’yi yalnız bırakan kocası Abdullah’ın boşluğu derinden hissedilmekteydi.(3)
Muhammed (s.a.a) İlginç Bebek
Muhammed (s.a.a) dünyaya geldi; doğuşuyla birlikte de gökyüzünde ve yeryüzünde ve özellikle de o günün uygarlık beşiği olan Doğu’da birtakım olaylar gerçekleşti.
Bu olaylar, önemli bir hadiseden haber veren, günümüz dünyasının en hızlı haber ajansı konumundaydı. Halkların eskimiş ve hurafî gelenek ve göreneklerini altüst edecek ve insanları ileriye taşıyıp yeni bir çığır açacak olan bu bebek, daha doğduğu ilk günden, ileride yapacağı köklü değişikliklerin habercisi olmuştu.
İnsanlar tarafından kudret ve saltanatın ölümsüz simgesi addedilen Enuşirvan’ın görkemli sarayı o gece sarsılmış ve on dört sütunu çökmüştü.(4)
Bin yıl boyunca alevleri yükselen Fars Ateş Tapınağı(1) ansızın sönmüştü.
Nitekim insanları bağnazlığa ve yanlış taklide iterek düşünmelerine engel olan bu hayal ürünü ve yanıcı tanrının külleri başka bir yön ve hakikate yönelmişti. Save gölünün birden kuruması da, o büyük bölgeyi uyandırmıştı.(2)
Muhammed’in (s.a.a) Bakıcısı Halime
Araplar arasında çok eskilere dayanan yaygın bir gelenek vardı; onlar, yeni doğmuş bebeklerini, hem özgür bir atmosferde ve çölün doğal ortamında büyümesi ve hem de -en özgün hâliyle çölde bulunan- fasih Arapça şivesiyle konuşmayı öğrenebilmesi için şehrin etrafındaki kabile mensuplarından bir bakıcıya teslim ederlerdi.(3)
Bu nedenle ve ayrıca Âmine’nin, kendi çocuğunu emzirecek kadar sütü olmayışından dolayı, Muhammed’in (s.a.a) büyükbabası ve kefili Abdulmuttalib, oğlu Abdullah’ın hatırası olan aziz Muhammed’i (s.a.a) teslim edebileceği saygın ve güvenilir bir kadın bakıcı aramaya koyuldu. Gerekli ve yeterli araştırmalardan sonra -cesaret ve fesahatle tanınan- Benî Sa’d kabilesinden Halime adında iffetli ve soylu bir kadını seçti.
Halime, Muhammed’i (s.a.a) alıp kendi kabilesine götürdü ve kendi çocuğunu gözetler ve kollar gibi onu gözetledi ve kolladı. Benî Sa’d kabilesi bir süredir kıtlık ve yokluğa duçar olmuştu. Kurak çöl ve ondan da kuru gökyüzü, onların fakirlik ve yoksulluklarını daha bir artırmıştı.
Muhammed (s.a.a), Halime’nin evine geldiği günden itibaren hayır ve bereket ona akın etti; yokluk ve yoksullukla geçen hayatı düzelmeye başladı. Halime’nin ve çocuklarının solan benzine bir nur ve canlılık geldi; kuruyan göğsü sütle doldu taştı; koyunların ve develerin otlağında yemyeşil otlar yeşerdi.
Muhammed’in (s.a.a) gelişmesi, diğer çocuklara oranla daha iyiydi, daha hızlı koşuyor ve onlar gibi kırık dökük konuşmuyordu.
Hayır ve bereket hep Muhammed’le (s.a.a) birlikteydi, onu tanıyan insanlar da bunun farkında ve bilincindeydiler. Halime’nin eşi Haris ona: “Ne denli mübarek bir çocuğun bize nasip olduğunun farkında mısın?” diyordu.(1)
Olaylar Fırtınasında Muhammed (s.a.a)
Henüz Muhammed’in (s.a.a) ömründen altı bahar geçmişti ki(2) annesi Âmine, akraba ziyareti ve belki de eşi Abdullah’ın mezarını ziyaret için oğlu Muhammed’i (s.a.a) de yanına alarak Mekke’den ayrıldı ve Medine’ye yöneldi. Âmine akrabalarıyla görüştükten ve eşinin mezarıyla yeniden ahitleştikten sonra Mekke’ye doğru yola düştü; ancak Mekkeye varmadan Ebvâ diye bilinen bir yerde dünyadan göçtü.(3)
Muhammed (s.a.a), her çocuğun baba sevgisine ve anne şefkatine en muhtaç olduğu bir yaşta, hem babasını, hem de annesini kaybetmişti.
Muhammed’in (s.a.a) Siması
Hz. Peygamber’in (s.a.a) dünyaya gelişi ve bunun sonrasında gerçekleşen olaylar, olağanüstü olduğu ve Efendimizin yüce kişiliğinden haber verdiği gibi, çocukluk dönemindeki söz ve davranışları da onu diğer çocuklardan ayırıyor ve üstün kılıyordu. Abdulmuttalib bu gerçeğe ulaşmıştı ve bu yüzden de o Hazret’e fevkalâde saygı gösteriyordu.(1)
Muhammed’in (s.a.a) amcası Ebu Talib şöyle diyordu: Muhammed’in yalan söylediğini, çirkin ve cahilce bir iş yaptığını asla görmedik; ne yersiz gülerdi, ne faydasız söz söylerdi; çoğunlukla yalnızdı.(2)
Muhammed (s.a.a) henüz yedi yaşındaydı ki Yahudiler şöyle dediler:
Bizim kitaplarımızda, son peygamberin haram ve şüpheli yiyeceklerden sakınacağı kayıtlıdır. İyisi mi onu sınayalım.
Gidip bir tavuk çaldılar ve Ebu Talib’e gönderdiler. Olaydan haberdar olmadıkları için herkes ondan yedi, Muhammed (s.a.a) ise elini bile sürmedi. Niye yemediğini sordular, şöyle buyurdu:
Bu haramdır ve Allah beni haramdan korur.
Yahudiler, parasını sonra öderler düşüncesiyle komşunun tavuğunu tutup gönderdiler. Muhammed (s.a.a) bu tavuktan da yemedi ve “Bu yemek şüphelidir…” buyurdu.
Bunun üzerine Yahudiler: “Bu çocuk büyük, yüce ve değerli bir makama sahiptir.” dediler.(3)
Kureyş kabilesinin büyüğü olan Abdulmuttalib, diğer çocuklara davrandığı gibi Muhammed’e (s.a.a) davranmıyordu; ona saygıyla yaklaşıyor ve büyük bir makama sahip olduğuna inanıyordu.
Kâbe’nin yanında oturması için Abdulmuttalib’e özel bir yer hazırlandığında ve evlatları da o özel yerin etrafında bir halka oluşturduğunda, Abdulmuttalib’in görkem ve heybeti karşısında kimse cesaret edip de oraya giremezdi; ancak Muhammed (s.a.a) bu heybet karşısında eziklik hissetmeden doğruca oraya yönelirdi. Abdulmuttalib, Muhammed’in (s.a.a) girmesine engel olmak isteyen oğullarına: “Oğlumu salıverin gelsin; andolsun Allah’a, o, yüce bir makam sahibidir.” derdi. Böylece Muhammed (s.a.a), Kureyş’in büyüğünün yanına gidip oturur ve onunla sohbet ederdi.(1)
1- Biharu’l-Envar, c.15, s.3252- Biharu’l-Envar, c.15, s.2503- Kamilu’t-Tevarih, c.2, s.10; Tabakat, c.1, s.61; Biharu’l-Envar, c. 15, s.1254- Biharu’l-Envar, c.15, s.257.1- Biharu’l-Envar, c.15, s.2582- Biharu’l-Envar, c.15, s.2633- Sire-i Halebiyye, c.1, s.99.1- Biharu’l-Envar, c.15, s.331–395; Sire-i İbn Hişam, c.1, s.159–160; Sire-i Halebiyye, c.1,s.992- Biharu’l-Envar, c.15, s.402–4063- Sire-i İbn Hişam, c.1, s.168.1- Biharu’l-Envar, c.15, s.366, 382, 402 2- Biharu’l-Envar, c.15, s.366, 382, 4023- Biharu’l-Envar, c.15, s.336.1- Biharu’l-Envar, c.15, s.142; Sire-i İbn Hişam, c.1, s.168.
Kaynak: Hz. Muhammed (s.a.a) (Ehlibeyt Serisi-1)/ Telif Komisyonu.