İnsanlık Ateşte
İslâm güneşi doğmadan önce bütün dünya halkları, inanç ve düşünce alanında, bireysel ve sosyal davranışlar alanında esef verici ve karanlık bir ortamda yaşamaktaydılar. Her ne kadar dünyanın her noktası, her yönüyle aynı durumda değil idiyse de, genel anlamda bütün dünya halklarının, fikrî sapkınlıklarda, vehmî düşüncelerde, yanlış toplumsal gelenek, hurafe ve efsanelerde, içtimaî ve ahlâkî sıkıntılarda ortak oldukları söylenebilir.
İslâm’ın doğuşundan önce Yahudiler, Hz. Musa’nın (a.s) dinini tahrif etmiş ve o dinin temel ilkelerini yozlaştırmış ve ayrıca da maddecilik, insanların yaşamına yansımıştı.
İnsanları ahlâkî yönde arındırmak ve ruhlarını pisliklerden temizlemek için gelmiş olan Hıristiyanlık da, ne yazık ki din adamları tarafından, hakikatini kaybedecek derecede tahrif edilmişti.
Böylece Hıristiyanlık, Hıristiyan ruhanilerin çoğunluğunun elinde bir ticaret metasına dönüşmüştü. Ayrıca Hıristiyanlık, toplumsal sistemlere hitap edecek eksiksiz kanun ve yasalardan yoksun olduğu için, insanları hayatın tüm boyutlarında kurtuluş sahiline taşıyamamış ve mensuplarını doğru yola hidayet etmekten aciz kalmıştı.
Bütün bunların sonucunda dünya halkları, vehmî düşüncelerde, hurafe ve efsanelerde, yanlış toplumsal geleneklerde ve içtimaî ve ahlâkî sıkıntılarda ortak oldular.
Fesat ve bedbahtlık ateşi alevlenmişti. Aslı astarı olmayan düşünceler ve hurafeler din adına insanlara hüküm sürmekteydi; düalizm ve üç tanrıcılık inancı insanlara yüklenmişti. Puta, ateşe, ineğe ve yıldıza tapan haklar da mevcuttu. Bunların hepsinden daha yüz kızartıcı olanı ise, çok yaygın bir şekilde kadın ve erkeğin cinsel aletlerine tapılmasıydı.(1)
Her yere çullanan bu fesat, bu ahlâkî ve manevî yozlaşma, insanların yaşadığı bütün toplumların yanlışlara düşmesine, karanlıklarda ve sapkınlıklarda ilerlemesine neden olmuş ve kan dökme, cana kıyma, zulüm ve haksızlık gibi ateş uçurumlarını dünyanın her yerine yaymıştı. Gerçek şu ki, insanlık, sonu olmayan bir uçurumun eşiğine gelip dayanmıştı.
İslâm’ın Doğuş Eşiğinde Arabistan
“Yanmış toprak” olarak bilinen Arabistan çok acayip bir yerdi. Kurak çöllerden, kum yığınlarından oluşan bu ülkede ne su vardı, ne de bitki. Çöl dikenleri ve kaktüslere bitki denirdi. Hurma ve kokuşmuş su ile açlığını gideren insan adlı bir varlığın tünediği derme çatma yapılarsa, ev olarak adlandırılırdı. Kabileler arasındaki savaş ve keşmekeş, Arabistan halkının sosyal düzeninin temelini oluşturmaktaydı. Mekke put haneden farksızdı ve halkı ise, insan canını dirhem ve dinarla satın alan tüccar ve faizcilerden ibaretti.
Aşiret üzere kurulu çöl hayatı, hayvancılık ve çobanlık uğraşı ve bir de buna eklenen kan emici feodalizm düzeni ile Arabistan Yarımadası halkı ezilmekteydi ve hayat onlar için çekilmez olmuştu artık. Yönetici sınıfın ve faizciler takımının sömürüsünden kaynaklanan ekonomik kriz ve çıkmaz, “insan yaşamı” kavramını ortadan kaldırmış ve sosyal mutluluk ufkunu karartmıştı.
Mekke’de ticaretle uğraşan faizci para babaları, meşru olmayan yollarla büyük servetler elde etmiş ve toplumun zayıf ve güçsüz kesimini, faizle ve zulme dayalı faydalanma yoluyla sömürerek sınıflar arasında uçurumlar oluşturmuşlardı.
O dönemin Arapları, bilgisizliklerinden dolayı daha çok tabiat olgularına ve puta tapıyorlardı; bu bağlamda Kâbe ise Arapların put hanesi olmuştu.(1)
Arabistan’ın çirkin ve iğrenç ahlâkî ve içtimaî yapı ve geleneklerinden her biri, bir milletin yüceliğini yok etmeye yeterli bir sebepti. İslâm’ın doğuşu öncesindeki Arapların insanlıkla çelişen sapıklıkları öyle bir ortam oluşturmuştu ki, doğal olarak bunun ürünü fesattan, yiyecekleri ölmüş hayvandan, sloganları korkudan, mantık ve kanıtları ise kılıçtan ibaretti.
O günün Arapları, Arap ırkından oldukları, Arap asaleti ve kanı taşıdıkları için kendilerini en yüce ulus görmekteydiler; oysa bu, vehimden öte bir şey değildi. Aslına bakılırsa, yirminci asırda şahit olduğumuz milliyetçilik, ırkçılık ve nasyonalizm, ilk cahiliyet döneminde, kendine has yapısıyla Arapların dini hâline gelmişti.
Bir de Araplar kendi aralarında ve birbirlerine karşı servet ve evlatlarının çokluğuyla iftihar ediyor ve bunu, kendi kabilelerinin ayrıcalıklarından sayıyorlardı.
Bir başkasının malına el koymak, sınır tanımazlık, hak-hukuk bilmezlik, vahşilik ve hıyanet Arapların açık-seçik özelliklerindendi; onlara göre adam öldürmek cesaret ve kahramanlıktı. Kız çocuğunu utanç sebebi kabul ettikleri veya geçim sıkıntısından ve yoksulluktan korktukları için bu masum yavruları doğar doğmaz hemen öldürüyor veya diri diri toprağa gömüyorlardı. Araplardan birine, hanımının, kız çocuğu dünyaya getirdiği haberi verildiğinde, öfkeden simsiyah kesilir ve insanlardan ayrılarak ne yapması gerektiğini düşünürdü; bu lekeyi kabullenerek onu saklamalı mıydı, yoksa diri diri toprağa gömmeli ve ailesinin şerefini korumalı mıydı? Zira o dönemde bir ailenin sahip olduğu bir kız çocuğu bile ar ve utanç vesilesi sayılmakta idi.(1)
İmam Ali (a.s), Nehcü’l-Belâğa’da, Arapların sosyal durumunu şöyle şerh etmektedir:
Ey Arap toplumu! O zaman siz, en kötü bir yol-yordam tutmuştunuz; en kötü bir yeri yurt edinmiştiniz. Sarp taşlar, kayalar vardı yanınızda, yörenizde; zehirli yılanlar vardı çevrenizde. Bulanık sular içmedeydiniz; kötü yemekler yemedeydiniz; birbirinizin kanını döküyordunuz; yakınlık bile gözetmiyordunuz. Aranızda putlar dikilmişti, tapıyordunuz; suçlar işliyordunuz, çekinmiyordunuz.(2)
Araplar bir fesat bataklığında ve bozgunculuk girdabında yaşamaktaydılar. Kötü eğitim ve fikirsel gerilik sonucunda vahşi, talancı ve bozguncu bir millet olup ortaya çıkmışlardı ve de dünya halklarının çoğu gibi aslı-astarı olmayan vehmî efsane ve hurafeleri “din” edinmişlerdi.(1)
Böyle bir toplumun temelden ıslahı için köklü bir devrim ve çok boyutlu bir değişimin zarureti ve gerekliliği açıktır. Ancak bu devrim ve değişimin önderi olacak şahıs, yüce Allah katından olmalıydı ki, haksızlık, haddini bilmezlik ve çıkarcılığın her türünden korunabilsin; şahsî çıkarları için kendi karşıtlarını saf dışı bırakmasın ve hatta onların ıslahı için uğraş versin; sadece Allah yolunda, halkın durumunu iyileştirmek ve toplumu geliştirmek için çalışsın.
Maneviyattan, güzel ahlâktan ve yüce insanî erdemlerden yoksun bir önderin, toplumu yapılandıramayacağı, ıslah edemeyeceği ve insanları kurtuluş sahiline taşıyamayacağı ortadadır.
Bu görevi, olması gerektiği gibi ve en güzel şekliyle yerine getirebilecek kimseler ancak ve ancak ilâhî önderlerdir. Yüce Allah’tan ilham alarak insanların bireysel ve sosyal yaşamlarının her alanında köklü ve derin değişimler oluşturabilecekler ancak onlardır.
Şimdi yeni evrensel değişimin önderinin nasıl biri olduğuna ve dünyaya ne tür değişimler getirdiğine bir bakalım.
1- Will Dourant Tarihi, c.1, s.95, 301; c.4, s.304; c.7, s.95.1- Nehcü’l-Belâğa Şerhi, Allame Hoî, c.2, s.173; Tarih-i Cami-i Edyan, Çev. Ali Askeri Hikmet, s.479. 1- Nahl, 58, 59. ve İsrâ, 31. ayetlerin içeriğinden alıntıdır. el-Mizan, c.12, s.2942- Muhammed Abduh’un Nehcü’l-Belâğa Şerhi, 26. hutbe; Feyzu’lİslâm’ın Nehcü’l-Belâğa Şerhi, c.1, s.83. 1- Dâiretü’l-Maarif, 3. baskı, s.255.
Kaynak: Hz. Muhammed (s.a.a) (Ehlibeyt Serisi-1)/ Telif Komisyonu