Kur’ân’da Allah’ı Tanımanın Yolu

28.11.2025 18:14
4
A+
A-

Kur’an-ı Kerim’e göre ilahi marifete ulaşmanın yolları vardır.

Fıtrata ve Hakk’a Uymak

Bir bebek, annesinin göğsüne elini atıp süt ister ve süt emmeye başlar. Yine eline aldığı bir şeyi ağzına götürür, yemek ister. Yanıldığının, yenilmeyecek bir şeyi eline aldığının farkına vardığında o şeyi elinden atar. Yetişkin bir insan da edindiği yolu gerçeğe ulaşmak için izler. Yanıldığını anladığında, yanlış yolda ilerlediğini fark ettiğinde, yanlış yaptığından dolayı huzursuz olur, yanlış yolda boş yere çabaladığından ötürü hayıflanır. İnsan her zaman yanlıştan kaçar. Elinden geldiğince gerçeğe ulaşmak ister.

Bu açıklamalardan anlaşılan şudur: İnsan fıtratı gereği gerçekçidir, yani ister istemez her zaman gerçeğin peşindedir, hakkı, hakikati arar. Bu tabii huyu bir yerden öğrenmiş, edinmiş de değildir. İnsan bazen inadı yüzünden hakka teslim olmaktan kaçar, bazen de doğru yolu bilmediğinden hatalı yola sapar. Ama doğru yolu bilseydi asla hatalı yola sapmazdı.

Kimi zaman da heva ve hevesine uyduğundan bir tür ruhsal hastalığa yakalanır; hakikatin tatlı tadı ona acı gelir. Böyle bir durumda hakkı bildiği halde ona uymaz. Hakkın hakkaniyetini, ona uyması gerektiğini bildiği halde ona tabi olmadığını itiraf eder. Nitekim kendisine zarar veren bir şeye alıştığında, içgüdüsel olarak zarardan kaçınması gerektiği halde, söz dinlemez ve zararına olduğunu bildiği halde alışkanlıklarına devam eder; sigara tiryakileri, alkolikler, uyuşturucu madde bağımlıları böyledir. Kur’ân insanı gerçekçi olmaya, hakka tabi olmaya davet eder ve bu konuda ısrarcı davranır. Muhtelif açıklamalarıyla insanlardan gerçeği görmelerini ve hakka uymalarını ister.

Yüce Allah şöyle buyurur: “Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır?”(1)

Yine şöyle buyurur: “İnsan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”(2)

Açıktır ki bütün bu ilahî tavsiyelerin amacı şudur: İnsan gerçeği gören fıtratını canlı tutmaz, hakka ve hakikate tabi olmak için çabalamazsa saadete ulaşamaz; nefsinin ona telkin ettiği her türlü eylemi ve söylemi kabul eder, zevklerinin esiri olup boş düşüncelere, hurafelere kapılır. Böyle olunca da bir dört ayaklı misali yolundan uzaklaşır, heva hevesine ve cehaletine kurban olur.

Yüce Allah şöyle buyurur:

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.”(3)

İnsan fıtratını korur, hakka tabi olursa hakikatler birbiri ardı sıra ona görünür. Gördüğü her bir hakikati kucaklar ve saadet yolunda her gün bir adım daha ilerler.

Yaratıcının İspatı

İnsan gerçekleri gören fıtratını harekete geçirip dünyanın dört bir yanını seyre dalarsa Allah’ın varlığına ve yaratıcılığına delil olacak birçok varlık görür. Çünkü gerçekleri gören fıtratıyla varlık nimetinden nasiplenen, her biri kendince bir yol izleyen, bir süre sonra yerini bir başkasına terk eden bu varlıklardan her birinin varlık sermayesini kendi kendilerine elde etmediklerini, izledikleri yolu kendi başlarına belirlemediklerini, kendi varlık seyirlerinde en ufak bir müdahale gücüne sahip olmadıklarını anlar. İnsan da insanlık özelliklerini kendi başına seçmemiştir; bilakis insan da bir mahlûktur ve insanî özellikleri ona bahşedilmiştir.

Ayrıca insan fıtratı bütün bu eşyanın kendi başlarına, tesadüfen vücuda geldiğini, varlık âlemindeki bu düzenin öngörülmeksizin kendiliğinden ortaya çıktığını kabul etmez. Nitekim insan vicdanı, düzenli bir şekilde üst üste dizilmiş birkaç tuğlanın bile tesadüfen o şekli aldıklarına inanmaz.

Bu yüzdendir ki insan fıtratı, varlık âleminin bir dayanağının olduğunu, bu dayanağın da varlığın kaynağı ve mucidi olduğunu, âlemi ayakta tuttuğunu itiraf eder. İşte bu ilim ve kudretin kaynağı sonsuz varlık Allah’tır ve varlık düzeni O’nun varlık deryasından beslenir.

Yüce Allah şöyle buyurur:

“O da: Bizim Rabbimiz, her şeye hılkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir, dedi.”(4)

Tarihin bize gösterdiği kadarıyla, insanların çoğunluğunun fıtrat sayesinde daima tek bir Allah’a inandıklarını anlıyoruz. İslâm dışında, Hıristiyanlık, Yahudilik, Mecusîlik, Budizm’de de aynı inançla karşılaşırız. Yaratıcı’nın varlığını inkâr edenlerin ellerinde Yaratacı’nın yokluğuna dair bir delil bulunmamaktadır, bulunmayacaktır da. Onlar, Yaratıcı’nın varlığına dair bir delilimiz yok, derler; yokluğuna dair elimizde delil mevcut diyemezler.

Materyalist birisi, “bilmiyorum.” der, “yok” demez. Başka bir deyişle materyalist bir insan kuşkucudur, inkârcı değil.

Yüce Allah Kur’ân’ında bu manaya işaretle şöyle buyurur:

“Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.”(5)

——1- Yunus, 32. 2- Asr, 2-3. 3- Furkan, 44.4- Tahâ, 50.5- Câsiye, 24.

Kaynak: Temel Dini Bilgiler / Allame Muhammed Hüseyin Tabatabaî