İslam En Kapsamlı Dindir

25.11.2025 22:08
4
A+
A-

İslâm dininin ebedîliğinin en büyük sırlarından biri, onun her yönlü oluşu ve kapsamlılığıdır. İslâm dini, insanın fıtratı temeline dayandırılan kapsamlı bir programdır ki insan yaşamının bireysel, toplumsal, maddî, manevî, itikadî, duygusal, iktisadî ve hukukî… bütün yönlerini kapsamakta ve bu yönlerle ilgili ilke ve prensipleri güzel bir üslûp ve gerçekçi bir bakış ile bütün asırlar ve bütün nesiller için beyan etmektedir. Bu nedenledir ki, İslâm üzerinde araştırma yapan Batılı bilim adamlarının her biri, kendi perspektifinden ve incelemesinin el verdiği ölçüde İslâm hükümlerinin her yönlü ve kapsamlı olduğunu ifade etmiştir.

İşte bu kapsamlılıktan bazı örnekler:

Allah İnancı

İslâm açısından Allah, bütün âlemlerin Rabbi ve tanrısıdır; bir ulus ve bir kabilenin özel tanrısı değildir. Namaz kılarken, “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”(1) diyoruz.

“Her an, her yerde, her ne istese var eder ve O’nun zatında hiçbir sınırlılık yoktur. O, bütün varlıkların yetki sahibidir.”(2)

“Açığı ve gizliyi, geçmişi ve geleceği, her şeyi, hatta kalplerimizden geçenleri bilendir.”(3)

“O’nunla olmak” her yerde ve her zamanda mümkündür. O’nunla olmak için uzun yolları kat etmeye, kapıcıyı görmeye gerek yoktur. O, bize her şeyden daha yakındır.(4)

Eşsiz, benzersiz bir hakikattir. Tahrife uğramış dinlerin tanıttığı gibi, insana ve yaratılmışa benzeyen bir tanrı değildir. Böylece O’nun mekânı yoktur; mekânı yaratan O’dur çünkü. Zamana sığmaz; zamanı yaratan O’dur çünkü. Daima var idi ve vardır; evveli ve sonu yoktur. Böylece eşi ve benzeri yoktur.(5)

O’nun zatı, uykunun, yorgunluğun, pişmanlığın, yanlış yapmanın ve diğer noksanlıkların ötesindedir.(6)

Eşsiz bir Tek’tir; oğul, baba ve anası yoktur; ortağı ve yardımcısı bulunmamaktadır. Bunlar, Müslümanların her çeşit şirkten kaçınmak için günde beş defa namazda okudukları Tevhid (İhlâs) Suresi’ndeki hakikatlerdir.(7)

İslâm’ın tanıttığı Allah, Kur’ân’ın tatlı dilinden aktardığımız bu sıfatlara sahip bir Allah’tır. Yaratılan akılların kavrayamayacağı kadar azametli, insan düşüncesine sığmayacak genişlikte, müstağni ve ortağı olmayan, galip ve yakın, üstün ve merhametli ve herkesin istediğin an kendisine ulaşabileceği, istediği zaman kendisine ibadet edebileceği, kendisine yalvarabileceği, kendisinden bir şey isteyebileceği şefkatli ve merhametli bir Allah ki, kullarının yararına olan her şeyi onlar için hazırlamıştır. Kendisi buyuruyor ki: “Allah sizlere pek şefkatli, pek merhametlidir.”(8)

Eşitlik İlkesi

Irksal özellikler ve ayrıcalıkların İslâm’da hiçbir yeri yoktur. İnsanların eşitliği, İslâm dininin kesin ilkelerinden biridir. İslâm’ın bu konudaki gerçekçi görüşü şudur: “Bütün insanlar eşittirler, herkes bir baba ve anadandır ve bütün insanlar bir ailenin üyesidirler; soy sop, şerafet ve asillik bakımından ortaktırlar. Kimsenin kimseye, takvalı ve iffetli olmanın dışında bir üstünlüğü yoktur.”(9)

İslâm ve Düşünce Özgürlüğü

İslâm dini, mantık ve istidlâl taraftarı ve düşünce özgürlüğünün bir numaralı savunucusudur. Düşünce ve inancı zorla kabullendirme İslâm’da yoktur. “Din (seçmek)de zorlama yoktur; çünkü doğru yanlıştan iyice ayrılmıştır.”(10)

İslâm’da inanç temellerini (iman esaslarını) incelemek, her ferdin görevidir. İslâm’a göre hiçbir kimse delil ve burhan olmaksızın bir inancı kabul etmemelidir. Bu arada, bazı İslâmî hüküm ve emirlerin hikmet ve gerekçesi sorulmadan kabul edilmesi gerekiyorsa, bu şundan dolayıdır ki, bu hüküm ve emirler, hiçbir hata ve yanılgının söz konusu olmadığı vahiy kaynağından gelmekte, Resul-i Ekrem (s.a.a) ve On İki İmam (a.s) gibi pak ve emin insanlar aracılığı ile beyan edilmektedir. İslâm, körü körüne atalarının inançlarına bağlanan kimseleri yererek şöyle emrediyor: “Kendiniz düşünün, hem de derin düşünün. Asılsız ve köksüz düşüncelere kapılmayın, onlara gönül bağlamayın. Sadece ve sadece ilmin ve yakinin takipçisi olun.”(11)

İslâm dini, muhaliflerinin ilmî toplantılarda görüşlerini açıklamalarına, delillerini ileri sürmelerine ve eleştirilerini yapmalarına izin veriyor.

“De ki: Eğer doğru iseniz delillerinizi getirin.”(12)

Bu nedenle Yahudiler, Hıristiyanlar ve İslâm’a muhalif olan diğer grupların, Peygamberin ya da Ehlibeyt İmamlarının huzurlarına gelip din hakkında tartıştıkları çok olurdu. Daha sonraki asırlar ve çağlarda da aynı şey devam etti; dinî azınlıklar, İslâm âlimlerinin toplantılarına katılıyor, çeşitli konularda onlarla tartışıyorlardı. Tarih, bunun örnekleriyle doludur.

Dr. Gustav Le Bon “İslâm ve Arap Uygarlığı” kitabında şöyle yazıyor: “…Bağdat’ta toplantılar düzenleniyor, Yahudiler, Hıristiyanlar, Hindular, Mecusîler ve Dehrîlerin (Materyalistlerin) temsilcileri o toplantılara katılıyor ve özgürce konuşuyorlardı. Hepsinin de sözü dikkatle dinleniyordu. Onlardan istenen tek şey, tartışmalarda aklî delillere dayanmaları idi.”

Dr. Gustav Le Bon daha sonra şunları ekliyor: “…Dikkat edilecek olursa, bin yıllık çetin ve vahşice savaşlardan, hevesperestçe düşmanlıklardan, acımasızca kan dökmelerden sonra dahi, hâlâ Avrupa’da bu derecede hoşgörü ve özgürlüğün olmadığı görülecektir…”(13)

Tefekküre ve İlim Öğrenmeye Davet

İslâm dini, düşünmeye çok değer ve önem vermektedir. Akıl sahiplerinden yaratılış, zaman, gece, gündüz, gök, yer, hayvan, insan, dünya ve dünyada olanlar hakkında düşünmelerini istemektedir.(14)

İnsanları, yaşamlarını geçmişlerin düştükleri felâket uçurumlarından kurtarmaları için onların yaşamları hakkında düşünmeye, çöküş ve düşüş nedenlerini incelemeye davet etmektedir.(15)

Kısaca İslâm dini, insanın kendi varlığından daha iyi yararlanması için derin ve özgür düşünerek düşünce ve bilim ufuklarını aşmasını istemektedir. Bu nedenle İslâm, insanlığa hizmet eden bilimsel ilerlemelere ve buluşlara değer vermektedir. İslâm bilginleri, İslâm’ın doğuşundan sonraki asırlar boyunca, ilmî çalışmaları ile uygarlığa büyük hizmetler etmişlerdir. Onların isimleri, ilim tarihinin doruk noktasında sonsuza dek parlayacaktır.(16)

Hıristiyan bilgin George Zeydan “İslâm Uygarlığı Tarihi” kitabında şöyle yazıyor: “İslâm uygarlığı yerleşip yeni ilimler Müslümanlar arasında yayılınca, düşünceleri, bazı ilim dallarının kurucularından daha üstün Müslüman bilginler ortaya çıktı. Hakikatte o ilimler, İslâm âlimlerinin yeni araştırmaları sonucunda daha ileri boyutlar kazanıp İslâmî uygarlığa uygun bir şekilde ilerledi.”(17)

Mösyö Liberi şöyle yazıyor: “Tarih çarkında İslâm halkası olmasaydı, Avrupa’nın bilimsel gelişmesi birkaç asır gecikecekti.”(18)

İslâm ve Yaşam

İslâm açısından, maddî ve manevî yaşam, dünya ve din arasında bir çelişki yoktur. İslâm açısından, dünya hayatını ihmal eden, dünyada çalışmayan kimseler sevilmeyen kişilerdir. Nitekim kendi şahsî çıkarlarından, yiyip içme, gezip dolaşma ve rahatlarından başka bir şey düşünmeyen kimseler de iğrenç kimselerdir.

Ehlibeyt İmamlarının altıncısı Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dünyasını ahireti için terk eden -yani zahitlik adına yaşam faaliyetlerini terk eden- biri ve de ahiretini dünyası için terk eden biri bizden değildir.”(19)

O hâlde şöyle diyebiliriz: İslâm dini bu konuda Müslümanları eşit bir şekilde hem dünyaları için çalışıp ondan akıllıca yararlanmaya, hem de manevî hayatlarına önem verip kendilerini o yönde eğitip geliştirmeye teşvik etmiştir. Buna göre, İslâm’da ruhbaniyet ve topluma yük olmak, bir köşeye çekilmek, bireysellik ve inziva yoktur. Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bizde ruhbaniyet yoktur, ümmetimin ruhbaniyeti, Allah yolunda cihat etmektir.”(20)

İslâm Hükümleri ve Çağdaşlaşma

Yaşam araçlarının değişmesi ve gelişmesi, uygarlık etkenlerinin ilerlemesi, İslâm hükümlerinin sonsuzluğu ve ebedîliği ile çelişmez. Çünkü bir kanunun bu gibi ilerlemelerle bağdaşmazlığı, ancak o kanunun ilkel araçlara ve özel etkenlere dayandığı takdirde söz konusu olur. Meselâ bir kanun, “Yazmak için daima ve sadece elden, yolculuk için sadece merkepten… yararlanmak gerekir.” derse, bu kanun ilim ve medeniyetin ilerlemesine ayak uyduramaz.

Ama eğer bir kanun özel araçlara dayanmayıp, kanun tasarlandığı sırada o araçları sadece örnek olarak gösterirse, yeni araçların çıkmasıyla geçerliliğini yitirmez, uygarlığın ilerlemesiyle çelişmez.

İslâm dini aynen böyledir. İlke ve prensiplerini bir asrın araçlarına özgü kılmaz. Meselâ İslâm diyor ki: “Kendi hayatî ve insanî haklarınızı savunmak için yabancıların karşısında güçlü olmanız gerekir.”

Bu kanun, kılıç ve at asrına ait olmasına rağmen, asla o zamanın savaş araçlarına dayandırılmamıştır. Yani, “Cihat, kılıçla yapılmalıdır.” dememiştir. O hâlde bu kanun, bugün için de geçerlidir. Muameleler, kazanç, iş ve… konusunda da durum aynıdır. Bu nedenle uygarlık her ne kadar ilerlese, araç gereçler her ne kadar gelişse de İslâm kanunlarının kapsam alanının dışına çıkmayacaktır. İslâm’ın ölümsüzlüğünün, sonsuzluğunun nedenlerinden biri budur işte.

Ünlü İngiliz filozof ve bilgin Bernad Show şöyle diyor: “İnsanoğlunun hayatının bütün devirleriyle bağdaşan ve her kuşağı cezbetme liyakati olan tek din, İslâmdır.”(21)

______1- Fatiha, 2.2- Mülk, 1. 3- Teğâbun, 4 ve 12. 4- Kaf, 16. 5- Şûrâ, 11.6- Bakara, 255. 7- İhlas Suresi: “De ki: O Allah tektir. Allah, her şeyden müstağni ve her şey O’na muhtaçtır. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey de O’na denk değildir.” 8- Hadîd, 9. 9- Hucurât, 13.10- Bakara, 256. 11- İsrâ, 36. 12- Bakara, 111.13- İslâm Uygarlığı, Dr. Gustav Le Bon, s. 713-715. 14- Bakara, 164.15- Âl-i İmrân, 17. 16- Cabir b. Hayyan, Zekeriya Razî, İbn Sina, Hace Nasiruddin Tusî gibi büyük bilim adamları, aklî ve tabiî bilimlerde insanlığa oldukça faydalı ve değerli eserler sunmuşlardır. Geçen yüzyılın sonlarına kadar İbn Sina’nın kitapları Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutuluyordu. Dr. Gustav Le Bon “İslâm ve Arap Uygarlığı Tarihi” kitabında (s. 710) şöyle yazıyor: “Mösyö Renan şöyle yazıyor: Büyük Albert, her şeyini İbn Sina’dan öğrenmişti.” 17- İslâm Uygarlığı Tarihi, George Zeydan, s. 598. 18- İslâm ve Arap Uygarlığı Tarihi, Gustav Le Bon, s. 706-715; Vesailu’ş-Şia, c. 12, s. 49.19-Vesailu’ş-Şia, c. 12, s. 49. 20- Biharu’l-Envar, c. 70, s. 174.21- Uygarlık ve İslâm İlimleri, s. 13.

Kaynak: Ehl-i Beyt Mektebine Göre Usûl-u Din/ Komisyon