Hz. Ali’nin “Garra” diye bilinen ilginç hutbesidir:
Hutbe 83 – Garra Hutbesi
Çeviri
Hz. Ali’nin “Garra” diye bilinen ilginç hutbesidir:
Bütün övgüler, her şeyden kudretiyle üstün, ihsanıyla yakın olan, her ganimeti ve fazlı veren ve her türlü güçlüğü belayı def eden Allah’a mahsustur. Boyuna akıp coşan lütuflarına, çok ve Kâmil nimetlerine hamd ederim. İlk olan, yaratan, kula yakın olan ve doğru yola sevk edene inanıp hidayetini isterim. O her şeye gücü yeten ve Kahhar olandan, yardım dilerim. O yeterli ve yardımcı olana tevekkül ederim. Muhammed’in onun kulu; buyruğunu yerine getirmek, hücceti tamamlamak, kullarının sakınmalarını sağlamak için gönderdiği elçisi olduğuna şahadet ederim
Ey Allah’ın kulları! Size örnekler getiren, ecellerinize vakit tayin eden, bezendiğiniz giysileri giydiren, geçiminizi düzeltip yükselten, yaptıklarınızı kuşatan, (amellerinize karşılık) sizlere mükâfat hazırlayan Allah’tan sakının ki sizi olgun nimetlerle, geniş ihsanlarla donatmış, apaçık delillerle korkutmuş, sizi tek tek saymış (sayınızı biliyor), belli bir süre takdir ettiği hayatınızı ibret ve imtihan diyarında karar kılmıştır. Orada imtihan edilecek ve ondan hesaba çekileceksiniz…
Dünya; kaynağı bulanık, çeşmesi çamurlu ve kaygan, görünüşü hoş ve aldatıcı, sınaması helak edici, çabuk geçip kaybolan bir aldatıcı, batıp giden bir aydınlık, geçiveren bir gölge, yıkılıveren bir dayanaktır. Kendisinden nefret eden ona alışınca, kendisinden ürken güvene erince de çifte atar, tuzaklarına düşürür, (helak edici) oklarına hedef kılar ve sonunda da insanı ölüm ipiyle sımsıkı bağlar. Onu daracık bir yere (kabrine), dönülüp varılacak korku yerine iletir ve orada yerini (cennet veya cehennemi) ve amellerinin karşılığını görür.
Böylece gelen, gideni takip eder. Ne ölüm helak etmekten, ne de yaşayanlar suç işlemekten usanır. Sonrakiler öncekilerin amellerini tekrar işleyerek o şekilde sona ve yokluğa doğru geçip giderler.
Sonunda işler biter, zaman tükenir, dirilme zamanı yaklaşır. İnsanları kabirlerinden, kuşları yuvalarından, canavarları inlerinden ve ölüm yerlerinden çıkarır. Herkes, O’nun emrine uyup koşuşarak mahşer yerine yönelir. Suskun bir hâlde toplanır, saf kurarak ayakta dururlar. Allah onları görür, çağıran onlara duyurur. Onlar, düşkünlük, huzu ve teslimiyet elbisesini giyinmişlerdir. Çareler tükenmiş, ümitler kesilmiş, yürekler korkudan sinmiş, ürkmekten sesler düşmüş, ter ağızlarına gem vurmuş, korku büyüdükçe büyümüştür.
İyilik ve kötülüğün arasını ayıran; herkese yaptığının karşılığının verileceğini, azabın şiddetini, elde edilecek sevabın ümidini bildiren sesten kulaklar bile ürküp tir tir titrer.
Bu kullar kudretle yaratılmış, iradesiz terbiye edilmiş, ölümün gelmesiyle ruhları alınmış, kabirlere konulmuş, çürümeye yüz tutmuş, sonra tek tek dirilmişlerdir. Yaptıklarını karşılıkları elde etmek için dikkatlice hesaba çekilirler.
Onlara (dünyadayken) dalaletten kurtulmak için fırsat verilmiş, açık yola hidayet edilmişlerdir. Onlara rızayet elde etmek isteyen kimseye verilen fırsat gibi bir fırsat verilmiş, gözlerinden şüphe perdeleri kaldırılmış, yarış meydanlarında (hayırlara doğru) salıverilmiş; en iyi mertebelere ulaşmak ve hayatlarında saadet nurunu elde etmek için kendilerine bu müddette bir düşünme fırsatı verilmiştir.
Ne kadar ilginç olurdu, bu dosdoğru misaller ve şifa verici öğütler tertemiz gönüllere, işitip anlayan kulaklara, sabit görüşlere ve uzak görüşlü kalplere ulaşabilseydi!
O hâlde Allah’tan o kimse gibi korkun ki, duydu ve boyun eğdi, günah işledi ve itiraf etti, korktu ve amel etti, sakındı ve itaate koştu, yakin etti ve iyiliğe yöneldi, ibret verildi ve ibret aldı, korkutuldu ve korktu, günahtan men edildi ve men oldu, Hakk’ın davetine icabet etti ve Hakk’a gönül verdi, (günahtan) döndü ve tövbe etti, yol göstericilerine uydu ve onların yolundan yürüdü, kendine hakikat gösterildi ve gördü, aceleyle (hakkı) talep etti, kötülüklerden kaçarak kurtuluşa erdi, (ahiret) azığını elde etti, batınını temizledi, ahiretini bayındır kıldı; hareket günü, varacağı yer, ihtiyaç zamanı, hacet durumu ve yokluk diyarı için azık hazırladı, ebedi diyarı için de önceden azık gönderdi.
Ey Allah’ın kulları! Yaratılış hedefiniz yolunda takva edinin, sizi kendinden sakındırdığı hususlarda son derece sakının, kıyamette sizler için hazırladığı şeyler cihetinde Hakk’ın sadık vadinin tahakkuku ve ahiret gününün dehşetinden korunmak için istihkak ve liyakat edinmeye çalışın.
…Size kulaklar verdi ki işe yarar şeyleri belleyesiniz, gözler verdi ki karanlıkları göresiniz, her uzvu çeşitli organlarla donattı, şekil telifi ve devamları hususunda onları uygun yerlerde karar kıldı, bedenlerini faydalı araçlarla teçhiz etti, kalpleri kendi rızkını arar, insanlar büyük nimetler, ihsan gerekleri ve afet engelleri ile sağlıklı bir hayat içindeler. Sizlere müddetini gizlediği ömürler tayin ve takdir etmiştir.
Sizden önce gelip geçenlerin yaşayıp ömür sürdükleri alanlarda, ölüm kemendi boğazlarına atılıp yok edilmeden önce mühlet bulup yaşadıkları mekânlarda sizler için ibretler bırakmıştır. Ölüm onları muratlarına erişmeden sürüp götürdü. Ecelleri dağıtıp perişan etti. Onlar bedenleri sağ salimken, gençlik fırsatı elerindeyken ibret almamışlardı.
Acaba gençliklerinin en güzel çağlarını yaşayanlar ihtiyarlığının düşkünlüğünü; afiyet içinde yaşayanlar hastalık zamanını; ömür sürenler yok olma çağını mı beklerler? Kişinin dünyadan göçüp gitmesi, el ayak titremesi, tatlı tükürüğün boğazdan acı geçmesi, yardım etsinler diye evlatlara, akrabaya, dostlara ve eşlere yakınma zamanı da yakındır.
Ama ne soy-sop ve akraba bu sonucu giderebilir; ne de ağlaşıp sızlaşanlar fayda verebilir. O anda kişi, ölenlerin mahallesinde yer alan daracık mezarda tek başına kalmıştır. Derisini zehirli hayvanlar didik didik etmekte, o narin bedenini paramparça kılmaktadırlar. Kasırga tozunu savurmada, olaylar adını şanını silmededir.
Taze bedenler çürüyüp dökülmüş; kuvvetli kemikler eriyip gitmiştir. Ruhlar ağır günah yükleri altına girmiş, gaybın haberlerine yakinen inanmışlardır. Artık onların salih amellerinin artması istenmez, kötü hatalarından dolayı tövbe etmeleri beklenmez. Siz de o kavmin oğulları, babaları kardeşleri, akrabaları, değil misiniz? Siz de onların metodunu edinecek, onların bineğine binecek ve onların gittiği yola ayak basacaksınız. Ama gönüller o paydan ve olgunluktan nasipsiz gaflete dalarak kaskatı kesilmiş, asıl yolundan sapmış, başka bir yolda yürüyor. Sanki hakkın maksadı kendilerinden başkasıdır ve doğru yolu bulmak dünyaları elde etmekten ibarettir.
Bilin ki, ceza yurduna giderken geçidiniz, ayakları kaydıran, sürçüp düşmekten korkulan tehlikelerle dolu olan sırattır.
Ey Allah’ın kulları! Allah’tan gönlünü O’na veren, düşüncesiyle bedenini korku saran, gece namazlarıyla uykusuz kalan, geceyi ümitle, gündüzleri de susuzlukla geçiren akıllı kişinin korktuğu gibi korkun. Zühd ile şehvetlerini öldürmüş, Allah’ın zikri dilini hareket ettirmiş, Allah korkusunu güvende olmak için önceden göndermiş, hak dışında tüm yollardan yüz çevirmiş ve insanı hakka ulaştıran en iyi yolu kat etmiştir. Aldatıcı şeyler onu aldatmamış, şüpheli şeyler gözlerini kör etmemiştir. Oysa o, müjde ferahlığının sevincini tatmış, en tatlı uykusuna esenlik nimetleriyle yatmış ve sorgu gününden eminliğe ermiştir. Çabuk geçilen geçitten (dünyadan) övülmüş bir şekilde geçip gitmiş, ileride varılacak yerin azığını önceden iyi hazırlamıştır. Ürküp işe koyulmuş, mühleti fırsat bilip çabuk davranmıştır. (Allah’ın rızayetini) talep etmeye rağbet göstermiş, korkulacak olanlardan korkmuş, bugünden yarınını gözetmiş, önündeki âleme bakmış ve görmüştür. Artık mükâfat olarak Cennet, azab olarak da Cehennem yeter. Muhakeme edici ve yardım edici olarak Allah kâfidir. Hakemlik ve hüccet olarak da Kur’ân yeter.
Sizi özür getirmenize fırsat vermeyecek şekilde uyaran ve apaçık yolu göstererek sizlere hücceti tamamlayan Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. O; gönüllere gizlice giren, kulaklara işitilmeden, nefes almadan fısıldayan düşmandan çekinmenizi emretti. O düşman ki, kendisine uyanları saptırdı, helak etti, vadetti ve isteklere kaptırdı. Kötü suçları süslü; büyük günahları da kolay gösterdi. Yavaş yavaş dostlarını aldattı, rehin aldıklarına (saadet kapısını) kapattı. Sonra da süslediğini inkâr etti. Kolay gösterdiğini büyüttü. Güven verdiklerinden sakındırmaya çalıştı.
O insan; rahimlerin karanlıklarında gizlice tasarlanıp kararlaştırılan dökülmüş erlik suyu ve yaratılışı noksan bir kan parçası, bir pıhtı değil miydi? Sonra rahimde bir yavru oldu.
Çıkıp süt emen bir çocukken, ergenlik çağına geldi. Sonra da kendisine duyduğunu belleten bir gönül, konuşan bir dil, bakıp gören bir göz verildi ki duyup gördüğünü anlasın, ibret alsın ve kötülüklerden kaçınsın.
Ama o büyüyüp geliştiğinde tekebbüre kapıldı, yüz çevirdi, heva ve hevesine uydu, lezzetlere dalsın diye dünyası için çalışıp çabaladı, meşakkate düştü. Belaya düşeceğini ummaz, korkması gerekenden korkmaz oldu. O, fitne içinde aldanmış olarak ölür; hayatı yanılgılar içinde, yarını için bir şeye kazanmadan, farzları yerine getirmeden geçip gider.
(İsyan çağının son anında pervasızca zevke dalmışken,) ölümün meşakkatleri gelip çatınca gündüzleri şaşkınlık içinde, geceleri ise uykusuzluk içinde geçirir. Elemlerin pençesinden ağrılar, sızılar, hastalıklar çeker. Sevgili kardeşi, müşfik babası; sabırsızca inleyen ve göğsünü dövenleri arasında düşüp kalmış, kendinden geçmiştir. O can çekişir, dert ve acılar içinde kıvranır, acı acı inler ve keder dolu bir bekleyiş içine girer.
Ölünce ümitsizce kefenine sarılır Her şeye boyun eğdiği bir hâlde kaldırıp tabutuna koyarlar. Yorulmuş, bitap düşmüş, hastalıktan erimiş, işi bitirmiştir. Torunlar, evlatlar, kardeşler onu yüklenerek gariplik yurduna; bir daha ziyaretçisi gelmeyecek mekânına götürürler. Onu uğurlayanlar, ayrılık acısına düşenler geri dönünce, şaşırıp kalacağı soruyu cevaplaması, derde dert katan imtihana hazırlanması için çukurunda oturtulur.
İşte belaların en büyüğü de “Kaynar suyla ziyafet veriliş ve Cehenneme atılış…” zamanıdır. Alev alev yanan cehennem ateşinin ürpertici sesler çıkardığı, çekip alan azabın saldırdığı zamandır bu… Ne azap bir an durur ki kişi biraz rahat etsin; ne mola var ki eziyet biraz gitsin. Ne ona engel olacak bir güç, ne onu giderip kurtaracak ölüm, ne de onu unutturacak uyku vardır. Kişi çeşit çeşit ölümler, an be an yenilenen azablar içinde yaşar. Cehennem azabından Allah’a sığınırız.
Ey Allah’ın kulları! Nimetler içerisinde ömür sürenler nerede? İlim öğrenip anlayanlar nerede? Onlara mühlet verildi de gaflete daldılar. Sağlık ve esenlik içinde yaşarlarken unuttular. Uzun mühlet elde ettiler. Lütuflara nail oldular, çetin azaplarla korkutuldular, sevaplarla müjdelendiler. Sakının insanı helak çukuruna düşüren günahlardan, gazaba uğratan ayıplardan…
Ey gören gözleri, duyan kulakları olanlar! Ey afiyet ve dünya malı olanlar! Kaçıp sığınılacak, kurtuluşa erişilecek, güvene kavuşulacak, kaçıp gizlenilecek bir yer var mı? Elbette yok!
“Nasıl da döndürülüyorsunuz?” Nereye götürülüyorsunuz, neye aldanıyorsunuz? Oysa bu kadar uzunluğuna ve genişliğine rağmen, her birinizin yeryüzündeki payı, düşüp yanağınızı koyduğunuz yer değil mi?
Ey Allah’ın kulları! Henüz ölümcül ip boynunuza atılmamışken, canlarınız kemallere erişmek için özgürken, bedenleriniz rahatken, dertlerinize çare bulabilirken, fırsat elinizdeyken, karar almaya, tövbe etmeye hâlâ zamanınız varken; dehşet darlığına, korkuya ve yokluğa düşmeden, görünmeyen fakat beklenen (ölüm) gelmeden, aziz ve muktedir olan sizi ansızın almadan gayret edin, çalışıp çabalayın.
Seyyid Razî şöyle diyor: Rivayetlerde yer aldığı üzere Hz. Ali bu hutbeyi irad ederken dinleyenlerin bedenleri korkudan titremiş, gözyaşları
akmış, kalpleri ürpermiştir. Bu yüzden de bir grup bu hutbeyi “Garra”
olarak adlandırmıştır.