وَمِن کلامٍ لَهُ عَليهِ السَّلامُ
رُوِىَ عَنْهُ أَنَّهُ قالَهُ عِنْدَ دَفْنِ سَيِّدَةِ النِّساءِ فاطِمَةَ (عليها السلام)، کَالْمُناجِي بِهِ رَسُولَ اللهِ (صلي الله عليه و آله) عِنْدَ قَبْرِهِ
السَّلامُ عَلَيْکَ يَا رَسُولَ آللّهِ عَنِّي، وَ عَنِ آبْنَتِکَ آلنَّازِلَةِ فِي جِوَارِکَ، وَآلسَّرِيعَةِ اللِّحَاقِ بِکَ، قَلَّ، يَا رَسُولَ آللّهِ، عَنْ صَفِيَّتِکَ صَبْرِي، وَرَقَّ عَنْهَا تَجَلُّدِي، إِلاَّ أَنَّ فِي آلتَّأَسِّي لِي بِعَظِيمِ فُرْقَتِکَ، وَ فَادِحِ مُصِيبَتِکَ، مَوْضِعَ تَعَزٍّ، فَلَقَدْ وَسَّدْتُکَ فِي مَلْحُودَةِ قَبْرِکَ، وَ فَاضَتْ بَيْنَ نَحْرِي وَصَدْرِي نَفْسُکَ، فـَ (إِنَّا لِلّهِ وَ إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ!) فَلَقَدِ آسْتُرْجِعَتِ آلْوَدِيعَةُ، وَ أُخِذَتِ آلرَّهيِنَةُ! أَمَّا حُزْنِي فَسَرْمَدٌ، وَ أَمَّا لَيْلِي فَمُسَهَّدٌ، إلَى أَنْ يَخْتَارَ آللّهُ لِي دَارَکَ آلَّتي أَنْتَ بِهَا مُقِيمٌ. وَ سَتُنَبِّئُکَ آبْنَتُکَ بتَضَافُرِ أُمَّتِکَ عَلَى هَضْمِهَا، فَأَحْفِهَا آلسُّؤَالَ، وَ آسْتَخْبِرْهَا آلْحَالَ؛ هذَا وَ لَمْ يَطُلِ آلْعَهْدُ، وَ لَمْ يَخْلُ مِنْکَ الذِّکْرُ، وَالسَّلامُ عَلَيْکُمَا سَلامَ مُوَدِّعٍ، لا قَالٍ وَلاسَئِمٍ، فَإِنْ أَنْصَرِفْ فَلا عَنْ مَلالَةٍ، وَ إِنْ أُقِمْ فَلا عَنْ سُوءِ ظَنٍّ بِمَا وَعَدَ آللّهُ آلصَّابِرِينَ.
Bu hutbe Hz. Fatıma gömülürken Peygamber’e (s.a.a) döktüğü dertlerini içermektedir:
Ey Allah’ın Resulü, sana çok çabuk kavuşup yanına geleln kızından ve benden selâm olsun! Senin seçilmiş, temiz kızından ayrılalı sabrım azaldı, gücüm kalmadı. Ancak senin ayrılığının acısını ve musibetinin büyüklüğünü gördükten sonra buna da sabretmeliyim. Nitekim seni kabrine yatırdım ve ruhun boğazımla göğsüm arasında kabzedildi. “İnna lillah ve inna ileyhi raciun.”1 (Biz Allah’a aitiz ve yine O’na döneceğiz.) Emanetin geri gönderildi ve rehinin alındı. Fakat Allah, beni senin yanına seçip alıncaya kadar hüznüm devam edecek, gecelerim de uykusuz geçecek. Ümmetinin, kızına yaptığı zulüm hakkında o sana haber verecek. Israrla sorarak durumu ondan öğren. Bütün olanlar, senden ayrılalı fazla olmadan, zikrin unutulmadan oluverdi. İkinizi de incinip darılmamış, veda eden kişinin selâmıyla selâmlarım. Eğer ayrılır gidersem, bu usancımdan değildir; kalırsam da Allah’ın sabredenlere vadettiği şey (ecir) hakkında su-i zanda bulunduğumdan değildir.
…
1- Bakara/156
Seyyidet’ün Nisâ Fâtımat’üz-Zehrâ selâmullah aley- hâ’nın defninde Rasûlullah’a (s.a.a) hitapları.
Selâm olsun sana beden ve civarına inen, sana pek çabuk kavuşan kızından yâ Resûlullah. Senin seçilmiş kızından ayrıldığımdan dolayı sabrım azaldı, kudretim kalmadı yâ Rasûlullah. Ancak senden ayrılmam, senin vefâtını görmem, çok daha büyük bir acıydı; ona sabrettikten sonra buna da sabretmem
gerek. Seni kabrine yatırdım; senin rûhun, boynumla göğsüm arasında kabzedildi. “Gerçekten de biz Allah’ınız ve gerçekten de ona kavuşacağız”. (2, Bakara, 151) Emanetin benden alındı; bana verdiğin, elimden çıktı. Fakat Allah, beni de senin bulunduğun yurda alıncaya dek derdim sürüp gidecek; gecelerim uykusuz olarak sabahı bulacak. Ümmetinden çektiklerimizi kızın sana haber verecektir, ona sor; hâli ondan haber al. Hem de bunlar, senden ayrılığımız uzamadan, senin anılışın unutulmadan olup bitti. Selâm olsun ikinize de, selâm verip vedâ eden kişinin selâmıyla, incinmiş, daralmış kişinin selâmıyla değil. Ayrılıp gidersem usancımdan değil; oturur, derdimi söylersem de Allah’ın sabredenlere vaad ettiği ecir hakkında kötü bir zanna düştüğümdendeğil.1
…
1 – Hazreti Fatımet’üz-Zehrâ’ selâmullahi aleyhâ Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve âlihi vesellemin doğumlarından kırk beş yıl sonra, bi’setlerinin beşinci senesi Cumâdel-âhırasının yirminci günü, Hadîcet’ülKübrâ (r.a) dan doğmuş-lardır. Hz. Rasûl (s.a.a), Cenab-ı Fâtıma’yı pek severler, geldiği zaman ayağa kalkarlar, elini öperlerdi. Sekiz yıl Mekke’de kaldılar; Hazreti Rasûl-i Ekrem (s.a.a), hicret buyurduktan sonra Ali (a.s), Fatümet’üz- Zehrâ’yı, kendi Annesi Esed kızı Fâtıma’yı, Ümmü Eymen’le EbuVâkıd’i alıp Kâbe’yi tavaf ettikten sonra Medine yolunda, Kubâ’da Rasul-i Ekrem’e (s.a.a), ulaştılar. Hicretin ikinci yılında Emir’ül-Müminin’le (a.s) evlendiler. Fâtıma (a.s), Medine’de on küsur yıl yaşadılar.
Hazreti Emir’in (a.s) “Ümmetinden çektiklerimizi” diye başlayan sözleri hilâfet olayından sonraki hallere işarettir: Ebubekir’e biatten haberdar olan Ehlibeyt, başta, Emir’ül- Mü’minin (a.s), olduğu halde biat etmemişlerdi; ashâptan da onlara uyanlar olmuştur. Abbas, Fazl b. Abbas, Zübeyr b. Avvâm, Halid b. Sâid, Mıkdâd b. Esved, Selmân-ı Fârisi, Ebû- Zerr-i Gıfârî, Ammâr b. Yâsir, Berâ’ b. Âzib, Ubeyy b. Kâ’b bunlardandı. Ebubekir-i Cevheri’nin “Sakife”sine göre bunlar, geceleyin toplandılar, hilâfet işinin yeniden ve muhâcirlerle ansârın meşveretiyle halledilmesini istiyorlardı.
Abâde b. Sâmit, Ebü’l-Heysem’it-Teyyihan ve Huzeyfe de bunlardandı (Bu rivâyet İbn-i Ebi’l-Hadid’in şerhinin, 13. sahifesinde de geçer; tafsili de aynı cildin 74. sahifesindedir).
Bundan önce Ebubekir’in, bir rivayette Mugıyra’nın tensibiyle Ebubekir ve Ömer, Ebu-Ubeyde ve Mugıyra’yla Abbas’ın evine gitmişler, Ehlibeytin, biatini istemişler, fakat Abbas, Ömer’e, “Rasûlullah bir ağaçtan ki biz, o ağacın dalları budaklarıyız, sizse o ağacın gölgesinde oturmaktasınız” demişti; böylece de iş bir sonuca varmıştı. Abbas b. Abdül-Müttalib, Utbe b. Ebi-Leheb, Selman-ı Fârisi, Ebû-Zerr-i Gıfârî, Ammâr, Mıkdâd b. Ubeydullah, Haşimoğulları’nın bir kısmı muhacir ve ansârdan bir topluluk H. Fâtıma’nın (a.s) evinde toplanmışlardı (Müsned, 1, 55, Tabarî, 2, 466, İbn-i Esir, 2, 221, İbn-i Kesir, 5, 264, Sıfvet’üs – Safve, 1, 97, İbn-i Ebi’l-Hadid, 1, 123, Suyûti’nin Târih’ul-Hulfâ’sında Ebubekir’e biat bahsinde, 45. İbn-i Hişam, 4, 336, Teysir’ülVusûl, 2, 41, E’r-Riyâd’un Nadıra, 1, 167. Târih’ul-Hamis, 1, 188, El-Ikd’-ül-Ferid, 3, 64, Târih-u Eb’il-Fidâ’ 1, 156, İbn-i Şahne (Târîh’ulKâmil hâşiyesinde), 112, Cevheri, İbn-i Ebîl Hadid’den rivayet yoluyla, 2, 130-134, Siret’ül-Halebiyye, 3, 394, 397).
Ali ile ona uyup Ebubekir’e biat etmeyenler ve H. Fâtıma’- nın evinde toplananlar hakkında tarih, siyer, sihâh ve müsnedlerle edebî ve kelâmî kitaplardaki rivayetler tevatür haddine varmıştır. Ali, Ebubekir’e biat etmeyince Ebubekir, Ömer’e gidip Ali’yi nasıl olursa olsun getirmesini buyurdu. Ömer, Ali’nin yanına varınca aralarında tartışmalar oldu ve bir netice çıkmadı. Bunun üzerine Ömer, Halid b. Velid, Abdurrahman b. Avf, Sabit b. Şemmâs, Ziyad b. Lebid, Muhammed b. Mesleme, Selme b. Sâlim, Selme b. Eslem, Üseyyid b. Hudayr, Zeyd b. Sâbit, Hazreti Fâtıma’nın (a.s) evine yürüdüler. Ömer, eline bir meş’ale almıştı. İçerdekilerin dışarıya çıkmalarını söyledi. Hiç kimse çıkmayınca, Allah’a andolsun ki dedi, çıkmazsanız evi, içindekilerle beraber yakarım. Ömer’e, ey Ebâ-Hafs dendi, Fâtıma da bu evde, olsun dedi Ömer. Fâtıma, kapıda Ömer’le yüzyüze geldi ve ona, Ey Hattâboğlu dedi, evimde beni yakmaya mı geldin? Ömer, evet dedi, bu iş, babanın getirdiğini sağlamlaştırır. Rasûlullah’-ın hiç kimseyi senin kadar sevmediğini biliyorum, fakat bu, yapacağım işten beni alıkoyamaz (Tabarî, 3, 198-199, Cevherî, İbn-i Ebi’l-Hadid’den rivâyetle, 1, 167, 2, 131-134, 6, 285, 293, 17, ciltte, Kaadil-Kudât’ın cevâbında da bu toplumdan bahseder. Er-Riyâd’un-Nadıra, 1, 167, Târîh’ul- Hamîs 1, 188, İbn-i Şahne, 112. İbn-i Ebul-Hadid, 2, 134, El-Ikd’ül-Ferîd, 3, 64, Ebü’l-Fidâ, 1, 156, El-İmâmet-u ve’s-Siyâse, 1, 12, Ensâb’ülEşrâf, 1, 586, Kenz’ül-Ummâl, 3, 140, Mürûc’uz-Zeheb, 2, 100).
Ya’kubî, eve girdiklerini, Ali’nin kılıcının kırıldığını (2, 105), Tabarî, Zübeyr’in kınsız bir kılıçla çıkıp Ömer’e saldırdığını, ayağı kayıp kılıcının elinden düştüğünü, Ömer’le gelenlerin onu tuttuklarını bildirir (2, 443- 444, 446, Mühibbüddin Tabarî: Riyâd’un-Nadıra, 167. Târih’ul-Hamîs, 1, 188, İbn-i Ebil’-Hadid, 2, 122, 132, 134, 6, 2, Kenz’ül-Ummâl, 3, 128). Evin içinde Fâtıma, Ali, Hasan ve Huseyn’den başka kimse kalmadığı halde, evi içindekilerle
beraber yakın demekteydi. Hazreti Fâtıma, kapı önüne gelmişti; karnına gelen bir sadme sonucunda altı aylık çocuğu Muhsin, düşmüştü; Fâtıma, evimden çıkmazsanız saçlarımı döker, Allah’a sığınır, sizi şikâyet ederim diyordu. Bunun üzerine eve girenler çıkıp gittiler (İbn-i Ebi’l-Hâdid, 2, 134, 6,
285-286, Ebubekir-i Cevherî, İbn-i Ebi’l Hadid’den naklen, Ya’kubi, 2, 105, Şehristânî. Milel u Nihal, İran basması, 1, 26, Londra, 40). Sakife’deki biatten sonra salı günü de biat devam etmişti. Ali gelip Ebubekir’e, bizimle müşaverede bulunmadın, hakkımıza riayet etmedin demiş, Ebubekir de, evet fakat fitneden, kargaşalıktan korktum diye mâzeretini bildirmiştir (Murûc’uz-Zeheb, 1, 414, El-İmâmetu ve’s-Siyâse, 1, 12-14).
Ya’kubî, bir topluluğun Ali b. Ebû-Tâlib’e geldiğini, ona biat etmek istediğini, Ali’nin, yarın sabah başlarınızı tıraş edip (ölüme hazırlanıp) yanıma gelin buyurduğunu, fakat ertesi sabah ancak üç kişinin geldiğini söyler (2, 105, İbn-i Ebi’l-Hadid, 2, 4). Cevheri, İbn-i Ebi’l- Hadid’in rivayetiyle, bu olaylardan sonra Ali’nin, Fâtıma’yı bir merkebe bindirerek geceleyin ansârın kapılarını çalıp yardım istediğini, onların da Fâtıma’ya, Ebubekir’den önce bizden biat isteseydi onunla hiçbir kimseyi bir tutmazdık, onu kabûl ederdik dediklerini, Ali’nin, bu söze karşılık, şaşılacak şey, demek Rasûlullah’ın cenazesini yıkanmadan, kefenlenmeden evinde bırakıp riyâset için savaşmaya kalkışmamı istiyordunuz dediğini, Fâtıma’nın, Ebü’l-Hasan gerekli vazifesini yaptı; onlar da yapacaklarını yaptılar, Allah bunu onlardan soracaktır buyurduğunu kaydeder (6, 28): El-İmâmet-u ve’s-Siyâse’de de bu olay geçer (1, 12). Sonradan Muâviye, Hz. Ali’ye yazdığı bir mektupta, “Daha dün, evindeki kadınını geceleri bir merkebe bindiriyor, oğullarının ellerini tutuyor, kapıları çalıyor, halkı yardıma çağırıyordun, unutkan olsam bile Ebû-Süfyân’a, seni bu işe tahrik ettiği zaman söylediğin sözü unutmam; azim ve irâde sâhibi kırk kişi bulsaydım hakkımı dilerdim demiştin” sözle-riyle bu olaya işaret etmiştir (İbn-i Ebi’l-Hadid, 2, 67, Kitâb-u Sıffin, 182); Sıffin savaşında da, Amr İbn’il-Âs, Muâviye’ye ayni şeyi hatırlatmıştı.
Bu sıralarda “Fedek” hurmalığı da Hz. Fâtıma’dan zapte- dildi. H. Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve âlihi vesellem, Hayber fethinden sonra kendi hisselerine düşen bu hurmalığı, 17. sûrenin (İsra’), “Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver” meâlindeki âyet-i kerîmesiyle 30. sûrenin (Rum), “Artık yakınlara, yoksula ve yolda kalana hakkını ver” meâlindeki 38. âyet-i kerimesi hükmünce H. Fâtıma’ya (a.s) vermişlerdi. Ebubekir, bu hurmalığı miras saymış, “Biz peygamberlerin mirasımız yoktur, bıraktığımız şeyler sadakadır” meâlindeki hadise dayanarak hurmalıkta çalışan adamları oradan
çıkartmış, Fedek’i beytülmal hesabına zaptetmiştir. Hz. Ali’ye ve Fâtıma’ya, bilhassa kendilerine taalluk eden bir hususun, hele “En yakın akrabanı korkut, emirleri onlara bildir” meâlindeki âyet-i kerime (26, Şuarâ’, 214) varken bildirilmemesi mümkün değildi; çünkü Hz. Peygamber (s.a.a),
vahyin tebliğinde emin ve sâdıktı. Ayrıca miras âyetlerinde Hz. Peygamber’in hasâisinden olarak böyle bir şey yoktu. Kur’an-ı Mecid’de de Zekeriyye Peygamber’in (a.s), kendine ve Ya’kub (a.s) soyuna vâris olacak bir evlat istemesi (19, Meryem, 5-6), Süleyman Peygamber’in (a.s) Dâvud Peygamber’e vâris olduğunun bildirilmesi (27, 16), Peygamberliğin miras yoluyla elde edilemeyişi, H. Ali ile Abbas’ın miras istemeleri bir yana dursun, Fedek, miras da değildi; H. Rasûl (s.a.a) , tarafından, hayatlarında verilmişti. Hz. Fatıma (a.s) halîfeye başvurdu, Ali, Ümmi Eymen ve Rebâh şehâdette bulundular; şehâdet-leri reddedildi; oysa Rasûlullah (s.a.a), Ali’nin dâimâ hak ve gerçekle beraber bulunduğunu, gerçekten ayrılmayacağını bildirmişlerdi (Fedâil’ül-Hamse; 2, s.108; Tirmizî, Müstedrek, Mecma’uzZevâid, Kenz’ül-Ummâl v.s.den naklen). Onuncu İmâm Aliyy’ün-Nakıy’nin (a.s) zilhiccenin on sekizinci günü, Hz. Ali’yi (a.s) ziyaretindeki sözlerinden anlaşıldığına göre İmâm Hasan ve İmam Huseyn de (a.s) şâhitler arasındaydı (Hâcc Şeyh Abbâs-ı Kummi: Mefâtih’ul – Cinan Tehran-1340, s.37). H. Fâtıma, müracaatından bir netice alamayınca Ebubekir ve Ömer’e darılmış, vefâtına dek onlarla konuşmamış, vefat etmeden de H. Ali’ye (a.s), geceleyin defnedilmesini, cenazesinde onların bulunmamasını vasiyet buyurmuştur (Fedek olayı için Buhârî’ye, 5, Farz’ul-Humüs bölümü, 7. 38, Müslim’e, 2, 72. 5, 151, 156, Müsned’e, 1, 69, Tabarî’ye, 3, 202, El-İmâmetu ve’s-Siyâse’ye bakınız;14).
Hz. Rasûl-i Ekrem’den (s.a.a), sonra kırk gün, üç ay, yahut sekiz ay yaşadıkları hakkında rivayet varsa da Ehlibeyt’-ten gelen rivayete göre yetmiş beş gün yaşamışlardır. Hz. Resûl (s.a.a), Saferin yirmi sekizinde vefât etmişlerdir. Hz. Rasûl’ül (s.a.a) Rabiülevvelin on ikisinde vefât ettiği rivayetine nazaransa Cumâdelûlâ sonlarında, yahut meşhur rivayete göre Cumâdelâhıranın üçünde intikal eylemişlerdir. Yaşları on sekizi aşmıştı (muhtelif rivayetler için Muhammed Bâkır-ı Meclisi’nin “Bihâr’ul-Envâr”ına bakınız, 10, Tehran, 1384, s.214-216).
Burada, Fedek’in yıllar boyunca elden ele geçtiğini, bu hususta buyruk sâhiplerinin tek bir reye uyamadıklarını da söylemek zorundayız: Osman, bu
hurmalığı Mervan’a bağışladı. Muâviye, H. Ali’nin şehâdetinden sonra hurmalığı üçe bölmüş, bir kısmını Osman’ın oğluna, bir kısmını Mervan’a, bir kısmını da oğlu Yezid’e vermişti. Emevîlerden Ömer b. Abülazîz, Fâtıma evlâdına iâde etmiş, Abbas oğullarının ilk halifesi Seffâh, mam Hasan oğlu Hasan’ın oğlu Abdullah’a ait olduğuna hükmetmiş, Mansûr, İmam Hasan evlâdından almış, oğlu Mehdî, gene Fâtıma evlâdına vermiş, onun oğlu Mûsâ ve kardeşi Fedek’i temellük etmişler. Me’mun, hicrî 210 da gene Fâtıma evlâdına vermiş, bu hususta Medine âmeline emir göndermiş, Mütevekkil’se Me’mun’dan evvelki haline getirmiştir.