Gadir-İ Hum Günü İmam Ali Aleyhisselam’ın Ziyareti

İmam Rıza aleyhisselam’ın, İbn Ebi Nasr’a şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Ey İbn Ebi Nasr! Nerede isen Gadir-i Hum günü Emirulmüminin Ali aleyhisselam’ın mezarının yanı başına git. Allah Teala, o günde, mümin erkek ve kadınların altmış yıllık günahını bağışlar ve Ramazan ayında, Kadir gecesinde ve Ramazan bayramı gecesinde cehennemden kurtardığının iki mislini cehennemden kurtarır…”
Bu mübarek gün için birkaç ziyaret rivayet edilmiştir.

Birincisi,
İmam Ali aleyhisselam’ın mutlak ziyaretinde geçen “Eminullah Ziyareti”dir.

İkincisi,
muteber senetlerle İmam Ali Nâki aleyhisselam’dan nakledilen ziyarettir. Abbasî halifesi Mu’tesim, o hazreti kendi yanına çağırttığı yılda, Gadir Hum gününde İmam Ali aleyhisselam’ı bu sözlerle ziyaret etmiştir. Ziyaret şöyledir: Emirulmüminin Ali aleyhisselamı ziyaret etmek istediğinde türbesinin kubbesinin kapısında durarak giriş izni iste. Şeyh-i Şehid diyor ki: Ziyaretten önce gusül al ve en güzel elbiselerini giy ve kitabımızın birinci bölümünde kaydettiğimiz “Ellahumme inni vekaftu ela babin…” şeklindeki giriş iznini okuyarak izin al. Sonra sağ ayakla içeri gir ve parmaklıklara yaklaş.
Arkan kıbleye gelecek şekilde parmaklıklara doğru dön ve şöyle de:

السَّلامُ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ رَسُولِ اللّٰهِ، خاتَمِ النَّبِيِّينَ، وَسَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ، وَصَفْوَةِ رَبِّ الْعالَمِينَ، أَمِينِ اللّٰهِ عَلَىٰ وَحْيِهِ وَعَزائِمِ أَمْرِهِ، وَالْخاتِمِ لِما سَبَقَ، وَالْفاتِحِ لِمَا اسْتُقْبِلَ، وَالْمُهَيْمِنِ عَلَىٰ ذٰلِكَ كُلِّهِ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكاتُهُ وَصَلَواتُهُ وَتَحِيَّاتُهُ . السَّلامُ عَلَىٰ أَنْبِيَاءِ اللّٰهِ وَرُسُلِهِ، وَمَلائِكَتِهِ الْمُقَرَّبِينَ، وَعِبَادِهِ الصَّالِحِينَ . السَّلامُ عَلَيْكَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ، وَسَيِّدَ الْوَصِيِّينَ، وَوَارِثَ عِلْمِ النَّبِيِّينَ، وَوَلِيَّ رَبِّ الْعالَمِينَ، وَمَوْلايَ وَمَوْلَى الْمُؤْمِنِينَ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ . السَّلامُ عَلَيْكَ يَا مَوْلايَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ، يَا أَمِينَ اللّٰهِ فِي أَرْضِهِ، وَسَفِيرَهُ فِي خَلْقِهِ، وَحُجَّتَهُ الْبَالِغَةَ عَلَىٰ عِبَادِهِ؛

“Selam olsun Allah’ın resulü, peygamberlerin sonuncusu ve elçilerin efendisi, alemlerin Rabb’inin seçtiği, Allah’ın vahyinin emini, emrinin farzları, geçmişin sonuncusu ve geleceğin fatihi ve bütün bunların en üstünü Muhammed’e; Allah’ın rahmet, bereketleri, salatı ve tehiyyeti onun üzerine olsun. Selam olsun Allah’ın peygamberlerine ve elçilerine, yakın meleklerine ve salih kullarına. Selam olsun sana ey Emirulmüminin ve ey vasilerin efendisi, peygamberlerin ilminin mirasçısı, alemlerin Rabb’inin velisi, benim ve tüm müminlerin mevlası; Allah’ın rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun. Selam olsun sana ey mevlam, ey Emirulmüminin, ey Allah’ın yeryüzündeki emini, yaratıklarına elçisi ve kullarına yetkin hücceti.

السَّلامُ عَلَيْكَ يَا دِينَ اللّٰهِ الْقَوِيمَ، وَصِراطَهُ الْمُسْتَقِيمَ . السَّلامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبَأُ الْعَظِيمُ الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ وَعَنْهُ يُسْأَلُونَ . السَّلامُ عَلَيْكَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ، آمَنْتَ بِاللّٰهِ وَهُمْ مُشْرِكُونَ، وَصَدَّقْتَ بِالْحَقِّ وَهُمْ مُكَذِّبُونَ، وَجاهَدْتَ فِي اللّٰهِ وَهُمْ مُحْجِمُونَ ، وَعَبَدْتَ اللّٰهَ مُخْلِصاً لَهُ الدِّينَ صابِراً مُحْتَسِباً حَتَّىٰ أَتَاكَ الْيَقِينُ، أَلَا لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِمِينَ . السَّلامُ عَلَيْكَ يَا سَيِّدَ الْمُسْلِمِينَ، وَيَعْسُوبَ الْمُؤْمِنِينَ، وَ إِمامَ الْمُتَّقِينَ، وَقائِدَ الْغُرِّ الْمُحَجَّلِينَ، وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكاتُهُ؛ أَشْهَدُ أَنَّكَ أَخُو رَسُولِ اللّٰهِ، وَوَصِيُّهُ، وَوارِثُ عِلْمِهِ، وَأَمِينُهُ عَلَىٰ شَرْعِهِ، وَخَلِيفَتُهُ فِي أُمَّتِهِ، وَأَوَّلُ مَنْ آمَنَ بِاللّٰهِ وَصَدَّقَ بِما أُنْزِلَ عَلَىٰ نَبِيِّهِ،

Selam olsun sana ey Allah’ın sağlam dini ve müstakim yolu. Selam olsun sana ey ümmetin ihtilaf ettiği ve kendisinden sorulacakları çok büyük haber. Selam olsun ey emirulmüminin; ümmet daha müşrikken sen Allah’a iman ettin, insanlar hakkı yalanlarken sen doğruladın, onlar menettikleri (ve serkişlik yaptıkları) halde sen -Allah yolunda- cihad ettin ve sabırla ve sevabını Allah’tan dileyerek dinde tam bir ihlasla Allah’a ibadet ettin; tâ ki ölüm gelip seni yakaladı; Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun.

Selam olsun sana ey Müslümanların efendisi, müminlerin önderi, takvalıların imamı, yüzü ak ve nurlu insanların rehberi; Allah’ın rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun. Şehadet ederim ki sen Resulullah’ın kardeşi, vasisi, ilminin mirasçısı, şeraitinin emini, ümmetine halifesi, Allah’a iman eden ve peygamberini doğrulayan ilk kişisin.

وَأَشْهَدُ أَنَّهُ قَدْ بَلَّغَ عَنِ اللّٰهِ مَا أَنْزَلَهُ فِيكَ فَصَدَعَ بِأَمْرِهِ، وَأَوْجَبَ عَلَىٰ أُمَّتِهِ فَرْضَ طاعَتِكَ وَوِلايَتِكَ، وَعَقَدَ عَلَيْهِمُ الْبَيْعَةَ لَكَ، وَجَعَلَكَ أَوْلَىٰ بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ كَما جَعَلَهُ اللّٰهُ كَذَلِكَ، ثُمَّ أَشْهَدَ اللّٰهَ تَعَالىٰ عَلَيْهِمْ فَقالَ: أَلَسْتُ قَدْ بَلَّغْتُ ؟ فَقالُوا: اللّٰهُمَّ بَلىٰ . فَقالَ: اللّٰهُمَّ اشْهَدْ وَكَفىٰ بِكَ شَهِيداً وَ حاكِماً بَيْنَ الْعِبادِ، فَلَعَنَ اللّٰهُ جاحِدَ وِلايَتِكَ بَعْدَ الْإِقْرارِ، وَناكِثَ عَهْدِكَ بَعْدَ الْمِيثَاقِ،

Şehadet ederim ki o Allah’tan senin hakkında inen şeyi tebliğ edip Allah’ın emrini aşikâre ulaştırdı, sana itaatin ve senin velayetinin gerekliliğini ümmete farz etti, onlardan senin için biat aldı ve seni müminlere kendi nefislerinden evla etti; nitekim Allah onu da böyle yapmıştı. Daha sonra Allah’ı onlara şahit tutarak, ‘Acaba ben -Ali hakkındaki şeyi- size ulaştırmadım mı?’ buyurdu.
Onlar da, ‘vallahi ulaştırdın’ dediler. Sonra dedi ki: ‘Allah’ım! Şahit ol; çünkü kullar arasında şahit ve hükmedici olarak sen yetersin.’ Allah senin velayetini ikrar ettikten sonra inkâr edene, ahdettikten sonra ahdini bozana lanet etsin.

وَأَشْهَدُ أَنَّكَ وَفَيْتَ بِعَهْدِ اللّٰهِ تَعالَىٰ وَأَنَّ اللّٰهَ تَعالَىٰ مُوفٍ لَكَ بِعَهْدِهِ ﴿وَمَنْ أَوْفَىٰ بِما عاهَدَ عَلَيْهِ اللّٰهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْراً عَظِيماً، وَأَشْهَدُ أَنَّكَ أَمِيرُ الْمُؤْمِنِينَ الْحَقُّ الَّذِي نَطَقَ بِوِلايَتِكَ التَّنْزِيلُ، وَأَخَذَ لَكَ الْعَهْدَ عَلَى الْأُمَّةِ بِذٰلِكَ الرَّسُولُ، وَأَشْهَدُ أَنَّكَ وَعَمَّكَ وَأَخاكَ الَّذِينَ تاجَرْتُمُ اللّٰهَ بِنُفُوسِكُمْ فَأَ نْزَلَ اللّٰهُ فِيكُمْ:

Şehadet ederim ki sen Allah Teâlâ’nın ahdine vefa ettin ve Allah Teâlâ da senin hakkındaki ahdine vefa etti ve kim Allah’ın kendisine yaptığı ahde vefa ederse Allah yakın bir zamanda ona çok büyük bir mükafat verir.

Şehadet ederim ki gerçekten sen müminlerin hak emirisin; öyle ki Kur’an senin velayetini söylemiş ve Peygamber ümmetten senin hakkında söz almıştır. Şehadet ederim ki sen, amcan (Hz. Hamza) ve kardeşin (Cafer-i Teyyar) canınızı feda etmek için Allah’la ticaret yaptınız ve Allah da sizin hakkınızda,

﴿إِنَّ اللّٰهَ اشْتَرىٰ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَ أَمْوٰالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقٰاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَ يُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرٰاةِ وَ الْإِنْجِيلِ وَ الْقُرْآنِ وَ مَنْ أَوْفىٰ بِعَهْدِهِ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بٰايَعْتُمْ بِهِ وَ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ اَلتّٰائِبُونَ الْعٰابِدُونَ الْحٰامِدُونَ السّٰائِحُونَ الرّٰاكِعُونَ السّٰاجِدُونَ الْآمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَ النّٰاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَ الْحٰافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِ وَ بَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ،

“Allah, müminlerden canlarını ve malla-rını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu (söz) Allah’ın üzerine bir borçtur. (Allah) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da (mü’minlere böyle söz vermiştir). Kim Allah’tan daha çok sözünde durabilir? O halde O’nunla yaptığınız bu alışverişinizden ötürü sevinin. Gerçekten bu büyük başarıdır. (Bu alışverişi yapanlar). Tövbe eden, ibadet eden, hamdeden, seyahat eden, rüku eden, secde eden, iyiliği emredip kötülükten meneden ve Allah’ın (yasak) sınırlarını koruyan, (onları çiğnemeyen) insanlardır. O mü’minleri müjdele” (Tevbe, 111-112) ayetini indirdi.

أَشْهَدُ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ أَنَّ الشَّاكَّ فِيكَ مَا آمَنَ بِالرَّسُولِ الْأَمِينِ، وَأَنَّ الْعادِلَ بِكَ غَيْرَكَ عانِدٌ عَنِ الدِّينِ الْقَوِيمِ الَّذِي ارْتَضَاهُ لَنَا رَبُّ الْعَالَمِينَ، وَأَكْمَلَهُ بِوِلايَتِكَ يَوْمَ الْغَدِيرِ، وَأَشْهَدُ أَنَّكَ الْمَعْنِيُّ بِقَوْلِ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ: ﴿وَ أَنَّ هٰذٰا صِرٰاطِي مُسْتَقِيماً فَاتَّبِعُوهُ وَ لاٰ تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ، ضَلَّ وَاللّٰهِ وَأَضَلَّ مَنِ اتَّبَعَ سِواكَ وَعَنَدَ عَنِ الْحَقِّ مَنْ عاداكَ؛

Ey Emirulmüminin! Şehadet ederim ki senin hakkında şüphe eden, Emin Peygamber’e iman etmemiştir; senden başkasını sana denk tutan, alemlerin Rabb’inin bizim için beğendiği ve Gadir-i Hum gününde senin velayetinle tamamladığı sağlam dinden sapmıştır. Şehadet ederim ki Aziz ve Rahim -Allah’ın- şu buyruğundan kastedilen sensin: “İşte benim doğru yolum budur, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın!” Vallahi senden başkasını izleyenin hem kendisi saptı ve hem de -insanları- saptırdı; sana düşmanlık eden de haktan saptı.

 

اللَّهُمَّ سَمِعْنَا لِأَمْرِكَ وَ أَطَعْنَا، وَ اتَّبَعْنَا صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ، فَاهْدِنَا رَبَّنَا، وَ لا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا إِلَى طَاعَتِكَ، وَ اجْعَلْنَا مِنَ الشَّاكِرِينَ لِأَنْعُمِكَ، وَ أَشْهَدُ أَنَّكَ لَمْ تَزَلْ لِلْهَوَى مُخَالِفاً، وَ لِلتُّقَى مُحَالِفاً، وَ عَلَى كَظْمِ الْغَيْظِ قَادِراً، وَ عَنِ النَّاسِ عَافِياً غَافِراً، وَ إِذَا عُصِيَ اللَّهُ سَاخِطاً، وَ إِذَا أُطِيعَ اللَّهُ رَاضِياً، وَ بِمَا عَهِدَ إِلَيْكَ عَامِلاً، رَاعِياً لِمَا اسْتُحْفِظْتَ، حَافِظاً لِمَا اسْتُودِعْتَ، مُبَلِّغاً مَا حُمِّلْتَ، مُنْتَظِراً مَا وُعِدْتَ،

Allah’ım! Senin emrini duyduk, itaat ettik ve senin doğru yolunu izledik; Öyleyse Rabb’imiz! Bizi hidayet et, kalplerimizi senin itaatine hidayet ettikten sonra saptırma ve bizi senin nimetlerine şükredenlerden eyle. Şehadet ederim ki sen (ey Emirelmüminin) sürekli heva ve hevesinle muhalefif idin, takvayla sözleşmiştin, öfkeni yenme konusunda güçlüydün, insanları affedip bağışlıyordun, Allah’a karşı günah işlen-diğinde öfkelenirdin, Allah’a itaat edildiğinde hoşnut olurdun; ahdettiğin (söz verdiğin) şeyi yerine getirirdin; koruman gereken şeyi gözetirdin; sana emanet bırakılan şeyi korurdun; taşıdığın -Allah’ın emrini- tebliğ ediyordun, vaat edilen şeyi bekliyordun.

وَ أَشْهَدُ أَنَّكَ مَا اتَّقَيْتَ ضَارِعاً، وَ لا أَمْسَكْتَ عَنْ حَقِّكَ جَازِعاً وَ لا أَحْجَمْتَ عَنْ مُجَاهَدَةِ غَاصِبِيكَ نَاكِلاً، وَ لا أَظْهَرْتَ الرِّضَى بِخِلافِ مَا يُرْضِي اللَّهَ مُدَاهِناً، وَ لا وَهَنْتَ لِمَا أَصَابَكَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَ لا ضَعُفْتَ؛ وَ لا اسْتَكَنْتَ عَنْ طَلَبِ حَقِّكَ مُرَاقِبا، مَعَاذَ اللَّهِ أَنْ تَكُونَ كَذَلِكَ، بَلْ إِذْ ظُلِمْتَ احْتَسَبْتَ رَبَّكَ، وَ فَوَّضْتَ إِلَيْهِ أَمْرَكَ، وَ ذَكَّرْتَهُمْ فَمَا ادَّكَرُوا وَ وَعَظْتَهُمْ فَمَا اتَّعَظُوا، وَ خَوَّفْتَهُمُ اللَّهَ فَمَا تَخَوَّفُوا،

Şehadet ederim ki sen zelil olduğundan takiyye etmedin; kendi hakkını (hilafeti) almaktan sabırsızlık ve aciziyetten dolayı sakınmadın; senin -hakkını- gasp edenlerle savaşmaktan güçsüzlük ve zafiyetten dolayı kendini alıkoymadın; Allah’ın hoşnutluğunun aksine dalkavukluk yaparak (onlardan) hoşnut olduğunu göstermedin; Allah yolunda sana ulaşan şeyden dolayı gevşek davranmadın; hakkını talep etmekte kusur etmedin ve onları gözeterek kendinden zaaf göstermedin; böyle olmandan Allah’a sığınırım; aksine sen zulme uğradığında Rabb’inin -rızasını- göz önüne bulundurdun, işini ona bıraktın ve onlara -muhaliflerine- hatırlatmada bulundun, ama onlar hatırlamadılar; nasihat ettin, ama onlar nasihat almadılar; öğüt verdin, fakat onlar öğüt almadılar; onları Allah’tan korkuttun, fakat onlar Allah’tan korkmadılar.

 

وَ أَشْهَدُ أَنَّكَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ جَاهَدْتَ فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ، حَتَّى دَعَاكَ اللَّهُ إِلَى جِوَارِهِ وَ قَبَضَكَ إِلَيْهِ بِاخْتِيَارِهِ، وَ أَلْزَمَ أَعْدَاءَكَ الْحُجَّةَ بِقَتْلِهِمْ إِيَّاكَ، لِتَكُونَ الْحُجَّةُ لَكَ عَلَيْهِمْ، مَعَ مَا لَكَ مِنَ الْحُجَجِ الْبَالِغَةِ عَلَى جَمِيعِ خَلْقِهِ؛

Şehadet ederim ki ey Emirulmüminin sen Allah yolunda hakkıyla cihad ettin; nihayet Allah seni kendi yakınına çağırdı ve kendi isteğiyle seni kendisine aldı (öldün) ve düşmanlarını seni öldürmeleriyle hüccetle mahkum etti, tâ ki senin lehine onların aleyhine hüccet olsun, oysa tüm yaratıklarına ulaşacak bütün hüccetler sendeydi.

السَّلامُ عَلَيْكَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ، عَبَدْتَ اللَّهَ مُخْلِصا وَ جَاهَدْتَ فِي اللَّهِ صَابِراً وَ جُدْتَ بِنَفْسِكَ مُحْتَسِباً وَ عَمِلْتَ بِكِتَابِهِ وَ اتَّبَعْتَ سُنَّةَ نَبِيِّهِ وَ أَقَمْتَ الصَّلاةَ، وَ آتَيْتَ الزَّكَاةَ وَ أَمَرْتَ بِالْمَعْرُوفِ وَ نَهَيْتَ عَنِ الْمُنْكَرِ مَا اسْتَطَعْتَ، مُبْتَغِيا مَا عِنْدَ اللَّهِ، رَاغِباً فِيمَا وَعَدَ اللَّهُ لا تَحْفِلُ بِالنَّوَائِبِ، وَ لا تَهِنُ عِنْدَ الشَّدَائِدِ؛ وَ لا تَحْجِمُ عَنْ مُحَارِبٍ،

Selam olsun sana ey müminlerin emiri; sen ihlasla Allah’a ibadet ettin, Allah yolunda sabırla cihad ettin, Allah’ın rızasını dileyerek canını feda ettin, O’nun Kitab’ına uygun davrandın, Peygamber’inin sünnetine uydun, namazı ayakta=canlı tuttun, zekat verdin, gücün yettiğince marufu emrettin ve kötülükten men’ettin; bütün bunları Allah’ın yanındakini (rızasını) isteyerek ve Allah’ın vaadettiği -rahmete- rağbet ederek yaptın.
Sıkıntılara aldırış etmedin, zorluklarda gevşeklik göstermedin ve hiçbir savaştan geri kalmadın.

أَفِكَ مَنْ نَسَبَ غَيْرَ ذَلِكَ إِلَيْكَ، وَ افْتَرَى بَاطِلاً عَلَيْكَ، وَ أَوْلَى لِمَنْ عَنَدَ عَنْكَ، لَقَدْ جَاهَدْتَ فِي اللَّهِ حَقَّ الْجِهَادِ وَ صَبَرْتَ عَلَى الْأَذَى صَبْرَ احْتِسَابٍ، وَ أَنْتَ أَوَّلُ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ، وَ صَلَّى لَهُ وَ جَاهَدَ وَ أَبْدَى صَفْحَتَهُ فِي دَارِ الشِّرْكِ، وَ الْأَرْضُ مَشْحُونَةٌ ضَلالَةً، وَ الشَّيْطَانُ يُعْبَدُ جَهْرَةً وَ أَنْتَ الْقَائِلُ: لا تَزِيدُنِي كَثْرَةُ النَّاسِ حَوْلِي عِزَّةً، وَ لا تَفَرُّقُهُمْ عَنِّي وَحْشَةً، وَ لَوْ أَسْلَمَنِي النَّاسُ جَمِيعاً، لَمْ أَكُنْ مُتَضَرِّعاً؛

Sana bundan başkasını nispet veren yalan söylemiş, sana batıl bir iftirada bulunmuştur ve bu ancak senin düşmanlarına yakışır. Sen Allah yolunda hakkıyla cihad ettin; Allah’ın rızasını göz önünde bulundurarak eziyetlere sabrettin. Sen Allah’a ilk iman eden, O’nun için ilk namaz kılan, cihad eden ve şirk diyarında, dalaletle dolan ve açıkça Şeytan’a tapılan bir yerde yüzünü aşikar eden ve şöyle diyensin: “Çok sayıda insanın etrafımda toplanması benim izzetimi ve onların etrafımdan dağılması benim vahşetimi artırmaz; eğer bütün insanlar beni teslim etseler (yalnız bıraksalar) hiçbir zaman inlemem.”

اعْتَصَمْتَ بِاللَّهِ فَعَزَزْتَ وَ آثَرْتَ الْآخِرَةَ عَلَى الْأُولَى فَزَهِدْتَ، وَ أَيَّدَكَ اللَّهُ وَ هَدَاكَ وَ أَخْلَصَكَ وَ اجْتَبَاكَ، فَمَا تَنَاقَضَتْ أَفْعَالُكَ وَ لا اخْتَلَفَتْ أَقْوَالُكَ، وَ لا تَقَلَّبَتْ أَحْوَالُكَ وَ لا ادَّعَيْتَ وَ لا افْتَرَيْتَ عَلَى اللَّهِ كَذِباً، وَ لا شَرِهْتَ إِلَى الْحُطَامِ وَ لا دَنَّسَكَ الْآثَامُ وَ لَمْ تَزَلْ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكَ وَ يَقِينٍ مِنْ أَمْرِكَ تَهْدِي إِلَى الْحَقِّ وَ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ أَشْهَدُ شَهَادَةَ حَقٍّ وَ أُقْسِمُ بِاللَّهِ قَسَمَ صِدْقٍ أَنَّ مُحَمَّداً وَ آلَهُ صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ سَادَاتُ الْخَلْقِ، وَ أَنَّكَ مَوْلايَ وَ مَوْلَى الْمُؤْمِنِينَ؛

Sen Allah’a sığınıp aziz oldun; ahireti dünyaya tercih ettin ve -dünyada- zahid oldun.
Allah seni teyit ve hidayet etti, seni halis kıldı ve seçti. Yaptıkların birbiriyle çelişmedi; sözlerin birbirine ters düşmedi; durumun değişmedi.
Hakikate aykırı bir iddiada bulunmadın ve Allah’a hiçbir yalanı iftira etmedin; dünya metasına tamah etmedin; günahlar seni kirletmedi; sen sürekli Rabb’inden bir delil üzereydin; işinde yakinle -insanları- hakka ve doğru yola hidayet ettin.

Hak şehadetle şehadet eder ve doğru bir yeminle Allah’a yemin ederim ki, Muhammed ve Ehl-i Beyt’i -Allah’ın rahmeti onların üzerine olsun- yaratıkların efendileridirler; sen, benim ve bütün müminlerin mevlasısın;

وَ أَنَّكَ عَبْدُ اللَّهِ وَ وَلِيُّهُ وَ أَخُو الرَّسُولِ وَ وَصِيُّهُ وَ وَارِثُهُ وَ أَنَّهُ الْقَائِلُ لَكَ وَ الَّذِي بَعَثَنِي بِالْحَقِّ مَا آمَنَ بِي مَنْ كَفَرَ بِكَ، وَ لا أَقَرَّ بِاللَّهِ مَنْ جَحَدَكَ وَ قَدْ ضَلَّ مَنْ صَدَّ عَنْكَ وَ لَمْ يَهْتَدِ إِلَى اللَّهِ وَ لا إِلَيَّ مَنْ لا يَهْتَدِي بِكَ وَ هُوَ قَوْلُ رَبِّي عَزَّ وَ جَلَّ: ﴿وَ إِنِّي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَ آمَنَ وَ عَمِلَ صَالِحا ثُمَّ اهْتَدَى إِلَى وِلايَتِكَ.

Allah’ın kulu ve velisisin; Peygamber’in kardeşi, vasisi ve mirasçısısın; o – Peygamber- senin hakkında buyurmuştur ki: “Beni peygamberliğe gönderene (Allah’a) andolsun ki, seni inkar eden bana inanmamıştır, seni inkâr eden Allah’a ikrar etmemiştir; -ümmeti- senden alıkoyan sapmıştır; sana doğru hidayet olmayan Allah’a ve bana -peygamberliğime- doğru hidayet bulmamıştır; ve bu Rabb’imiz buyruğudur: “Elbette ben tövbe eden, iman eden, iyi işler yapanın ve sonra senin velayetine hidayet olanın -günahını- bağışlarım.”

مَوْلايَ فَضْلُكَ لا يَخْفَى، وَ نُورُكَ لا يُطْفَأُ، وَ أَنَّ مَنْ جَحَدَكَ الظَّلُومُ الْأَشْقَى؛ مَوْلايَ أَنْتَ الْحُجَّةُ عَلَى الْعِبَادِ وَ الْهَادِي إِلَى الرَّشَادِ وَ الْعُدَّةُ لِلْمَعَادِ مَوْلايَ لَقَدْ رَفَعَ اللَّهُ فِي الْأُولَى مَنْزِلَتَكَ وَ أَعْلَى فِي الْآخِرَةِ دَرَجَتَكَ وَ بَصَّرَكَ مَا عَمِيَ عَلَى مَنْ خَالَفَكَ وَ حَالَ بَيْنَكَ وَ بَيْنَ مَوَاهِبِ اللَّهِ لَكَ؛ فَلَعَنَ اللَّهُ مُسْتَحِلِّي الْحُرْمَةِ مِنْكَ، وَ ذَائِدِي الْحَقِّ عَنْكَ وَ أَشْهَدُ أَنَّهُمُ الْأَخْسَرُونَ، الَّذِينَ تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَ هُمْ فِيهَا كَالِحُونَ،

Ey mevlam! Senin faziletin gizli kalmaz, nurun sönmez; seni inkâr eden insanların en zalimi ve en katı kalplisidir.
Ey mevlam! Sen kullara hüccet, doğru yola hidayet edensin ve seni sevmek kıyamete azıktır.
Ey mevlam! Allah, birinci makamda (yaratılışın başlangıcında) senin mevkiini yükseltti, ahirette seni en yüksek dereceye çıkardı; muhalifinin kör olduğu şeye seni basiretli kıldı; -bu nedenle muhaliflerin- seninle Allah’ın sana bağışları -imamet- arasında engel oluşturdu. O halde, Allah, senin saygınlığını helal bilenlere ve hakkı(nı) senden uzaklaştıranlara lanet etsin. Şehadet ederim ki onlar, ateş yüzlerini yakacak olan insanların en fazla zarar görenleridir ve cehennemde onların yüzü çirkin olacak.

 

وَ أَشْهَدُ أَنَّكَ مَا أَقْدَمْتَ وَ لا أَحْجَمْتَ وَ لا نَطَقْتَ وَ لا أَمْسَكْتَ إِلا بِأَمْرٍ مِنَ اللَّهِ وَ رَسُولِهِ؛ قُلْتَ: وَ الَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَقَدْ نَظَرَ إِلَيَّ رَسُولُ اللَّهِ، صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ آلِهِ، أَضْرِبُ بِالسَّيْفِ قُدْما، فَقَالَ: يَا عَلِيُّ أَنْتَ مِنِّي بِمَنْزِلَةِ هَارُونَ مِنْ مُوسَى إِلا أَنَّهُ لا نَبِيَّ بَعْدِي، وَ أُعْلِمُكَ أَنَّ مَوْتَكَ وَ حَيَاتَكَ مَعِي، وَ عَلَى سُنَّتِي فَوَ اللَّهِ مَا كَذِبْتُ وَ لا كُذِبْتُ وَ لا ضَلَلْتُ وَ لا ضُلَّ بِي، وَ لا نَسِيتُ مَا عَهِدَ إِلَيَّ رَبِّي، وَ إِنِّي لَعَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي بَيَّنَهَا لِنَبِيِّهِ وَ بَيَّنَهَا النَّبِيُّ لِي، وَ إِنِّي لَعَلَى الطَّرِيقِ الْوَاضِحِ أَلْفِظُهُ لَفْظا صَدَقْتَ، وَ اللَّهِ وَ قُلْتَ الْحَقَّ؛

Şehadet ederim ki sen Allah ve Resulünün emri dışında bir iş yapmadın, bir işten sakınmadın, bir şey konuşmadın ve susmadın. Dedin ki: “Canım elinde olan -Allah’a- andolsun ki kılıç sallamada herkesten öne geçtiğimde Resulullah -Allah’ın rahmeti onun ve Ehl-i Beyt’inin üzerine olsun- bana bakıyordu; o sırada buyurdu ki: “Ey Ali! Sen bana nispet, Harun’un Musa’ya olan konumundasın; şu farkla ki, benden sonra peygamber yoktur; sana haber vereyim ki, sen ölümünde ve yaşamında (her zaman) benimlesin ve benim sünnetim üzeresin.” Vallahi ben yalan söylemedim ve -Resulullah tarafından- bana yalan söylenmedi; ben hiçbir zaman sapmadım ve hiç kimse benim vasıtamla sapmadı; ben, Rabb’imin bana ahdettiği şeyi unutmadım. Ben sürekli, Rabb’imden Peygamberine açıkladığı ve Peygamberin de bana açıkladığı bir delil üzereydim. Ben apaçık bir yoldaydım. Bunu olduğu gibi size açıklıyorum.” Vallahi doğru söyledin ve hak söz konuştun.

فَلَعَنَ اللَّهُ مَنْ سَاوَاكَ بِمَنْ نَاوَاكَ، وَ اللَّهُ جَلَّ اسْمُهُ يَقُولُ: ﴿هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَ الَّذِينَ لا يَعْلَمُونَ فَلَعَنَ اللَّهُ مَنْ عَدَلَ بِكَ مَنْ فَرَضَ اللَّهُ عَلَيْهِ وِلايَتَكَ، وَ أَنْتَ وَلِيُّ اللَّهِ وَ أَخُو رَسُولِهِ، وَ الذَّابُّ عَنْ دِينِهِ وَ الَّذِي نَطَقَ الْقُرْآنُ بِتَفْضِيلِهِ؛ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: ﴿وَ فَضَّلَ اللَّهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ أَجْراً عَظِيماً دَرَجَاتٍ مِنْهُ وَ مَغْفِرَةً وَ رَحْمَةً وَ كَانَ اللَّهُ غَفُوراً رَحِيماً

O halde, Allah, seni, senden uzak olan cahillerle eşit bilenlere lanet etsin; Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Allah, senin velayetini kendilerine farz ettiği kimseleri seninle denk tutanlara lanet etsin. Sen Allah’ın velisi, Peygamberinin kardeşi, dininin savunucusu ve faziletini Kur’an’ın söylediği bir kişisin. Allah Teâlâ buyuruyor ki: “…Allah mücahidleri, oturanlardan çok daha büyük ecirle üstün kılmıştır. Kendi katından yüksek dereceler, bağış ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayandır, esirgeyendir.” (Nisâ, 95-96.)

وَ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: ﴿أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ وَ عِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، كَمَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَ الْيَوْمِ الْآخِرِ، وَ جَاهَدَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ لا يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللَّهِ، وَ اللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ؛ الَّذِينَ آمَنُوا وَ هَاجَرُوا وَ جَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ، بِأَمْوَالِهِمْ وَ أَنْفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللَّهِ وَ أُولَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ؛ يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَ رِضْوَانٍ وَ جَنَّاتٍ لَهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُقِيمٌ، خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدا إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ

Allah Teâlâ yine buyuruyor ki: “(Ey müşrikler siz,) hacılara su verme ve Mescid-ul Haram’ı onarma (işini yapan)ı; Allah’a, ahiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad edenle bir mi tuttunuz? Bunlar, Allah’ın yanında bir olmazlar, Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez. İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların, Allah katında dereceleri daha büyüktür. İşte kurtuluşa erenler onlardır. Rableri onlara, kendisinden bir rahmet, rıza ve içinde sürekli kalacakları nimeti bol cennetleri müjdeler. Orada ebedi kalacaklardır. Allah, işte büyük mükafat O’nun yanındadır!” (Tevbe, 19-22)

أَشْهَدُ أَنَّكَ الْمَخْصُوصُ بِمِدْحَةِ اللَّهِ الْمُخْلِصُ لِطَاعَةِ اللَّهِ، لَمْ تَبْغِ بِالْهُدَى بَدَلا وَ لَمْ تُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّكَ أَحَدا وَ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى اسْتَجَابَ لِنَبِيِّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ آلِهِ، فِيكَ دَعْوَتَهُ ثُمَّ أَمَرَهُ بِإِظْهَارِ مَا أَوْلاكَ لِأُمَّتِهِ إِعْلاءً لِشَأْنِكَ وَ إِعْلانا لِبُرْهَانِكَ، وَ دَحْضاً لِلْأَبَاطِيلِ وَ قَطْعاً لِلْمَعَاذِيرِ فَلَمَّا أَشْفَقَ مِنْ فِتْنَةِ الْفَاسِقِينَ، وَ اتَّقَى فِيكَ الْمُنَافِقِينَ أَوْحَى إِلَيْهِ رَبُّ الْعَالَمِينَ: ﴿يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ، بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ، وَ إِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ، وَ اللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ؛

Şehadet ederim ki sen, Allah’a itaatte halis olan Allah’ın methine has bir kişisin; hidayete karşılık bir bedel istemedin, Rabb’inin ibadetine hiç kimseyi ortak tutmadın. Allah Teâlâ, senin hakkında Peygamberinin – Allah’ın rahmeti onun ve Ehl-i Beyt’inin üzerine olsun- duasını kabul etti; sonra ona, seni ümmete evlâ kılan şeyi -imametini- açıklamasını emretti; tâ ki böylece senin makamının yüceliği, -hak üzere olduğuna dair- delilin ortaya çıksın ve muhaliflerin batıl sözleri yok olsun ve mazeretleri kesilsin. -Peygamber- fasıkların fitnesinden korktuğu ve senin hakkında münafıklardan sakındığı bir halde, alemlerin Rabb’i, “Ey elçi Rabb’inden sana indirileni ilet. Eğer bunu yapmazsan, O’nun risaletini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur” (Maide, 67) ayetini indirdi.

فَوَضَعَ عَلَى نَفْسِهِ أَوْزَارَ الْمَسِيرِ، وَ نَهَضَ فِي رَمْضَاءِ الْهَجِيرِ فَخَطَبَ، وَ أَسْمَعَ وَ نَادَى فَأَبْلَغَ ثُمَّ سَأَلَهُمْ أَجْمَعَ فَقَالَ هَلْ بَلَّغْتُ فَقَالُوا: اللَّهُمَّ بَلَى فَقَالَ: اللَّهُمَّ اشْهَدْ ثُمَّ قَالَ: أَلَسْتُ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ فَقَالُوا بَلَى فَأَخَذَ بِيَدِكَ وَ قَالَ: «مَنْ كُنْتُ مَوْلاهُ فَهَذَا عَلِيٌّ مَوْلاهُ، اللَّهُمَّ وَالِ مَنْ وَالاهُ وَ عَادِ مَنْ عَادَاهُ، وَ انْصُرْ مَنْ نَصَرَهُ وَ اخْذُلْ مَنْ خَذَلَهُ» .

Sonra yolculuk zahmetine katlandı, sıcak kum çölünde ayağa kalkarak hutbe okudu. Seslendi, sesini herkese duyurdu ve -Allah’ın emrini- bildirdi. Sonra onların hepsine, “Allah’ın emrini bildirdim mi?” diye sordu. Onlar, Allah şahittir, evet, dediler. Bunun üzerine, “Allah’ım! Şahid ol” buyurdu.

Daha sonra, “ben müminlere kendi nefislerinden daha evlâ değil miyim?” diye sordu. Onlar, evet, dediler. Bunun üzerine senin elini tutarak, “Ben kimin mevlasıysam, bu Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol, ona yardım edene yardım et, yardımını esirgeyerek onu alçaltanı alçalt” buyurdu.

فَمَا آمَنَ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فِيكَ عَلَى نَبِيِّهِ، إِلّا قَلِيلٌ وَ لا زَادَ أَكْثَرَهُمْ غَيْرَ تَخْسِيرٍ وَ لَقَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى فِيكَ مِنْ قَبْلُ وَ هُمْ كَارِهُونَ: ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللَّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ، وَ يُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ، يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَ لا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لائِمٍ، ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَ اللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ، إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللَّهُ وَ رَسُولُهُ وَ الَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ، وَ يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَ هُمْ رَاكِعُونَ، وَ مَنْ يَتَوَلَّ اللَّهَ وَ رَسُولَهُ وَ الَّذِينَ آمَنُوا فَإِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ ﴿رَبَّنَا آمَنَّا بِمَا أَنْزَلْتَ وَ اتَّبَعْنَا الرَّسُولَ، فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ ﴿رَبَّنَا لا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا، وَ هَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ.

Ama, Allah’ın senin hakkında Resulüne indirdiğine az bir gruptan başka kimse iman etmedi ve onların çoğu kendi aleyhlerine zarardan başka bir şey artırmadılar.
Allah, daha önce senin hakkında indirdiği şu ayetten hoşlanmadılar (kabul etmek istemediler): “Ey inananlar, sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki (O) onları sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfüdür, onu dilediğine verir. Allah(‘ın lütfü) geniştir. (O,) bilendir. Sizin veliniz, ancak Allah, O’nun Elçisi ve namazlarını kılan ve rüku halinde zekat verenlerdir. Kim Allah’ı, O’nun elçisini ve mü’minleri dost tutarsa (bilsin ki) galib gelecek olanlar, yalnız Allah’ın taraftarlarıdır.” (Mâide, 54-56) “Rabb’imiz, senin indirdiğine inandık, peygambere uyduk; bizi şahitlerle berber yaz!” (Âl-i İmran, 53) “Rabb’imiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalbimizi eğriltme; bize katından bir
rahmet ver, şüphesiz sen çok bağış yapansın.” (Âl-i İmran, 8)

اللَّهُمَّ إِنَّا نَعْلَمُ أَنَّ هَذَا هُوَ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِكَ فَالْعَنْ مَنْ عَارَضَهُ وَ اسْتَكْبَرَ وَ كَذَّبَ بِهِ وَ كَفَرَ، ﴿وَ سَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ؛

Allah’ım! Biz bütün bu ayetlerin senin yanından ve hak olduğunu biliyoruz. O halde, onunla (Ali’yle) muhalefet edenlere, büyüklük tasarlayanlara ve onu yalanlayarak kafir olanlara lanet et. “Zulmedenler, yakında nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini bilecekler.” (Şuara, 227)

 

السَّلامُ عَلَيْكَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ، وَ سَيِّدَ الْوَصِيِّينَ وَ أَوَّلَ الْعَابِدِينَ، وَ أَزْهَدَ الزَّاهِدِينَ وَ رَحْمَةُ اللَّهِ وَ بَرَكَاتُهُ، وَ صَلَوَاتُهُ وَ تَحِيَّاتُهُ؛ أَنْتَ مُطْعِمُ الطَّعَامِ عَلَى حُبِّهِ، مِسْكِيناً وَ يَتِيماً وَ أَسِيراً لِوَجْهِ اللَّهِ، لا تُرِيدُ مِنْهُمْ جَزَاءً وَ لا شُكُورا، وَ فِيكَ أَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: ﴿وَ يُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَ لَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ، وَ مَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ؛

Selam olsun sana ey mü’minlerin emiri ve vasilerin efendisi, ibadet edenlerin birincisi, zahitlerin en zahidi; Allah’ın rahmeti, bereketleri, salatları ve tehiyetleri senin üzerine olsun. “Yoksula, yetime ve esire sevdikleri yemeği yedirirler. Biz size sırf Allah rızası için yediri-yoruz, sizden bir karlılık ve teşekkür beklemiyoruz.” (İnsan, 8) ayetin-deki sevdiği yemeği yediren sensin. Allah Teâlâ, “Kendilerinin ihti-yaçları olsa dahi, (yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar başarıya eren-lerdir.” (Haşr, 9) ayetini senin hakkında indirdi.

وَ أَنْتَ الْكَاظِمُ لِلْغَيْظِ، وَ الْعَافِي عَنِ النَّاسِ، وَ اللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ، وَ أَنْتَ الصَّابِرُ فِي الْبَأْسَاءِ وَ الضَّرَّاءِ، وَ حِينَ الْبَأْسِ وَ أَنْتَ الْقَاسِمُ بِالسَّوِيَّةِ، وَ الْعَادِلُ فِي الرَّعِيَّةِ، وَ الْعَالِمُ بِحُدُودِ اللَّهِ مِنْ جَمِيعِ الْبَرِيَّةِ، وَ اللَّهُ تَعَالَى أَخْبَرَ عَمَّا أَوْلاكَ مِنْ فَضْلِهِ بِقَوْلِهِ: ﴿أَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنا كَمَنْ كَانَ فَاسِقا لا يَسْتَوُونَ؟! أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوَى، نُزُلا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ؛

“Öfke(lerin)i yutkunur-lar, insanları affederler, Allah da güzel davrananları sever.” (Âl-i İmran, 134) ayetinden maksat sensin. “Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabrederler. (Bakara, 177) ayetinden maksat sensin. -Beytu’l-malı- eşit olarak bölüştüren, halka adil davranan, Allah’ın sınırla-rını bütün insanlardan daha iyi bilen sensin.
Allah Teâlâ, “Hiç inanan kimse, (yoldan çıkan) fasık gibi olur mu? Elbette bunlar bir olmazlar. İnanan ve iyi işler yapanlara gelince, onlar için yaptıklarına karşılık olarak varıp kalacakları cennet konakları vardır.” (Secde, 18-19) ayetinde kendi fazlıyla seni üstün kılan şeyi bildirmiştir.

وَ أَنْتَ الْمَخْصُوصُ بِعِلْمِ التَّنْزِيلِ، وَ حُكْمِ التَّأْوِيلِ، وَ نَصِّ الرَّسُولِ، وَ لَكَ الْمَوَاقِفُ الْمَشْهُودَةُ، وَ الْمَقَامَاتُ الْمَشْهُورَةُ، وَ الْأَيَّامُ الْمَذْكُورَةُ، يَوْمَ بَدْرٍ وَ يَوْمَ الْأَحْزَابِ، ﴿إِذْ زَاغَتِ الْأَبْصَارُ، وَ بَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ، وَ تَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا؛ هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ، وَ زُلْزِلُوا زِلْزَالا شَدِيدا؛ وَ إِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ، مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَ رَسُولُهُ إِلا غُرُورا؛ وَ إِذْ قَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ: يَا أَهْلَ يَثْرِبَ لا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُوا، وَ يَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ: إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَ مَا هِيَ بِعَوْرَةٍ إِنْ يُرِيدُونَ إِلا فِرَارا؛

Sen Kur’an ilmine, te’vil hükmüne ve Resulullah’ın nassına has kılınmışsın. Görülen yerler (fetih ve zaferler), meşhur (zor) makamlar, Bedir savaşı ve Ahzab savaşı günü gibi zor günler sana hastır; “O günlerde gözler yığıldı, yürekler gırtlağa geldi ve siz, Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündünüz. İşte orada müminler imtihan edildi ve şiddetli bir sarsıntıya uğradılar. O zaman münafıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar, “Allah ve Resulü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar” diyorlardı. Onlardan bir grup da demişti ki: “Ey Medine halkı! Artık sizin için durmanı sırası değil; hadi dönün.
Onlardan bir grubu, ise, “Gerçekten evlerimiz emniyette değil” diyerek -savaşa gitmemek için- Peygamber’den izin istiyorlardı; oysa evleri tehlikede değildi; sadece savaştan kaçmak istiyorlardı.” (Ahzab, 10-13)

وَ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: ﴿وَ لَمَّا رَأَى الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزَابَ قَالُوا: هَذَا مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَ رَسُولُهُ، وَ صَدَقَ اللَّهُ وَ رَسُولُهُ، وَ مَا زَادَهُمْ إِلا إِيمَانا وَ تَسْلِيما، فَقَتَلْتَ عَمْرَهُمْ، وَ هَزَمْتَ جَمْعَهُمْ، ﴿وَ رَدَّ اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ لَمْ يَنَالُوا خَيْرا، وَ كَفَى اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ الْقِتَالَ، وَ كَانَ اللَّهُ قَوِيّا عَزِيزا،

Allah Teâlâ (bu olaya işaretle) buyurdu ki: “Müminler (düşman) orduları(nı) gördükleri zaman: İşte Allah ve Resulünün bize vaat ettiği! Allah ve Resulü doğru söylemiştir, dediler. Bu (orduların gelişi), onların sadece imanlarını ve teslimiye-tlerini artırdı.” (Ahzab, 22) Ve sen onların Amr’ını öldürdün ve topluluklarını bozguna uğrattın. “Allah, inkâr edenleri hiçbir fayda elde edemeden öfkeleriyle geri çevirdi. Allah savaşta müminlere yetti. Allah güçlüdür, mutlak galiptir.” (Ahzab, 25)

وَ يَوْمَ أُحُدٍ ﴿إِذْ يُصْعِدُونَ وَ لا يَلْوُونَ عَلَى أَحَدٍ، وَ الرَّسُولُ يَدْعُوهُمْ فِي أُخْرَاهُمْ وَ أَنْتَ تَذُودُ بُهَمَ الْمُشْرِكِينَ عَنِ النَّبِيِّ، ذَاتَ الْيَمِينِ وَ ذَاتَ الشِّمَالِ، حَتَّى رَدَّهُمُ اللَّهُ تَعَالَى عَنْكُمَا خَائِفِينَ، وَ نَصَرَ بِكَ الْخَاذِلِينَ،

Yine Uhud savaşı gününde, “Resul, arkanızdan sizi çağırırken siz durmadan -savaş alanından- uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz.” (Âl-i İmran, 153) ve sen müşrikleri sağdan ve soldan Peygamber’den uzaklaştırıyordun, nihayet Allah onları korkuyla size taarruz etmekten çevirdi ve yenilgiye uğramış orduya seninle zafer verdi.

وَ يَوْمَ حُنَيْنٍ عَلَى مَا نَطَقَ بِهِ التَّنْزِيلُ: ﴿إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئا، وَ ضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ، ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ؛ وَ الْمُؤْمِنُونَ أَنْتَ وَ مَنْ يَلِيكَ، وَ عَمُّكَ الْعَبَّاسُ يُنَادِي الْمُنْهَزِمِينَ: يَا أَصْحَابَ سُورَةِ الْبَقَرَةِ، يَا أَهْلَ بَيْعَةِ الشَّجَرَةِ، حَتَّى اسْتَجَابَ لَهُ قَوْمٌ قَدْ كَفَيْتَهُمُ الْمَئُونَةَ، وَ تَكَفَّلْتَ دُونَهُمُ الْمَعُونَةَ، فَعَادُوا آيِسِينَ مِنَ الْمَثُوبَةِ، رَاجِينَ وَعْدَ اللَّهِ تَعَالَى بِالتَّوْبَةِ، وَ ذَلِكَ قَوْلُ اللَّهِ جَلَّ ذِكْرُهُ: ﴿ثُمَّ يَتُوبُ اللَّهُ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَ أَنْتَ حَائِزٌ دَرَجَةَ الصَّبْرِ، فَائِزٌ بِعَظِيمِ الْأَجْرِ،

Huneyn gününde ise Kur’an’ın buyurduğu gibi, “…Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti. Fakat size hiçbir yarar da sağlamamıştı. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelmişti, nihayet bozularak arkanıza dönmüş (kaçmağa başlamış)- tınız. Sona, Allah Resulünün ve mü’minlerin üzerine sekinetini (güven veren rahmetini) indirdi…” (Tevbe, 25-26) Ayetteki “müminler”den maksat sen, seni sevenlerdir; o zaman ordu bozguna uğrarken amcan Abbas yüksek bir sesle, ‘Ey Bakara Suresinin ashabı, ey şecere=ağaç biatinin ashabı’ diye haykırıyordu. Nihayet bir grup onun çağrısına icabet etti. (Ey Ali) sen onlara (İslam ordusunun) zahmetine yettin (onlardan savaş zahmetini kaldırdın) ve onlar olmaksızın -Allah’ın dinine- yardımı üstendin. Böylece onlar -İslam ordusu savaşın- sevabından meyus olarak döndüler ve Allah’ın tövbe vaadını umdular; Allah’ın bu olay hakkındaki buyruğu şudur: “Sonra Allah, bunun ardından yine dilediğinin tövbesini kabul eder.” (Tevbe, 27)

 

وَ يَوْمَ خَيْبَرَ إِذْ أَظْهَرَ اللَّهُ خَوَرَ الْمُنَافِقِينَ، وَ قَطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ، وَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ؛ ﴿وَ لَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللَّهَ مِنْ قَبْلُ لا يُوَلُّونَ الْأَدْبَارَ، وَ كَانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْئُولا؛

O gün sen (ey Ali) sabır derecesine sahiptin ve yüce bir mükafata ulaştın. Ve Hayber günü, Allah münafıkların gevşekliğini -müminleregösterip kafirlerin arkasını kesti ve hamd alemlerin Rabb’i Allah’a mahsustur. “Oysa arkalarına dön(üp kaç)mayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen sözden sorumlu idiler.” (Ahzab, 15)

مَوْلايَ أَنْتَ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ، وَ الْمَحَجَّةُ الْوَاضِحَةُ، وَ النِّعْمَةُ السَّابِغَةُ، وَ الْبُرْهَانُ الْمُنِيرُ، فَهَنِيئاً لَكَ بِمَا آتَاكَ اللَّهُ مِنْ فَضْلٍ، وَ تَبّا لِشَانِئِكَ ذِي الْجَهْلِ، شَهِدْتَ مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ آلِهِ جَمِيعَ حُرُوبِهِ وَ مَغَازِيهِ، تَحْمِلُ الرَّايَةَ أَمَامَهُ، وَ تَضْرِبُ بِالسَّيْفِ قُدَّامَهُ، ثُمَّ لِحَزْمِكَ الْمَشْهُورِ، وَ بَصِيرَتِكَ فِي الْأُمُورِ، أَمَّرَكَ فِي الْمَوَاطِنِ وَ لَمْ يَكُنْ عَلَيْكَ أَمِيرٌ،

Ey mevlam sen -Allah’ın- yetkin hücceti, açık yolu, geniş nimeti, aydın delilisin. O halde Allah’ın sana verdiği fazl afiyet olsun ve senin cahil düşmanın helâk olsun. (Ey Ali!) Peygamber’in -Allah’ın rahmeti ona ve Ehl-i Beyt’inin üzerine olsun- bütün savaşlarında ve gazvelerinde onunla birlikteydin; sancağı onun önünde taşıyordun; kılıçla önündeki düşmanlarını vuruyordun. Sonra işlerde tedbirin ve basiretin nedeniyle – peygamber- birçok yerde seni emir kıldı ve hiç kimse senin üstüne emir değildi.

وَ كَمْ مِنْ أَمْرٍ صَدَّكَ عَنْ إِمْضَاءِ عَزْمِكَ فِيهِ التُّقَى، وَ اتَّبَعَ غَيْرُكَ فِي مِثْلِهِ الْهَوَى، فَظَنَّ الْجَاهِلُونَ أَنَّكَ عَجَزْتَ عَمَّا إِلَيْهِ انْتَهَى، ضَلَّ وَ اللَّهِ الظَّانُّ لِذَلِكَ وَ مَا اهْتَدَى، وَ لَقَدْ أَوْضَحْتَ مَا أَشْكَلَ مِنْ ذَلِكَ لِمَنْ تَوَهَّمَ وَ امْتَرَى، بِقَوْلِكَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْكَ: «قَدْ يَرَى الْحُوَّلُ الْقُلَّبُ وَجْهَ الْحِيلَةِ، وَ دُونَهَا حَاجِزٌ مِنْ تَقْوَى اللَّهِ، فَيَدَعُهَا رَأْيَ الْعَيْنِ، وَ يَنْتَهِزُ فُرْصَتَهَا مَنْ لا حَرِيجَةَ لَهُ فِي الدِّينِ»؛

Ve takvan birçok işlere girişmeni engellerken senden başkaları o gibi işlerde heva ve heveslerine uydular. Böylece cahiller senin onları yapmaktan aciz olduğunu sandılar; vallahi böyle düşünen sapmıştır ve hidayet üzere değildir.
Sen kendi sözünle -Allah’ın rahmeti senin üzerine olsun-, hakkında böyle düşünen ve iftira edenlerin eleştirilerinin cevabını açıkladın: “Nice bozuk ve düzenbaz insanlar hile yolunu bulur da, sakınan insan Allah’tan çekinmesinden dolayı onu yapmaz ve kendi isteğiyle onu terk eder; fakat din derdi olmayan kişi fırsatı ganimet bilerek ona girişir.”

صَدَقْتَ وَ اللَّهِ، وَ خَسِرَ الْمُبْطِلُونَ، وَ إِذْ مَاكَرَكَ النَّاكِثَانِ فَقَالا، نُرِيدُ الْعُمْرَةَ فَقُلْتَ لَهُمَا: «لَعَمْرُكُمَا مَا تُرِيدَانِ الْعُمْرَةَ، لَكِنْ تُرِيدَانِ الْغَدْرَةَ»، فَأَخَذْتَ الْبَيْعَةَ عَلَيْهِمَا، وَ جَدَّدْتَ الْمِيثَاقَ فَجَدَّا فِي النِّفَاقِ، فَلَمَّا نَبَّهْتَهُمَا عَلَى فِعْلِهِمَا، أَغْفَلا وَ عَادَا وَ مَا انْتَفَعَا، وَ كَانَ عَاقِبَةُ أَمْرِهِمَا خُسْرا؛ ثُمَّ تَلاهُمَا أَهْلُ الشَّامِ، فَسِرْتَ إِلَيْهِمْ بَعْدَ الْإِعْذَارِ، وَ هُمْ لا يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ، وَ لا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ، هَمَجٌ رَعَاعٌ ضَالُّونَ، وَ بِالَّذِي أُنْزِلَ عَلَى مُحَمَّدٍ فِيكَ كَافِرُونَ، وَ لِأَهْلِ الْخِلافِ عَلَيْكَ نَاصِرُونَ، وَ قَدْ أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى بِاتِّبَاعِكَ، وَ نَدَبَ الْمُؤْمِنِينَ إِلَى نَصْرِكَ وَ قَالَ عَزَّوَجَلَّ: ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا، اتَّقُوا اللَّهَ وَ كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ؛

Vallahi doğru söyledin (ey Emirulmüminin!), batıl ehli zarar etmiştir. (Yine) ahdini bozan o ikisi (Talha ve Zübeyr) sana hile yaparak, “biz umre yapmak istiyoruz” dediklerinde sen onlara dedin ki, “kendi canınıza andolsun ki siz umre yapmak istemiyorsunuz, siz bana hile yapmak istiyorsunuz.” Böylece o ikisinden biat aldın ve ahdi yeniledin de onlar nifaklarında ciddiyet gösterdiler ve sen onlara yaptıklarını haber verince ihmal ederek döndüler de bundan faydalanmadılar ve onların işlerinin sonu hüsran oldu. Sonra o ikisinin -muhalefetini- Şamlıların -muhalefeti- izledi. Böylece, onların mazeretini kestikten sonra onların üstüne yürüdün. Oysa onlar hak dine inanmıyorlardı, Kur’an’ın üzerinde düşünmüyorlardı; onlar ahmak, alçak ve sapık insanlardı. Onlar, senin -hilafetin- hakkında Muhammed’e indirilen ayete karşı kafir oldular ve senin muhaliflerine yardım ettiler. Oysa, Allah Teâlâ sana uymayı emretmiş, mü’minleri sana yardıma çağırarak buyurmuştur ki: “Ey inananlar, Allah’tan korkun ve doğrularla birlikte olun.” (Tevbe, 119)

 

مَوْلايَ بِكَ ظَهَرَ الْحَقُّ، وَ قَدْ نَبَذَهُ الْخَلْقُ، وَ أَوْضَحْتَ السُّنَنَ بَعْدَ الدُّرُوسِ وَ الطَّمْسِ، فَلَكَ سَابِقَةُ الْجِهَادِ عَلَى تَصْدِيقِ التَّنْزِيلِ؛ وَ لَكَ فَضِيلَةُ الْجِهَادِ عَلَى تَحْقِيقِ التَّأْوِيلِ، وَ عَدُوُّكَ عَدُوُّ اللَّهِ، جَاحِدٌ لِرَسُولِ اللَّهِ، يَدْعُو بَاطِلاً وَ يَحْكُمُ جَائِرا، وَ يَتَأَمَّرُ غَاصِباً وَ يَدْعُو حِزْبَهُ إِلَى النَّارِ وَ عَمَّارٌ يُجَاهِدُ وَ يُنَادِي بَيْنَ الصَّفَّيْنِ: الرَّوَاحَ الرَّوَاحَ إِلَى الْجَنَّةِ، وَ لَمَّا اسْتَسْقَى فَسُقِيَ اللَّبَنَ، كَبَّرَ وَ قَالَ: قَالَ لِي رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ آلِهِ: آخِرُ شَرَابِكَ مِنَ الدُّنْيَا ضَيَاحٌ مِنْ لَبَنٍ وَ تَقْتُلُكَ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ؛ فَاعْتَرَضَهُ أَبُو الْعَادِيَةِ الْفَزَارِيُّ فَقَتَلَهُ،

Ey mevlam! Hak seninle aşikâr oldu; oysa insanlar onu ihmal ederek terk etmişti. Sünnetler yıpranıp çiğnendikten sonra sen onları açıkladın. Kur’an’ın tasdikiyle cihadda öne geçmek ve Kur’an’ın hakikat ve yorumu üzere cihadın fazileti sana mahsustur. Senin düşmanın, Allah- ‘ın düşmanı ve Resulullah’ı inkâr edendir; o, -insanları- batıla davet eder, haksızlığa hükmeder, gasben -insanlara- hüküm sürer, kendi partisini (kendine uyanları) ateşe -cehenneme- çağırır. Ammar Yasir ise -senin tarafında- cihad ederek iki safın arasında (Sıffin savaşında), “koşun, koşun cennete” diye haykırıyordu. Su istediğinde -su yerine, can vermek üzereyken- ona süt verdiklerinde tekbir getirerek dedi ki: Resulullah – Allah’ın rahmeti ona ve Ehl-i Beyt’ine olsun- bana buyurdu ki: “Dünyada en son içeceğin şey bir içim süttür. (Ey Ammar!) seni azgın bir grup öldürecektir.” O sırada Ebu’l Adiye-i Fezari onun karşısına çıkarak onu öldürdü.

 

فَعَلَى أَبِي الْعَادِيَةِ لَعْنَةُ اللَّهِ، وَ لَعْنَةُ مَلائِكَتِهِ وَ رُسُلِهِ أَجْمَعِينَ، وَ عَلَى مَنْ سَلَّ سَيْفَهُ عَلَيْكَ، وَ سَلَلْتَ سَيْفَكَ عَلَيْهِ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ، مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَ الْمُنَافِقِينَ إِلَى يَوْمِ الدِّينِ، وَ عَلَى مَنْ رَضِيَ بِمَا سَاءَكَ وَ لَمْ يَكْرَهْهُ، وَ أَغْمَضَ عَيْنَهُ وَ لَمْ يُنْكِرْ، أَوْ أَعَانَ عَلَيْكَ بِيَدٍ أَوْ لِسَانٍ، أَوْ قَعَدَ عَنْ نَصْرِكَ، أَوْ خَذَلَ عَنِ الْجِهَادِ مَعَكَ، أَوْ غَمَطَ فَضْلَكَ، وَ جَحَدَ حَقَّكَ، أَوْ عَدَلَ بِكَ مَنْ جَعَلَكَ اللَّهُ أَوْلَى بِهِ مِنْ نَفْسِهِ، وَ صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْكَ، وَ رَحْمَةُ اللَّهِ وَ بَرَكَاتُهُ، وَ سَلامُهُ وَ تَحِيَّاتُهُ، وَ عَلَى الْأَئِمَّةِ مِنْ آلِكَ الطَّاهِرِينَ، إِنَّهُ حَمِيدٌ مَجِيدٌ؛

Kıyamet gününe kadar Allah’ın, meleklerinin ve peygamberlerinin laneti müşriklerden veya münafıklardan olan -Ammar’ın- katilinin, sana karşı kılıç çekenin ve senin kılıç çektiğin kimsenin ve yine sana bir kötülüğün ulaşmasına razı olan, bundan rahatsız olmayan ve buna göz yuman, onu engellemeyen, eliyle veya diliyle sana karşı onlara yardım edenlerin veya yerinde oturup sana yardım etmeyenlerin, seninle birlikte cihad etmeyenlerin, senin faziletini -insanların gözünde- küçük görenlerin veya senin hakkını inkâr edenlerin ya da Allah seni, onlara kendi nefislerinden daha üstün kıldığı halde senden başkasına dönenlerin üzerine olsun. Allah’ın salatı, rahmeti, bereketleri, selamı ve tehiyyetleri senin ve senin soyundan olan tertemiz imamların üzerine olsun; doğrusu Allah övgüye değer ve yücedir.

وَ الْأَمْرُ الْأَعْجَبُ، وَ الْخَطْبُ الْأَفْظَعُ بَعْدَ جَحْدِكَ حَقَّكَ، غَصْبُ الصِّدِّيقَةِ الطَّاهِرَةِ الزَّهْرَاءِ، سَيِّدَةِ النِّسَاءِ فَدَكاً، وَ رَدُّ شَهَادَتِكَ وَ شَهَادَةِ السَّيِّدَيْنِ سُلالَتِكَ ، وَ عِتْرَةِ الْمُصْطَفَى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْكُمْ، وَ قَدْ أَعْلَى اللَّهُ تَعَالَى عَلَى الْأُمَّةِ دَرَجَتَكُمْ، وَ رَفَعَ مَنْزِلَتَكُمْ، وَ أَبَانَ فَضْلَكُمْ، وَ شَرَّفَكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ، فَأَذْهَبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ، وَ طَهَّرَكُمْ تَطْهِيراً قَالَ اللَّهُ عَزَّوَجَلَّ: ﴿إِنَّ الْإِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعا، إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعاً، وَ إِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعاً إِلا الْمُصَلِّينَ، فَاسْتَثْنَى اللَّهُ تَعَالَى نَبِيَّهُ الْمُصْطَفَى، وَ أَنْتَ يَا سَيِّدَ الْأَوْصِيَاءِ مِنْ جَمِيعِ الْخَلْقِ، فَمَا أَعْمَهَ مَنْ ظَلَمَكَ عَنِ الْحَقِّ؛

Senin hakkını -imametini- inkârdan sonra daha şaşılacak şey ve daha çirkin olay, alemlerdeki kadınların efendisi Zehra-i Tahire-i Sıddıka- ‘nın Fedek’inin gasp edilmesi, senin şehadetinin ve Muhammed Mustafa- ‘nın torunları, cennet gençlerinin efendileri olan evlatların -Hasan ve Hüseyin’in- şehadetlerinin reddedilmesidir. Allah’ın rahmeti siz -Ehl-i Beyt’in üzerinize olsun. Allah Teâlâ sizin derecenizi bütün ümmete yükseltmiş, mevkiinizi yüceltmiş, faziletinizi açığa çıkarmış ve sizi alemdekilerden üstün kılmıştır. Böylece sizden her türlü çirkinliği gidererek sizi tertemiz kılmayı dilemiştir (Ahzab, 33). Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Doğrusu insan hırslı yaratılmıştır.

ثُمَّ أَفْرَضُوكَ سَهْمَ ذَوِي الْقُرْبَى مَكْراً، وَ أَحَادُوهُ عَنْ أَهْلِهِ جَوْراً، فَلَمَّا آلَ الْأَمْرُ إِلَيْكَ أَجْرَيْتَهُمْ عَلَى مَا أَجْرَيَا، رَغْبَةً عَنْهُمَا بِمَا عِنْدَ اللَّهِ لَكَ، فَأَشْبَهَتْ مِحْنَتُكَ بِهِمَا مِحَنَ الْأَنْبِيَاءِ عَلَيْهِمُ السَّلامُ، عِنْدَ الْوَحْدَةِ وَ عَدَمِ الْأَنْصَارِ وَ أَشْبَهْتَ فِي الْبَيَاتِ عَلَى الْفِرَاشِ الذَّبِيحَ عَلَيْهِ السَّلامُ، إِذْ أَجَبْتَ كَمَا أَجَابَ، وَ أَطَعْتَ كَمَا أَطَاعَ إِسْمَاعِيلُ، صَابِراً مُحْتَسِباً، إِذْ قَالَ لَهُ: ﴿يَا بُنَيَّ، إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ، فَانْظُرْ مَا ذَا تَرَى، قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ، سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ؛ وَ كَذَلِكَ أَنْتَ لَمَّا أَبَاتَكَ النَّبِيُّ، صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ آلِهِ، وَ أَمَرَكَ أَنْ تَضْجَعَ فِي مَرْقَدِهِ، وَاقِيا لَهُ بِنَفْسِكَ، أَسْرَعْتَ إِلَى إِجَابَتِهِ مُطِيعا، وَ لِنَفْسِكَ عَلَى الْقَتْلِ مُوَطِّنا؛ فَشَكَرَ اللَّهُ تَعَالَى طَاعَتَكَ، وَ أَبَانَ عَنْ جَمِيلِ فِعْلِكَ، بِقَوْلِهِ جَلَّ ذِكْرُهُ: ﴿وَ مِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْرِي نَفْسَهُ ابْتِغَاءَ مَرْضَاتِ اللَّهِ؛

Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır, kendisine hayır dokundu mu (yoksullara) yardım etmez (sıkı sıkı tutar). Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır.” (Mearic, 19- 22)

Böylece, Allah Teâlâ (namaz kılanlar sözüyle) Peygamberi Muhammed Mustafa’yı ve ey vasilerin efendisi seni bütün varlıklardan istisna etmiştir.

O halde ne kadar sapmıştır hakkın (imamet) konusunda sana zulmedenler ve sonra hileyle “yakınların” payını sana farz edenler ve zulümle onun ehlinden yakınların hakkını (Fedek’i) saptıranlar! Sonra iş (hilafet) sana dönünce de Allah yanındaki makamına rağbet ederek (Allah rızası için) onların hakkında o ikisinin uyguladığını uyguladın (Fedek’ten vazgeçtin). Böylece bu ikisi konusunda senin sıkıntı ve acıların yalnız, yardımcısız olan peygamberlerin -Allah’ın selamı onların üzerine olsun- sıkıntısına benzedi; yine geceleyin Peygamber’in (s.a.a) yatağında yatman Allah’ın kurbanı (Hz. İsmail aleyhisselam)a benzedi; o zamanda sen de İsmail gibi cevap verdin ve İsmail gibi sabırla ve Allah’ın rızasını göz önünde bulundurarak itaat ettin: “(İbrahim ona:) Yavrum dedi, ben uykuda görüyorum ki ben seni kesiyorum; (düşün) bak, ne dersin?

(İsmail:) Babacığın, sana emredileni yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın, dedi.” (Saffat, 102) Sen de aynen Resulullah – Allah’ın rahmeti onun ve Ehl-i Beyt’inin üzerine olsun- sana onun yerine yatağında yatmanı emrettiği zaman hemen onun emrine itaat ettin ve Resulullah’ın yerine öldürülmek için kendini hazırladın.

Allah Teâlâ da senin bu itaatını mükafatlandırdı ve bu güzel işini şu şekilde açığa çıkardı: “İnsanlardan öylesi de var ki, canını, Allah’ın rızasını kazanmaya satar.” (Bakara, 207)

ثُمَّ مِحْنَتُكَ يَوْمَ صِفِّينَ، وَ قَدْ رُفِعَتِ الْمَصَاحِفُ حِيلَةً وَ مَكْراً، فَأَعْرَضَ الشَّكُّ، وَ عُزِفَ الْحَقُّ، وَ اتُّبِعَ الظَّنُّ، أَشْبَهَتْ مِحْنَةَ هَارُونَ، إِذْ أَمَّرَهُ مُوسَى عَلَى قَوْمِهِ، فَتَفَرَّقُوا عَنْهُ، وَ هَارُونُ يُنَادِي بِهِمْ وَ يَقُولُ: ﴿يَا قَوْمِ إِنَّمَا فُتِنْتُمْ بِهِ، وَ إِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمَنُ، فَاتَّبِعُونِي وَ أَطِيعُوا أَمْرِي، قَالُوا: لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفِينَ، حَتَّى يَرْجِعَ إِلَيْنَا مُوسَى؛

Yine, Kur’an sayfalarının aldatma ve hile ile -mızrakların ucunda- yükseltildiği, böylece -insanlar arasına- şüphe düşürüldüğü, hakkın oyuna alındığı ve şüpheye uyulduğu Sıffin savaşında senin sıkıntın Harun’un sıkıntısına benziyordu. Musa onu kavmine emir kılmıştı, ama insanlar etrafından dağılmışlardı: “Önceden Harun, kendilerine: Ey kavmim, andolsun siz bununla (Samiri- ‘nin buzağısıyla) sınandınız. Rabb’iniz çok esirgeyen(Allah)dır.
(Gelin) siz bana uyun, emrime itaat edin! demişti. (Onlar, hayır) dediler: Musa bize dönünceya kadar buna tapmaktan vazgeçmeyeceğiz!” (Tâhâ, 90-91)

وَ كَذَلِكَ أَنْتَ لَمَّا رُفِعَتِ الْمَصَاحِفُ، قُلْتَ: يَا قَوْمِ إِنَّمَا فُتِنْتُمْ بِهَا وَ خُدِعْتُمْ، فَعَصَوْكَ وَ خَالَفُوا عَلَيْكَ، وَ اسْتَدْعَوْا نَصْبَ الْحَكَمَيْنِ فَأَبَيْتَ عَلَيْهِمْ، وَ تَبَرَّأْتَ إِلَى اللَّهِ مِنْ فِعْلِهِمْ، وَ فَوَّضْتَهُ إِلَيْهِمْ، فَلَمَّا أَسْفَرَ الْحَقُّ وَ سَفِهَ الْمُنْكَرُ، وَ اعْتَرَفُوا بِالزَّلَلِ وَ الْجَوْرِ عَنِ الْقَصْدِ، اخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِهِ، وَ أَلْزَمُوكَ عَلَى سَفَهٍ التَّحْكِيمَ، الَّذِي أَبَيْتَهُ وَ أَحَبُّوهُ وَ حَظَرْتَهُ، وَ أَبَاحُوا ذَنْبَهُمُ الَّذِي اقْتَرَفُوهُ؛

Ve sen de Kur’an sayfaları -mızrakların ucundayükseltildiği zaman dedin ki: “Ey kavmim, gerçekten siz bununla sınanmaktasınız, size hile yapılmaktadır.” Fakat onlar sana isyan ettiler, muhalefet ettiler ve senden iki hakem atamanı istediler. Ancak sen bundan sakındın, onların bu -çirkin- işinden Allah’a sığındın ve işi -çaresizliktenonlara bıraktın.

Hak açığa çıkıp kötü iş anlaşılınca yaptıkları hata ve zulümlerine itiraf ettiler; ondan sonra tekrar ihtilafa düştüler ve senden aptalca bir hüküm vermeni istediler. Fakat sen bundan sakındın, ama onlar onu sevdiler; sen hata saydın, oysa onlar işledikleri günahı mubah saydılar.

وَ أَنْتَ عَلَى نَهْجِ بَصِيرَةٍ وَ هُدًى، وَ هُمْ عَلَى سُنَنِ ضَلالَةٍ وَ عَمًى، فَمَا زَالُوا عَلَى النِّفَاقِ مُصِرِّينَ، وَ فِي الْغَيِّ مُتَرَدِّدِينَ، حَتَّى أَذَاقَهُمُ اللَّهُ وَبَالَ أَمْرِهِمْ، فَأَمَاتَ بِسَيْفِكَ مَنْ عَانَدَكَ فَشَقِيَ وَ هَوَى، وَ أَحْيَا بِحُجَّتِكَ مَنْ سَعِدَ فَهُدِيَ، صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْكَ، غَادِيَةً وَ رَائِحَةً، وَ عَاكِفَةً وَ ذَاهِبَةً، فَمَا يُحِيطُ الْمَادِحُ وَصْفَكَ، وَ لا يُحْبِطُ الطَّاعِنُ فَضْلَكَ، أَنْتَ أَحْسَنُ الْخَلْقِ عِبَادَةً، وَ أَخْلَصُهُمْ زَهَادَةً، وَ أَذَبُّهُمْ عَنِ الدِّينِ، أَقَمْتَ حُدُودَ اللَّهِ بِجُهْدِكَ، وَ فَلَلْتَ عَسَاكِرَ الْمَارِقِينَ بِسَيْفِكَ، تُخْمِدُ لَهَبَ الْحُرُوبِ بِبَنَانِكَ، وَ تَهْتِكُ سُتُورَ الشُّبَهِ بِبَيَانِكَ، وَ تَكْشِفُ لَبْسَ الْبَاطِلِ عَنْ صَرِيحِ الْحَقِّ، لا تَأْخُذُكَ فِي اللَّهِ لَوْمَةُ لائِمٍ،

Sen sürekli basiretli ve hidayet üzereydin, onlar da sapık ve kör sünnetler üzereydiler. Onlar sürekli nifaka ısrar ettiler ve sapıklıkta şüpheye düştüler. Nihayet Allah onlara yaptıkları işin vebalini tattırdı. Böylece senin kılıcınla sana karşı düşmanlık yapanları öldürdü, böylece şaki ve bedbaht oldular; saadete erenler ise senin hüccetinle dirildiler ve hidayet buldular. Allah’ın rahmeti her sabah ve akşam, bütün sükunet ve hareketinde senin üzerine olsun. Hiçbir öven senin sıfatına ihate edemez. Hiçbir hicivci de senin faziletini yok edemez. Sen ibadet bakımından yaratıkların en iyisi, takva bakımından en ihlaslısı ve din düşmanlarını en güçlü defedicisi idin. Sen kendi çabanla Allah’ın hükümlerini ayakta tuttun, azgınların askerlerini kılıçtan geçirdin, bileğinin gücüyle savaşların ateşini söndürdün, şüphe örtülerini beyanınla yırttın, batıl giysisini apaçık haktan açtın, Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından çekinmedin,

وَ فِي مَدْحِ اللَّهِ تَعَالَى لَكَ غِنًى عَنْ مَدْحِ الْمَادِحِينَ، وَ تَقْرِيظِ الْوَاصِفِينَ؛ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: ﴿مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ، فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ، وَ مِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ، وَ مَا بَدَّلُوا تَبْدِيلا؛

Allah Teâlâ’nın medhi ve övgüsüyle medhedenlerin medhine ve övenlerin övgüsüne ihtiyaç duymadın.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Mü’minlerden öyle erkekler var ki, Allah’a verdikleri sözde durdular. Onlardan kimi adağını yerine getirdi (şehid oluncaya kadar çarpışacaklarını adamışlardı, çarpıştılar ve şehid düştüler), kimi de (şehidlik) beklemektedir; sözlerini asla değiştirmemişlerdir.” (Ahzab, 23)

وَ لَمَّا رَأَيْتَ أَنْ قَتَلْتَ النَّاكِثِينَ، وَ الْقَاسِطِينَ وَ الْمَارِقِينَ، وَ صَدَقَكَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ آلِهِ وَعْدَهُ، فَأَوْفَيْتَ بِعَهْدِهِ، قُلْتَ: أَمَا آنَ أَنْ تُخْضَبَ هَذِهِ، مِنْ هَذِهِ أَمْ مَتَى يُبْعَثُ أَشْقَاهَا، وَاثِقا بِأَنَّكَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكَ، وَ بَصِيرَةٍ مِنْ أَمْرِكَ، قَادِمٌ عَلَى اللَّهِ، مُسْتَبْشِرٌ بِبَيْعِكَ الَّذِي بَايَعْتَهُ بِهِ، وَ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ؛

Nakisin (ahdini bozanlar), Kasitin (azgınlar) ve Marikin’le (dinden çıkanlar) savaşınca ve Resulullah’ın – Allah’ın rahmeti onun ve Ehl-i Beyt’inin üzerine olsun- senin hakkındaki ahdi isabetli çıkınca, sen, onun ahidine vefa ettin ve, “Bunun bununla (sakalımın kanımla) boyanmasının zamanı gelmedi mi veya -beni öldürmek için- ümmetin en katı kalplisi ne zaman gönderilecek?” dedin.
Oysa, sen, -hak üzere olduğuna dair- Rabb’inden bir delil üzere olduğuna emindin ve yaptığın işin bilincindeydin. Allah’la yapmış olduğun muameleden dolayı müjdelenerek O’na doğru hareket ettin; ve işte bu en büyük kurtuluştur.

اللَّهُمَّ الْعَنْ قَتَلَةَ أَنْبِيَائِكَ، وَ أَوْصِيَاءِ أَنْبِيَائِكَ بِجَمِيعِ لَعَنَاتِكَ، وَ أَصْلِهِمْ حَرَّ نَارِكَ، وَ الْعَنْ مَنْ غَصَبَ وَلِيَّكَ حَقَّهُ، وَ أَنْكَرَ عَهْدَهُ، وَ جَحَدَهُ بَعْدَ الْيَقِينِ، وَ الْإِقْرَارِ بِالْوِلايَةِ لَهُ يَوْمَ أَكْمَلْتَ لَهُ الدِّينَ؛ اللَّهُمَّ الْعَنْ قَتَلَةَ أَمِيرِ الْمُؤْمِنِينَ وَ مَنْ ظَلَمَهُ، وَ أَشْيَاعَهُمْ وَ أَنْصَارَهُمْ؛ اللَّهُمَّ الْعَنْ ظَالِمِي الْحُسَيْنِ وَ قَاتِلِيهِ، وَ الْمُتَابِعِينَ عَدُوَّهُ وَ نَاصِرِيهِ، وَ الرَّاضِينَ بِقَتْلِهِ وَ خَاذِلِيهِ لَعْنا وَبِيلا؛ اللَّهُمَّ الْعَنْ أَوَّلَ ظَالِمٍ ظَلَمَ آلَ مُحَمَّدٍ، وَ مَانِعِيهِمْ حُقُوقَهُمْ؛ اللَّهُمَّ خُصَّ أَوَّلَ ظَالِمٍ وَ غَاصِبٍ لِآلِ مُحَمَّدٍ بِاللَّعْنِ، وَ كُلَّ مُسْتَنٍّ بِمَا سَنَّ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ، خَاتَمِ النَّبِيِّينَ، وَ عَلَى عَلِيٍّ سَيِّدِ الْوَصِيِّينَ، وَ آلِهِ الطَّاهِرِينَ وَ اجْعَلْنَا بِهِمْ مُتَمَسِّكِينَ، وَ بِوِلايَتِهِمْ مِنَ الْفَائِزِينَ الْآمِنِينَ، الَّذِينَ لا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَ لا هُمْ يَحْزَنُونَ.

Allah’ım! Peygamberlerinin ve peygamberlerinin vasilerinin katillerine bütün lanetlerinle lanet et ve onları ateşinin sıcaklığına ulaştır; senin velinin hakkını gasbedene, ahdini inkâr edene, dini ona tamamladığın gün onun velayetine yakin ve ikrar ettikten sonra reddedene lanet et.

Allah’ım! Emirulmüminin’in katiline, ona zulmedene, katillerinin izleyicilerine ve yardımcılarına lanet et.
Allah’ım! Hüseyin’e zulmedenlere, onun katillerine, düşmanlarına uyanlara, onların yardımcılarına, onu öldürmelerine razı olanlara ve yardım etmeyerek onu yalnız bırakanlara çok şiddetli lanet et.
Allah’ım! Muhammed’in Ehl-i Beyt’ine zulmeden birinci zalime ve onların haklarına mani olanlara lanet et.
Allah’ım! Muhammed’in Ehl-i Beyt’ine zulmeden ilk zalimi ve onların hakkını gasbedeni ve kıyamete kadar onun sünnetini izleyeni lanetine has kıl.
Allah’ım! Peygamberlerin sonuncusu Muhammed’e, vasilerin efendisi Ali’ye ve onun tertemiz evlatlarına rahmet eyle. Bizleri onlara sarılanlardan, onların velayetiyle kurtuluşa erenlerden, kendilerine korku ve üzüntü olmayacak -cehennemden- güvencede olanlardan eyle.”

اللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ وَلِيِّكَ وَأَخِي نَبِيِّكَ وَوَزِيرِهِ وَحَبِيبِهِ وَخَلِيلِهِ، وَمَوْضِعِ سِرِّهِ، وَخِيَرَتِهِ مِنْ أُسْرَتِهِ، وَوَصِيِّهِ وَصَفْوَتِهِ وَخالِصَتِهِ وَأَمِينِهِ وَوَلِيِّهِ وَأَشْرَفِ عِتْرَتِهِ الَّذِينَ آمَنُوا بِهِ، وَأَبِي ذُرِّيَّتِهِ، وَبابِ حِكْمَتِهِ، وَالنَّاطِقِ بِحُجَّتِهِ، وَالدَّاعِي إِلَىٰ شَرِيعَتِهِ، وَالْماضِي عَلَىٰ سُنَّتِهِ، وَخَلِيفَتِهِ عَلَىٰ أُمَّتِهِ، سَيِّدِ الْمُسْلِمِينَ، وَأَمِيرِ الْمُؤْمِنِينَ، وَقائِدِ الْغُرِّ الْمُحَجَّلِينَ، أَفْضَلَ مَا صَلَّيْتَ عَلَىٰ أَحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ وَأَصْفِيائِكَ وَأَوْصِياءِ أَنْبِيائِكَ؛

“Allah’ım! Kendi veline, Peygamberinin kardeşine, onun vezirine, habibine, dostuna, sırdaşına, ailesi arasından seçtiğine, vasisine, ayırt ettiğine, kendisine halis olana, eminine, yardımcısına, ona iman eden ailesinin en şereflisine, soyunun babasına, hikmetinin kapısına, onun delilini söyleyene, onun dinine davet edene, onun sünneti üzerinde kalana, ümmetine halifesine, Müslümanların efendisi ve müminlerin emirine, yüzü ak insanların imamına, yarattıklarından birine, seçkin kullarına ve peygamberlerinin vasilerine ettiğin en üstün rahmeti et.

 

“Hediyyetu’z-Zairin” adlı kitabımızda, bu ziyaretin senedine, bu ziyaretin ister yakından olsun, ister uzaktan her gün okunabileceğine değindik ve bu ise ibadet ehlinin ve şah-i velayet Hz. Ali aleyhisselam’ın ziyaretine şevki olanların ganimet bilecekleri bir ameldir.
Üçüncüsü: “İkbal” kitabında İmam Cafer Sadık (a.s)’dan şöyle naklediliyor: Gadir-i Hum gününde Emirulmüminin Ali aleyhisselam’ın mezarının yanında olursanız mezarın yanına gidin ve eğer başka bir yerde olursanız parmağınızla o hazretin mezarına işaret ederek namazdan sonra şu duayı okuyun:

اللّٰهُمَّ إِنِّي أَشْهَدُ أَنَّهُ قَدْ بَلَّغَ عَنْ نَبِيِّكَ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ مَا حُمِّلَ، وَرَعىٰ مَا اسْتُحْفِظَ، وَحَفِظَ مَا اسْتُودِعَ، وَحَلَّلَ حَلالَكَ، وَحَرَّمَ حَرامَكَ، وَأَقامَ أَحْكامَكَ، وَدَعا إِلىٰ سَبِيلِكَ، وَوَالىٰ أَوْلِياءَكَ، وَعَادَىٰ أَعْداءَكَ، وَجَاهَدَ النَّاكِثِينَ عَنْ سَبِيلِكَ، وَالْقاسِطِينَ وَالْمارِقِينَ عَنْ أَمْرِكَ، صابِراً مُحْتَسِباً مُقْبِلاً غَيْرَ مُدْبِرٍ لَاتَأْخُذُهُ فِي اللّٰهِ لَوْمَةُ لائِمٍ حَتَّىٰ بَلَغَ فِي ذٰلِكَ الرِّضا، وَسَلَّمَ إِلَيْكَ الْقَضاءَ، وَعَبَدَكَ مُخْلِصاً، وَنَصَحَ لَكَ مُجْتَهِداً حَتَّىٰ أَتاهُ الْيَقِينُ، فَقَبَضْتَهُ إِلَيْكَ شَهِيداً سَعِيداً وَلِيّاً تَقِيّاً رَضِيّاً زَكِيّاً هادِياً مَهْدِيّاً . اللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَيْهِ أَفْضَلَ مَا صَلَّيْتَ عَلَىٰ أَحَدٍ مِنْ أَنْبِيائِكَ وَأَصْفِيائِكَ يَا رَبَّ الْعالَمِينَ.

Allah’ım! Ben şehadet ederim ki o, Peygamber’in -rahmetin onun ve Ehl-i Beyt’inin üzerine olsun- tarafından üstlendiği şeyi tebliğ etti, koruması gereken şeyi gözetti, yanında emanet bırakılan şeyi korudu, senin helalini helal ve haramını iste haram bildi; senin hükümlerini uyguladı; – insanları- senin yoluna davet etti; senin dostlarını sevdi ve düşmanlarınla düşman oldu; senin yolunda ahdini bozanlarla, azgınlarla ve senin emrinden çıkanlarla savaştı; bütün bunları yaparken sabırlı davrandı, senin rızanı göz önünde bulundurdu, sırt çevirmeksizin sana doğru hareket etti. Allah yolunda hiçbir kınayanın kınaması onu engellemedi; nihayet bu konuda senin rıza ve hoşnutluk makamına ulaştı, kazayı sana teslim etti (hükmü sana bıraktı), tam bir ihlasla sana ibadet etti, senin rızan için -insanlara- nasihat etme (hayır dileme) alanında çaba harcadı; nihayet ölüm gelip onu buldu ve onu şehid, saadetli, veli, takvalı, hoşnut, tertemiz, hidayet edici ve hidayet olmuş birisi olarak kendine aldın.
Allah’ım! Muhammed ve Ehl-i Beyt’ine, peygamberlerinden ve vasilerinden birine ettiğin en üstün rahmetle rahmet et; ey alemlerin Rabb’i!”