وَمِن کتابٍ لَهُ عَليهِ السَّلامُ إلى مُعاوِيَةِ
Muaviye’ye yazdığı mektup:
فَأَرَادَ قَوْمُنَا قَتْلَ نَبِيِّنَا، وَاجْتِيَاحَ أَصْلِنَا، وَهَمُّوا بِنَا الْهُمُومَ وَفَعَلُوا بِنَا الْأَفَاعِيلَ، وَمَنَعُونَا الْعَذْبَ، وَأَحْلَسُونَا الْخَوْفَ، وَاضْطَرُّونَا إِلَى جَبَلٍ وَعْرٍ، وَأَوْقَدُوا لَنَا نَارَ الْحَرْبِ، فَعَزَمَ اللهُ لَنَا عَلَى الذَّبِّ عَنْ حَوْزَتِهِ، وَالرَّمْيِ مِنْ وَرَاءِ حُرْمَتِهِ، مُوْمِنُنَا يَبْغِي بِذلِکَ الْأَجْرَ، وَکَافِرُنَا يُحَامِي عَنِ الْأَصْلِ، وَمَنْ أَسْلَمَ مِنْ قُرَيْشٍ خِلْوٌ مِمَّا نَحْنُ فِيهِ بِحِلْفٍ يَمْنَعُهُ، أَوْ عَشِيرَةٍ تَقُومُ دُونَهُ، فَهُوَ مِنَ الْقَتْلِ بِمَکَانِ أَمْنٍ.
Kavmimiz (Kureyş), Peygamberimizi öldürmeyi, kökümüzü kurutmayı arzulayarak aleyhimize komplolar kurmuş, başımıza alçakça işler açmıştı. Bizden huzuru alıp yerine korkuyu bırakmış, sarp dağ (Ebu Talib vadisinde) yamaçlarında yaşamaya mecbur etmiş, aleyhimize savaş ateşini yakmıştı. O hâlde Allah, dininin etrafından kötülüğü kovmamızı, kimseye onun hürmetini çiğneme fırsatı vermememizi irade etti. Müminimiz, bununla ecir kazanmak istiyor; kâfirimiz ise soyunu koruyordu. Kureyş’ten İslâm’ı kabul edenler, diğer kabilelerle yapmış oldukları anlaşmadan, ya da kendi aşiretinin himaye etmesinden dolayı, bizim karşılaştığımız zorluklardan ve öldürülme tehlikesinden güvende idiler.
Kavmimiz, Peygamberimizi öldürmeyi, bizi kökümüzden çıkarıp atmayı dilemişti; aleyhimizde düşüncelere dalmıştı; başımıza işler açmıştı. bizden tadı tuzu men etmişti; bize korku elbisesini giydirmişti; sarp dağlara gitmemizi zorlamıştı; aleyhimize savaş ateşini yakmıştı. Allah’sa onun civarından kötülüğü gidermemizi, onun haremine girmeye kimseye fırsat vermemenizi takdir eylemişti. İnananımız, bununla ecir ve sevap diliyordu; kâfirimizse bu soyla, bu boyla övünüyordu, soyunu boyunu koruyordu. Bizden başka, Kureyş’ten olup İslâm’ı kabûl edenler, bizim kapıldığımız korkudan, öldürülmekten sağ esendiler.
وَکَانَ رَسُولُ اللهِ ـ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ آلِهِ ـ إِذَا احْمَرَّ الْبَأْسُ، وَأَحْجَمَ النَّاسُ، قَدَّمَ أَهْلَ بَيْتِهِ فَوَقَى بِهِمْ أَصْحَابَهُ حَرَّ السُّيُوفِ وَالاَْسِنَّةِ، فَقُتِلَ عُبَيْدَةُ بْنُ الْحَارِثِ يَوْمَ بَدْرٍ، وَقُتِلَ حَمْزَةُ يَوْمَ أُحُدٍ، وَقُتِلَ جَعْفَرٌ يَوْمَ مُوْتَةَ، وَأَرَادَ مَنْ لَوْ شِئْتُ ذَکَرْتُ اسْمَهُ مِثْلَ الَّذِي أَرَادُوا مِنَ الشَّهَادَةِ، وَلَکِنَّ آجَالَهُمْ عُجِّلَتْ، وَمَنِيَّتَهُ أُجِّلَتْ. فَيَا عَجَباً لِلدَّهْرِ! إِذْ صِرْتُ يُقْرَنُ بِي مَنْ لَمْ يَسْعَ بِقَدَمِي، وَلَمْ تَکُنْ لَهُ کَسَابِقَتِي الَّتِي لا يُدْلِي أَحَدٌ بِمِثْلِهَا، إِلاَّ أَنْ يَدَّعِيَ مُدَّعٍ مَا لا أَعْرِفُهُ، وَلا أَظُنُّ اللهَ يَعْرِفُهُ. وَالْحَمْدُ لِلهِ عَلَى کُلِّ حَالٍ.
Savaş kızışıp insanlar hücum edince Resulullah (s.a.a), ashabını Ehlibeyt’iyle korur; kılıçların ve mızrakların karşısına onları sürerdi. Böylece Ubeyde İbn Haris( Rasulullah’ın amcası oğlu), Bedir’de; Hamza, Uhud’da; Cafer, Mute’de öldürüldü. Birisi de -ki isteseydim ismini söylerdim- onlar gibi şehit olmak istedi; fakat onun eceli ertelenmiş, onlarınki gelmişti.
Şu yaşadığım çağa ne kadar da şaşıyorum! Allah’ın dinini savunmayan ve benim gibi bir geçmişi olmayan birisi (Muaviye) benimle aynı seviyede tutuluyor! Oysa değil o, hiç kimse bu seviyeye ulaşmamıştır. O seviyede olduğunu iddia eden birisini ben tanımıyorum ve Allah’ın tanıyacağını zannetmiyorum. Her hâlükarda hamt Allah’a mahsustur.
Allah’ın salâtı O’na ve soyuna olsun, Rasûlullah, savaş tandır kızınca, insanlar, korkudan çekilmeye kalkınca ashabını, Ehlibeytiyle korudu; kılıçların, mızrakların kızgınlığına Ehlibeytini sürerdi. Hâris oğlu Ubeyde, Bedir gününde şehit edildi; Hamza Uhud gününde şehit edildi; Ca’fer, Mu’te’de şehit edildi. Dileyen de adlarını andığım kişiler gibi şehâdeti dilediler; fakat onların ecelleri gelip çatmıştı; dileyenlerinse daha gelmemişti. (1)
Ne kötü bir zamana geldim ki şaşarım benimle beraber ayak diremeyen, İslâm’ı benim gibi ilk kabûl etmeyen kişi, tuttu da, benimle aynı şeyi iddiâda eş oldu; oysa ben onu tanımam bile. Sanmam ki Allah da tanısın; hamd Allah’a herhâlde.
…
1- Ubeyde, Abdül-Muttalib oğlu Hâris’in oğludur. Rasûl’i Ekrem (s.a.a) Ubeyde’yi çok severlerdi. Ubeyde, iki oğluyla Medine’ye hicret etmiş, İslâm’ın müşriklerle ilk harbi olan Bedir’de, İslâm’ın sancağı kendisine verilmişti; bu savaşta yaralandı; Medine’ye dönerken vefât etti. Yaşı altmış üçtü (Tenkıyh, 2, s.242).
Hamza, Abdül-Muttalib’in oğlu ve Hazreti Rasûl-i Ekrem’in amcaları, aynı zamanda süt kardeşleridir. Rasûl-i Ekrem’den (s.a.a) iki yıl önce doğmuşlardır. Rasûlullah’ın dâvete başladıklarından iki yıl sonra Müslüman olmuşlar, Medine’ye hicretten sonra Bedir savaşında bulunmuşlar, Uhud’da Vahşî tarafından şehit edilmişlerdir. Muâviye’nin anası Hind’in, Hz. Hamza’nın karnını yarıp ciğerini çıkararak dişlediği meşhurdur (Tenkıyh 1, r. 375-376).
Ca’fer, Hazreti Peygamber’in (s.a.a) amcaları Ebû-Tâlib’in oğludur. Rasûl-i Ekrem’e (s.a.a) pek benzerlerdi. Ali (a.s)den sonra İslâm’la müşerref oldu; ondan on yıl önce doğmuşlardı. Mu’te savaşında iki kolu kesildikten sonra şehit oldular; “Ca’fer’e Allah, iki kolu yerine iki kanat verdi” hadisine istinaden “Tayyâr” lâkabıyla anıldılar (Tenkıyh, 1, s.212).
وَأَمَّا مَا سَأَلْتَ مِنْ دَفْعِ قَتَلَةِ عُثْمَانَ إِلَيْکَ، فَإِنِّي نَظَرْتُ فِي هَذَا الْأَمْرِ، فَلَمْ أَرَهُ يَسَعُنِي دَفْعُهُمْ إِلَيْکَ وَلا إِلَى غَيْرِکَ، وَلَعَمْرِي لَئِنْ لَمْ تَنْزِعْ عَنْ غَيِّکَ وَشِقَاقِکَ لَتَعْرِفَنَّهُمْ عَنْ قَلِيلٍ يَطْلُبُونَکَ، لا يُکَلِّفُونَکَ طَلَبَهُمْ فِي بَرٍّ وَلا بَحْرٍ، وَلا جَبَلٍلا سَهْلٍ، إِلاَّ أَنَّهُ طَلَبٌ يَسُوءُکَ وِجْدَانُهُ، وَزَوْرٌ لايَسُرُّکَ لُقْيَانُهُ، وَالسَّلامُ لِأَهْلِهِ.
Osman’ın katillerini teslim etmemi istemene gelince; ben bu işi inceleyip, düşündüm. Onları sana veya bir başkasına vermem mümkün değil. Ömrüme yemin olsun ki azgınlığından, ayrılıkçılığından vazgeçmezsen, yakında onların seni istediğini öğreneceksin. Onların seni istemesi, seni de karada, denizde, dağda ve ovada onları arama zahmetinden kurtaracaktır. Belki bu isteğin seni gamlara gömecek ve sana mutluluk vermeyecektir. Selâm, ehil olanın üzerine olsun.
Benim Osman’ı öldürenleri sana teslim etmemi istemene gelince: Ben bu işe baktım, fakat onları sana, yahut senden başkasına vermem mümkün değil. Ömrüm hakkı için ki azgınlığından, kötülüğünden vazgeçmezsen görürsün ki yakında onlar seni isteyecekler. Onları istemem için ne karada, ne denizde, ne dağda, ne düzlükte sana bir zahmet vermeyecekler. Hem de bu, bir istek olacak ki seni gamlara batıracak; bu, bir ziyaret olacak ki onunla buluşman, seni sevindirmeyecek. Selâm, ona ehil olana.