وَ مِن خُطبَةٍ لَهُ عَليهِ السَّلامُ وَ هِيَ الخُطْبَةُ العَجِيبَةُ وَ تُسَمّى الغَرَّاء وَ فِيها نُعوتُ اللّهِ جَلَّ شَأْنُهُ، ثُمَّ الوَصِيَّةُ بِتَقْواهُ، ثُمَّ التَّنْفِيرُ مِنَ الدُّنْيا، ثُمَّ مَا يَلْحَقُ مِنَ دُخُولِ القِيَامَةِ، ثُمَّ تَنْبِيْهُ الخَلْقِ إلى مَا هُمْ فِيْهِ مِنَ الأعْرَاضِ، ثُمَّ فَضْلُهُ (عليه السلام) فِي التَّذْکِيرِ
Hz. Ali’nin “Garra” diye bilinen ilginç hutbesidir:
آلْحََمْدُ لِلّهِ الَّذِي عَلاَ بِحَوْلِهِ، وَ دَنَا بِطَوْلِهِ، مَانِحِ کُلِّ غَنِيمَةٍ وَ فَضْلٍ، وَ کَاشِفِ کُلِّ عَظِيمَةٍ وَأَزْلٍ. أَحْمَدُهُ عَلَى عَوَاطِفِ کَرَمِهِ، وَ سَوَابِغِ نِعَمِهِ، وَ أُومِنُ بِهِ أَوَّلاً بَادِيآ، وَ أَسْتَهْدِيهِ قَرِيبآ هَادِيآ، وَ أَسْتَعِينُهُ قَاهِرآ قَادِرآ، وَ أَتَوَکَّلُ عَلَيْهِ کَافِيآ نَاصِرآ، وَ أَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدآ ـ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ ـ عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ، أَرْسَلَهُ لِإِنْفَاذِ أَمْرِهِ، وَ إِنْهَاءِ عُذْرِهِ، وَ تَقْدِيمِ نُذُرِهِ.
Bütün övgüler, her şeyden kudretiyle üstün, ihsanıyla yakın olan, her ganimeti ve fazlı veren ve her türlü güçlüğü belayı def eden Allah’a mahsustur. Boyuna akıp coşan lütuflarına, çok ve Kâmil nimetlerine hamd ederim. İlk olan, yaratan, kula yakın olan ve doğru yola sevk edene inanıp hidayetini isterim. O her şeye gücü yeten ve Kahhar olandan, yardım dilerim. O yeterli ve yardımcı olana tevekkül ederim. Muhammed’in onun kulu; buyruğunu yerine getirmek, hücceti tamamlamak, kullarının sakınmalarını sağlamak için gönderdiği elçisi olduğuna şahadet ederim
Hamd Allah’a ki kudretiyle, yarattıklarından münezzehtir,üstündür; kuvvetiyle, lütfuyla yakındır; her ganimeti, her üstünlüğü verendir, her büyük belâyı, çetin musîbeti giderendir. Boyuna gelip duran, coşup akan lütuflarına, eksilmeyip erişen nimetlerine hamd ederim, onu överim. İnanırım ona ki evveldir, halkedendir; hidâyet isterim ondan ki kula yakındır, doğru yola sevk edendir. Yardım isterim ondan ki üstündür, gücü yetendir; dayanırım, güvenirim ona ki yardımı yeter bana, yardım edendir. Bilirim-bildiririm ki Muhammed Sallallahu aleyhi ve âlihi vesellem kuludur, rasûlüdür; göndermiştir onu buyruğunu yerine getirmesi, delillerini bildirmesi kulların çekinmelerini sağlaması için.
أُوصِِيکُمْ عِبَادَاللهِ بَتَقْوَى اللهِ الَّذِي ضَرَبَ الْأَمْثَالَ، وَ وَقَّتَ لَکُمُ آلاْجَالَ، وَ أَلْبَسَکُمُ الرِّيَاشَ، وَ أَرْفَغَ لَکُمُ الْمَعَاشَ، وَ أَحَاطَ بِکُمُ الْإِحْصَاءَ، وَ أَرْصَدَ لَکُمُ آلْجَزَاءَ، وَ آثَرَکُمْ بِالنِّعَمِ السَّوَابِغِ، وَ الرِّفَدِ الرَّوَافِغِ، وَ أَنْذَرَکُمْ بِالْحُجَجِ آلْبَوَالِغِ، فَأَحْصَاکُمْ عَدَدآ، وَ وَظَّفَ لَکُمْ مُدَدآ، فِي قَرَارِ خِبْرَةٍ، وَ دَارِ عِبْرَةٍ، أَنْتُمْ مُخْتَبَرُونَ فِيهَا، وَ مُحَاسَبوُنَ عَلَيْهَا.
Ey Allah’ın kulları! Size örnekler getiren, ecellerinize vakit tayin eden, bezendiğiniz giysileri giydiren, geçiminizi düzeltip yükselten, yaptıklarınızı kuşatan, (amellerinize karşılık) sizlere mükâfat hazırlayan Allah’tan sakının ki sizi olgun nimetlerle, geniş ihsanlarla donatmış, apaçık delillerle korkutmuş, sizi tek tek saymış (sayınızı biliyor), belli bir süre takdir ettiği hayatınızı ibret ve imtihan diyarında karar kılmıştır. Orada imtihan edilecek ve ondan hesaba çekileceksiniz…
Allah kulları, size Allah’tan çekinmenizi tavsiye ederim ki size örnekler getirmiştir; size vakitler tayin ve takdir etmiştir. Bezendiğiniz libasları giydirmiştir size; geçiminizi yüceltmiştir sizin; yaptıklarınızı kavramıştır; amellerinizin karşılığı verilecek güne sizi hazırlamıştır. Seçmiştir sizi olgun nimetlerle, geniş
ihsanlarla ve korkutmuştur sizi açık ve yerinde delillerle. Bir-bir saymıştır sizi; müddetlerinizi tayin etmiştir sizin; şu sınanma konağında, şu ibret yurdunda. Siz sınanmadasınız burada; yaptıklarınızın hesabını vereceksiniz orada.
فَإِننَّ الدُّنْيَا رَنِقٌ مَشْرَبُهَا، رَدِغٌ مَشْرَعُهَا، يُونِقُ مَنْظَرُهَا، وَ يُوبِقُ مَخْبَرُهَا. غُرُورٌ حَائِلٌ، وَ ضَوْءٌ آفِلٌ، وَ ظِلٌّ زَائِلٌ، وَ سِنَادٌ مَائِلٌ، حَتَّى إِذَا أَنِسَ نَافِرُهَا، وَ آطْمَأَنَّ نَاکِرُهَا، قَمَصَتْ بِأَرْجُلِهَا، وَ قَنَصَتْ بِأَحْبُلِهَا، وَ أَقْصَدَتْ بِأَسْهُمِهَا، وَ أَعْلَقَتِ آلْمَرْءَ أَوْهَاقَ آلْمَنِيَّةِ قَائِدَةً لَهُ إِلَى ضَنْکِ آلْمَضْجَعِ، وَ وَحْشَةِ الْمَرْجِعِ، وَ مُعَايَنَةِ آلْـمَحَلِّ وَ ثَوَابِ آلْعَمَلِ، وَ کَذلِکَ آلْخَلَفُ بِعَقْبِ السَّلَفِ، لاَ تُقْلِعُ آلْمَنِيَّةُ آخْتِرَامآ، وَ لاَ يَرْعَوِي آلْبَاقُونَ آجْتِرَامآ، يَحْتَذُونَ مِثَالا، وَ يَمْضُونَ أَرْسَالا، إِلَى غَايَةِ الِانْتِهَاءِ، وَ صَيُّورِ آلْفَنَاءِ.
Dünya; kaynağı bulanık, çeşmesi çamurlu ve kaygan, görünüşü hoş ve aldatıcı, sınaması helak edici, çabuk geçip kaybolan bir aldatıcı, batıp giden bir aydınlık, geçiveren bir gölge, yıkılıveren bir dayanaktır. Kendisinden nefret eden ona alışınca, kendisinden ürken güvene erince de çifte atar, tuzaklarına düşürür, (helak edici) oklarına hedef kılar ve sonunda da insanı ölüm ipiyle sımsıkı bağlar. Onu daracık bir yere (kabrine), dönülüp varılacak korku yerine iletir ve orada yerini (cennet veya cehennemi) ve amellerinin karşılığını görür.
Böylece gelen, gideni takip eder. Ne ölüm helak etmekten, ne de yaşayanlar suç işlemekten usanır. Sonrakiler öncekilerin amellerini tekrar işleyerek o şekilde sona ve yokluğa doğru geçip giderler.
Gerçekten de dünya bir sudur ki, bosbulanık, kapkara. İçilecek yeri çamurludur, meşakkatli. Görünüşü hoştur; aldananı helâk eder. Bir aldatıcı düzencidir, yok eder; bir aydınlıktır, batıp gider. Bir gölgedir, geçiverir; bir dayançtır, çöküverir. Kendisinden korkan alışıncaya, ürkenin yüreği yatışıncaya dek durur; sonra ayaklarıyla ezer, çiğner; tuzağına düşürür, ipleriyle avlar; oklarıyla oklar; insanı ölüm kementleriyle kıskıvrak bağlar; onu uyunacak daracık yere sürergötürür; dönülüp varılacak korkunç yere iletir; apaçık görgü yerine, yapılan işlerin karşılığı verilecek yere yürütür. Böylece sonra gelenler, geçip gidenlerin peşlerine düşerler. Ne ölüm öç almaktan, can yakmaktan kalır; ne yaşayanlar suç işlemekten usanır. Herkes birbirine uyar-gider; ard arda tâ sona dek yok oluncaya dek hepsi de geçer.
حَتََّى إِذَا تَصَرَّمَتِ آلاُْمُورُ، وَ تَقَضَّتِ الدُّهُورُ، وَأَزِفَ النُّشُورُ، أَخْرَجَهُمْ مِنْ ضَرَائِحِ آلْقُبُورِ، وَ أَوْکَارِ الطُّيُورِ، وَ أَوْجِرَةِ السِّبَاعِ، وَ مَطَارِحِ آلْمَهَالِکِ، سِرَاعآ إِلَى أَمْرِهِ، مُهْطِعِينَ إِلَى مَعَادِهِ، رَعِيلا صُمُوتآ، قِيَامآ صُفُوفآ، يَنْفُذُهُمُ آلْبَصَرُ، وَ يُسْمِعُهُمُ الدَّاعِي، عَلَيْهِمْ لَبُوسُ الِاسْتِکَانَة، وَ ضَرَعُ الِاسْتِسْلَام وَ الذِّلَّةِ. قَدْ ضَلَّتِ الْحِيَلُ، وَ آنْقَطَعَ الْأَمَل، وَ هَوَتِ ِ الْأَفْئِدَة کَاظِمَةً، وَ خَشَعَتِ الْأَصْوَاتُ مُهَيْنِمَةً، وَألْجَمَ آلْعَرَقُ، وَعَظُمَ الشَّفَقُ، وَ أُرْعِدَتِ الْأَسْمَاعُ لِزَبْرَةِ الدَّاعِي إِلَى فَصْلِ آلْخِطَابِ، وَ مُقَايَضَةِ آلْجَزَاءِ، وَ نَکَالِ آلْعِقَابِ، وَ نَوَالِ الثَّوَابِ.
Sonunda işler biter, zaman tükenir, dirilme zamanı yaklaşır. İnsanları kabirlerinden, kuşları yuvalarından, canavarları inlerinden ve ölüm yerlerinden çıkarır. Herkes, O’nun emrine uyup koşuşarak mahşer yerine yönelir. Suskun bir hâlde toplanır, saf kurarak ayakta dururlar. Allah onları görür, çağıran onlara duyurur. Onlar, düşkünlük, huzu ve teslimiyet elbisesini giyinmişlerdir. Çareler tükenmiş, ümitler kesilmiş, yürekler korkudan sinmiş, ürkmekten sesler düşmüş, ter ağızlarına gem vurmuş, korku büyüdükçe büyümüştür.
İyilik ve kötülüğün arasını ayıran; herkese yaptığının karşılığının verileceğini, azabın şiddetini, elde edilecek sevabın ümidini bildiren sesten kulaklar bile ürküp tir tir titrer.
Sonunda işler biter; zamanlar tükenir-gider, yayılma zamanı yaklaşır. Onları kabirlerin içlerinden, kuşların yuvalarından, yırtıcı canavarların inlerinden, helâk olacak yerlerden çıkarır da herkes, onun emrine uyup koşar; mahşer yerine yüz tutar. Toplanmışlardır, susarlar. Ayaktadır onlar, saf kurarlar. Göz onları görür; çağıran onları duyar. Düşkünlük libâsını giyinmişlerdir; aşağılık bir hale düşmüşlerdir. Hileler yitip gitmiştir; ümitler kesilip bitmiştir; yürekler korkudan sinmiştir; sesler ürkmekten dinmiştir; ter ağızlarına gem vurmuştur; korku büyüdükçe büyümüştür; kulaklar bile ürküp tir-tir titrer hakla batılın arasını kesin olarak ayıranın, herkese yaptığının karşılığı verileceğini bildirenin sesinden, azâbın çetinliğinden, elde edilecek sevâbın ümidinden.
عِبَاادٌ مَخْلُوقُونَ آقْتِدَارآ، وَ مَرْبُوبُونَ آقْتِسَارآ، وَ مَقْبُوضُونَ آحْتِضَارآ، وَ مُضَمَّنُونَ أَجْدَاثآ، وَ کَائِنُونَ رُفَاتآ، وَ مَبْعُوثُونَ أَفْرَادآ، وَ مَدِينُونَ جَزَاءً، وَ مُمَيَّزُونَ حِسَابآ، قَدْ أُمْهِلُوا فِي طَلَبِ آلْمَـخْرَجِ، وَ هُدُوا سَبِيلَ آلْمَنْهَجِ، وَ عُمِّرُوا مَهَلَ آلْمُسْتَعْتَبِ، وَ کُشِفَتْ عَنْهُمْ سُدَفُ الرَّيَبِ، وَ خُلُّوا لِمِضْمَارِ آلْجِيَادِ وَ رَوِيَّةِ الِارْتِيَادِ، وَ أَنَاةِ الْمُقْتَبِسِ آلْمُرْتَادِ، فِي مُدَّةِ الْأَجَلِ، وَمُضْطَرَبِ آلْمَهَلِ.
Bu kullar kudretle yaratılmış, iradesiz terbiye edilmiş, ölümün gelmesiyle ruhları alınmış, kabirlere konulmuş, çürümeye yüz tutmuş, sonra tek tek dirilmişlerdir. Yaptıklarını karşılıkları elde etmek için dikkatlice hesaba çekilirler.
Onlara (dünyadayken) dalaletten kurtulmak için fırsat verilmiş, açık yola hidayet edilmişlerdir. Onlara rızayet elde etmek isteyen kimseye verilen fırsat gibi bir fırsat verilmiş, gözlerinden şüphe perdeleri kaldırılmış, yarış meydanlarında (hayırlara doğru) salıverilmiş; en iyi mertebelere ulaşmak ve hayatlarında saadet nurunu elde etmek için kendilerine bu müddette bir düşünme fırsatı verilmiştir.
Onlar, kudretle yaratılmışlardır; takdir edilerek beslenmişlerdir, yetiştirilmişlerdir; ölümün gelip çatmasıyla alınmışlardır; kabirlere konulmuşlardır; toprak olmuşlar, çürümüşlerdir; tek-tek, kimsiz, kimsesiz haşredilmişlerdir; yaptıkları neyse karşılığını elde etmişlerdir; soru için ayrıl-mışlardır.
Dünyada kurtuluş vesîlelerini elde etmeleri için mühlet verilmişti onlara; doğru yol gösterilmişti onlara; yapacakları, edecekleri işleri düşünüp yapmaları için ömür ihsan edilmişti onlara. Düşünceyle hareket etsinler, koşu için cins atlar hazırlasınlar, onları yetiştirsinler, iyi bir konak elde etmeye çalışsınlar, aceleye kapılmasınlar diye onlara fırsat verilmişti, mühlet verilmişti, gözlerinin önünden karanlıklar, şüphe sisi, işkil pusu kaldırılmış, giderilmişti.
فَيَاالَهَا أَمْثَالا صَائِبَةً، وَ مَوَاعِظَ شَافِيَةً، لَوْ صَادَفَتْ قُلُوبآ زَاکِيَةً، وَ أَسْمَاعآ وَاعِيَةً، وَ آرَاءً عَازِمَةً، وَ أَلْبَابآ حَازِمَةً! فَاتَّقُوا اللهَ تَقِيَّةَ مَنْ سَمِعَ فَخَشَعَ، وَ آقْتَرَفَ فَاعْتَرَفَ، وَ وَجِلَ فَعَمِلَ، وَ حَاذَرَ فَبَادَرَ، وَ أَيْقَنَ فَأَحْسَنَ، وَ عُبِّرِ فَاعْتَبَرَ، وَ حُذِّرَ فَحَذِرَ، وَ زُجِرَ فَازْدَجَرَ، وَ أَجَابَ فَأَنَابَ، وَ رَاجَعَ فَتَابَ، وَ اقْتَدَى فَاحْتَذَى، وَ أُرِيَ فَرَأَى، فَأَسْرَعَ طَالِباً، وَ نَجَا هَارِباً، فَأَفَادَ ذَخِيرَةً، وَ أَطَابَ سَرِيرَةً، وَ عَمَّرَ مَعَاداً، وَ اسْتَظْهَرَ زَاداً، لِيَوْمِ رَحِيلِهِ، وَ وَجْهِ سَبِيلِهِ، وَ حَالِ حَاجَتِهِ، وَ مَوْطِنِ فَاقَتِهِ، وَ قَدَّمَ أَمَامَهُ، لِدَارِ مُقَامِهِ، فَاتَّقُوا اللَّهَ عِبَادَ اللَّهِ جِهَةَ مَا خَلَقَکُمْ لَهُ، وَ احْذَرُوا مِنْهُ کُنْهَ مَا حَذَّرَکُمْ مِنْ نَفْسِهِ، وَ اسْتَحِقُّوا مِنْهُ مَا أَعَدَّ لَکُمْ بِالتَّنَجُّزِ لِصِدْقِ مِيعَادِهِ، وَ الْحَذَرِ مِنْ هَوْلِ مَعَادِه.
Ne kadar ilginç olurdu, bu dosdoğru misaller ve şifa verici öğütler tertemiz gönüllere, işitip anlayan kulaklara, sabit görüşlere ve uzak görüşlü kalplere ulaşabilseydi!
O hâlde Allah’tan o kimse gibi korkun ki, duydu ve boyun eğdi, günah işledi ve itiraf etti, korktu ve amel etti, sakındı ve itaate koştu, yakin etti ve iyiliğe yöneldi, ibret verildi ve ibret aldı, korkutuldu ve korktu, günahtan men edildi ve men oldu, Hakk’ın davetine icabet etti ve Hakk’a gönül verdi, (günahtan) döndü ve tövbe etti, yol göstericilerine uydu ve onların yolundan yürüdü, kendine hakikat gösterildi ve gördü, aceleyle (hakkı) talep etti, kötülüklerden kaçarak kurtuluşa erdi, (ahiret) azığını elde etti, batınını temizledi, ahiretini bayındır kıldı; hareket günü, varacağı yer, ihtiyaç zamanı, hacet durumu ve yokluk diyarı için azık hazırladı, ebedi diyarı için de önceden azık gönderdi.
Ey Allah’ın kulları! Yaratılış hedefiniz yolunda takva edinin, sizi kendinden sakındırdığı hususlarda son derece sakının, kıyamette sizler için hazırladığı şeyler cihetinde Hakk’ın sadık vadinin tahakkuku ve ahiret gününün dehşetinden korunmak için istihkak ve liyakat edinmeye çalışın.
Ne yazık, ne yazık… Bu dos-doğru örnekler, bu şifâ veren öğütler, keşke tertemiz gönüllere, işitip duyan kulaklara, ayak direyip yapan erlere, ileriyi gören akıl- fikir sahibi kişilere söylenseydi. Duyup korkan, suç işleyip nâdim olan, itirafta bulunan, korkup kulluğa yönelen, ibâdete koyulan, çekinip
tâatlere başlayan, iyice bilip, inanıp güzel işler işleyen, ibret alıp kendine gelen, çağrıya uyup kötülükten geçen, geri dönüp tövbe eden, uyup yürüyen, gösterilen ve gören kişinin korktuğu gibi korkun, çekindiği gibi çekinin Allah’tan. Acele etti isteyip dileyen, kurtuldu korkan; buldu azığını; tertemiz etti özünü; onardı dönüp varacağı yeri. Göçeceği gün için, yöneleceği yol için, ihtiyacı olacak azığı, yokluk-yoksulluk yurdunda gerekecek konaklayacağı yerde hora geçecek azığı hazırladı; önceden yolladı.
Allah kulları, Allah sizi ne için yarattıysa onu bilin de ona göre sakının ondan; sizin neden çekinmenizi buyurduysa iyice anlayın da ona göre çekinin ondan; gerçek olarak söylediği, vaadettiği nelerse, lâyık olun onlara, dönüp varacağınızı bildirdiği yerde azâba uğrayacak suçlar da nelerse çekinin onlardan.
جَعَللَ لَکُمْ أَسْمَاعاً لِتَعِيَ مَا عَنَاهَا، وَ أَبْصَاراً لِتَجْلُوَ عَنْ عَشَاهَا، وَ أَشْلَاءً جَامِعَةً لِأَعْضَائِهَا، مُلَائِمَةً لِأَحْنَائِهَا، فِي تَرْکِيبِ صُوَرِهَا، وَ مُدَدِ عُمُرِهَا، بِأَبْدَانٍ قَائِمَةٍ بِأَرْفَاقِهَا، وَ قُلُوبٍ رَائِدَةٍ لِأَرْزَاقِهَا، فِي مُجَلِّلَاتِ نِعَمِهِ، وَ مُوجِبَاتِ مِنَنِهِ، وَ حَوَاجِزِ عَافِيَتِهِ، وَ قَدَّرَ لَکُمْ أَعْمَاراً سَتَرَهَا عَنْکُمْ، وَ خَلَّفَ لَکُمْ عِبَراً مِنْ آثَارِ الْمَاضِينَ قَبْلَکُمْ، مِنْ مُسْتَمْتَعِ خَلَاقِهِمْ، وَ مُسْتَفْسَحِ خَنَاقِهِمْ، أَرْهَقَتْهُمُ الْمَنَايَا دُونَ الْآمَالِ، وَ شَذَّ بَهُمْ عَنْهَا تَخَرُّمُ الْآجَالِ، لَمْ يَمْهَدُوا فِي سَلَامَةِ الْأَبْدَانِ، وَ لَمْ يَعْتَبِرُوا فِي أُنُف الْأَوَان.
…Size kulaklar verdi ki işe yarar şeyleri belleyesiniz, gözler verdi ki karanlıkları göresiniz, her uzvu çeşitli organlarla donattı, şekil telifi ve devamları hususunda onları uygun yerlerde karar kıldı, bedenlerini faydalı araçlarla teçhiz etti, kalpleri kendi rızkını arar, insanlar büyük nimetler, ihsan gerekleri ve afet engelleri ile sağlıklı bir hayat içindeler. Sizlere müddetini gizlediği ömürler tayin ve takdir etmiştir.
Sizden önce gelip geçenlerin yaşayıp ömür sürdükleri alanlarda, ölüm kemendi boğazlarına atılıp yok edilmeden önce mühlet bulup yaşadıkları mekânlarda sizler için ibretler bırakmıştır. Ölüm onları muratlarına erişmeden sürüp götürdü. Ecelleri dağıtıp perişan etti. Onlar bedenleri sağ salimken, gençlik fırsatı elerindeyken ibret almamışlardı.
(Gene bu hutbeden):
Size, kendisine kâr verecek, zarar getirecek sözleri, sesleri işitip duyan kulaklar, karanlıkları aydınlatacak, görüp anlayacak gözler, âzâsını derip devşirecek, düzülüp koşulmada, ömürleri boyunca birbirine uyacak yanları, yöreleri olacak bedenler verdi. Öyle bedenlerle bezedi sizi ki faydası dokunacak şeyler için duruşurlar; gönüller verdi size ki rızıklarını elde etmek için çalışırlar; onun en güzel nimetlerine ulaşmak, şükredilecek lütuflarına kavuşmak, esenlik bağışlarını almak, belâlarından kurtulmak için uğraşırlar.
Sizin için ömürler takdir etmiştir ki müddetini gizlemiştir sizden; sizin için ibretler bırakmıştır, sizden önce gelip geçenlerden. İbretler var sizin için, yaşayıp ömür sürdükleri alanlarda; ölüm kemendi boğazlarına atılıp yok edilmeden önce mühlet bulup yaşadıkları mekânlarda. Ölümleri, muratlarına ulaşmadan sürdü- götürdü onları; ecelleri dağıttı, per-perişan etti onları. Bedenleri sağ-esenken hazırlanmamışlardı; fırsat ellerindeyken ibret almamışlardı.
فَهَللْ يَنْتَظِرُ أَهْلُ بَضَاضَةِ الشَّبَابِ إِلَّا حَوَانِيَ الْهَرَمِ؟ وَ أَهْلُ غَضَارَةِ الصِّحَّةِ إِلَّا نَوَازِلَ السَّقَمِ؟ وَ أَهْلُ مُدَّةِ الْبَقَاءِ إِلَّا آوِنَةَ الْفَنَاءِ؟ مَعَ قُرْبِ الزِّيَالِ، وَ أُزُوفِ الِانْتِقَالِ، وَ عَلَزِ الْقَلَقِ، وَ أَلَمِ الْمَضَضِ، وَ غُصَصِ الْجَرَضِ، وَ تَلَفُّتِ الِاسْتِغَاثَةِ بِنُصْرَةِ الْحَفَدَةِ وَ الْأَقْرِبَاءِ، وَ الْأَعِزَّةِ وَ الْقُرَنَاء!
Acaba gençliklerinin en güzel çağlarını yaşayanlar ihtiyarlığının düşkünlüğünü; afiyet içinde yaşayanlar hastalık zamanını; ömür sürenler yok olma çağını mı beklerler? Kişinin dünyadan göçüp gitmesi, el ayak titremesi, tatlı tükürüğün boğazdan acı geçmesi, yardım etsinler diye evlatlara, akrabaya, dostlara ve eşlere yakınma zamanı da yakındır.
Acaba gençliklerinin en güzel çağlarında bulunanlar, ihtiyarlığı, kocalığın düşkünlüğünü mü beklerler? Sağ-esen yaşayanlar, hastalık zamanını mı isterler?
Yaşayıp ömür sürenler, yokolma çağını mı dilerler? Üstelik, kişinin dünyadan geçip gitmesi, göçüp yürümesi, el-ayak titremesi, yüreğin yanıp erimesi, tatlı tükürüğün boğazdan acı-acı geçmesi, yardıma koşsunlar, bir meded etsinler diye torunlara, yakınlara, yücelere, eşe-dosta bakınması da yakındır.
فَهََلْ دَفَعَتِ الْأَقَارِبُ، أَوْ نَفَعَتِ النَّوَاحِبُ، وَ قَدْ غُودِرَ فِي مَحَلَّةِ الْأَمْوَاتِ رَهِيناً، وَ فِي ضِيقِ الْمَضْجَعِ وَحِيداً، قَدْ هَتَكَتِ الْهَوَامُّ جِلْدَتَهُ، وَ أَبْلَتِ النَّوَاهِكُ جِدَّتَهُ، وَ عَفَتِ الْعَوَاصِفُ آثَارَهُ، وَ مَحَا الْحَدَثَانُ مَعَالِمَهُ، وَ صَارَتِ الْأَجْسَادُ شَحِبَةً بَعْدَ بَضَّتِهَا، وَ الْعِظَامُ نَخِرَةً بَعْدَ قُوَّتِهَا، وَ الْأَرْوَاحُ مُرْتَهَنَةً بِثِقَلِ أَعْبَائِهَا، مُوقِنَةً بِغَيْبِ أَنْبَائِهَا، لَا تُسْتَزَادُ مِنْ صَالِحِ عَمَلِهَا، وَ لَا تُسْتَعْتَبُ مِنْ سَيِّئِ زَلَلِهَا، أَوَ لَسْتُمْ أَبْنَاءَ الْقَوْمِ وَ الْآبَاءَ، وَ إِخْوَانَهُمْ وَ الْأَقْرِبَاءَ؟ تَحْتَذُونَ أَمْثِلَتَهُمْ، وَ تَرْكَبُونَ قِدَّتَهُمْ، وَ تَطَئُونَ جَادَّتَهُمْ؟! فَالْقُلُوبُ قَاسِيَةٌ عَنْ حَظِّهَا، لَاهِيَةٌ عَنْ رُشْدِهَا، سَالِكَةٌ فِي غَيْرِ مِضْمَارِهَا! كَأَنَّ الْمَعْنِيَّ سِوَاهَا، وَ كَأَنَّ الرُّشْدَ فِي إِحْرَازِ دُنْيَاهَا.
Ama ne soy-sop ve akraba bu sonucu giderebilir; ne de ağlaşıp sızlaşanlar fayda verebilir. O anda kişi, ölenlerin mahallesinde yer alan daracık mezarda tek başına kalmıştır. Derisini zehirli hayvanlar didik didik etmekte, o narin bedenini paramparça kılmaktadırlar. Kasırga tozunu savurmada, olaylar adını şanını silmededir.
Taze bedenler çürüyüp dökülmüş; kuvvetli kemikler eriyip gitmiştir. Ruhlar ağır günah yükleri altına girmiş, gaybın haberlerine yakinen inanmışlardır. Artık onların salih amellerinin artması istenmez, kötü hatalarından dolayı tövbe etmeleri beklenmez. Siz de o kavmin oğulları, babaları kardeşleri, akrabaları, değil misiniz? Siz de onların metodunu edinecek, onların bineğine binecek ve onların gittiği yola ayak basacaksınız. Ama gönüller o paydan ve olgunluktan nasipsiz gaflete dalarak kaskatı kesilmiş, asıl yolundan sapmış, başka bir yolda yürüyor. Sanki hakkın maksadı kendilerinden başkasıdır ve doğru yolu bulmak dünyaları elde etmekten ibarettir.
Ama soylar-boylar, bu sonucu hiç giderebildiler mi? Yahut ağlaşıp sızlaşanlar bir fayda verebildiler mi? O anda kişi, ölüp gidenlerin mahallesine bırakılmıştır; daracık mezarda tek başına kalmıştır: O anda kurt-kurş derisini didip sökmededir; yiyip sömürenler, nazlı, nâzik bedenini çekip sökmededir; kasırgalar tozunu-toprağını savurmadadır; olaylar adını-sanını silip süpürmededir.
Bedenler taptazeyken çürüyüp dökülmüştür; kemikler kuvvetle dururken erimiş gitmiştir. Canlar, ağır yüklerin altına girmişlerdir; gizli âlemin haberlerini duyup iyice inanmışlardır. Artık onların iyi işlerinin fazlalaşması da istenilmez; kötü işlerinden dolayı özür dilemeleri de beklenilmez. Siz de o toplumun oğulları, babaları, kardeşleri, yakınları değil misiniz? Onlar gibi siz de gideceksiniz; onların yoluna yöneleceksiniz; onların ana yoluna ayak basacaksınız. Ama gönüller, o paydan nasipsiz, gaflete dalmış, kararmış; doğru yoldan habersiz, her yanlarını kötülükler sarmış. Gidilecek yoldan başka bir yola düşmüşler; sanki söylenenler onlara değilmiş; sanki doğru yolu buluş, dünyalarını elde etmekten ibaretmiş.
وَ اعْلَمُوا أَنَّ مَجَازَکُمْ عَلَى الصِّرَاطِ وَ مَزَالِقِ دَحْضِهِ، وَ أَهَاوِيلِ زَلَلِهِ، وَ تَارَاتِ أَهْوَالِهِ، فَاتَّقُوا اللَّهَ عِبَادَ اللَّهِ تَقِيَّةَ ذِي لُبٍّ شَغَلَ التَّفَکُّرُ قَلْبَهُ، وَ أَنْصَبَ الْخَوْفُ بَدَنَهُ، وَ أَسْهَرَ التَّهَجُّدُ غِرَارَ نَوْمِهِ، وَ أَظْمَأَ الرَّجَاءُ هَوَاجِرَ يَوْمِهِ، وَ ظَلَفَ الزُّهْدُ شَهَوَاتِهِ، وَ أَوْجَفَ الذِّکْرُ بِلِسَانِهِ، وَ قَدَّمَ الْخَوْفَ لِأَمَانِهِ، وَ تَنَکَّبَ الْمَخَالِجَ عَنْ وَضَحِ السَّبِيلِ، وَ سَلَکَ أَقْصَدَ الْمَسَالِکِ إِلَى النَّهْجِ الْمَطْلُوبِ، وَ لَمْ تَفْتِلْهُ فَاتِلَاتُ الْغُرُورِ، وَ لَمْ تَعْمَ عَلَيْهِ مُشْتَبِهَاتُ الْأُمُورِ، ظَافِراً بِفَرْحَةِ الْبُشْرَى، وَ رَاحَةِ النُّعْمَى، فِي أَنْعَمِ نَوْمِهِ، وَ آمَنِ يَوْمِهِ، وَ قَدْ عَبَرَ مَعْبَرَ الْعَاجِلَةِ حَمِيداً، وَ قَدَّمَ زَادَ الْآجِلَةِ سَعِيداً، وَ بَادَرَ مِنْ وَجَلٍ، وَ أَکْمَشَ فِي مَهَلٍ، وَ رَغِبَ فِي طَلَبٍ، وَ ذَهَبَ عَنْ هَرَبٍ، وَ رَاقَبَ فِي يَوْمِهِ غَدَهُ، وَ نَظَرَ قُدُماً أَمَامَهُ. فَکَفَى بِالْجَنَّةِ ثَوَاباً وَ نَوَالًا، وَ کَفَى بِالنَّارِ عِقَاباً وَ وَبَالًا! وَ کَفَى بِاللَّهِ مُنْتَقِماً وَ نَصِيراً! وَ کَفَى بِالْکِتَابِ حَجِيجاً وَ خَصِيما!
Bilin ki, ceza yurduna giderken geçidiniz, ayakları kaydıran, sürçüp düşmekten korkulan tehlikelerle dolu olan sırattır.
Ey Allah’ın kulları! Allah’tan gönlünü O’na veren, düşüncesiyle bedenini korku saran, gece namazlarıyla uykusuz kalan, geceyi ümitle, gündüzleri de susuzlukla geçiren akıllı kişinin korktuğu gibi korkun. Zühd ile şehvetlerini öldürmüş, Allah’ın zikri dilini hareket ettirmiş, Allah korkusunu güvende olmak için önceden göndermiş, hak dışında tüm yollardan yüz çevirmiş ve insanı hakka ulaştıran en iyi yolu kat etmiştir. Aldatıcı şeyler onu aldatmamış, şüpheli şeyler gözlerini kör etmemiştir. Oysa o, müjde ferahlığının sevincini tatmış, en tatlı uykusuna esenlik nimetleriyle yatmış ve sorgu gününden eminliğe ermiştir. Çabuk geçilen geçitten (dünyadan) övülmüş bir şekilde geçip gitmiş, ileride varılacak yerin azığını önceden iyi hazırlamıştır. Ürküp işe koyulmuş, mühleti fırsat bilip çabuk davranmıştır. (Allah’ın rızayetini) talep etmeye rağbet göstermiş, korkulacak olanlardan korkmuş, bugünden yarınını gözetmiş, önündeki âleme bakmış ve görmüştür. Artık mükâfat olarak Cennet, azab olarak da Cehennem yeter. Muhakeme edici ve yardım edici olarak Allah kâfidir. Hakemlik ve hüccet olarak da Kur’ân yeter.
Bilin ki geçidiniz sırattır; uğradığınız, ayakları kaydıran, kayıp sürçüp düşülmekten korkutan, korkuları bir daha, bir daha çatan yerleridir.
Allah’tan korkun, düşünceler gönlünü alan, korku bedenini yoran, gece namazları uykusunu kendisine harâm eden, ümit, gündüzlerini susuzlukla geçirten, akıllı- fikirli kişinin korktuğu gibi. Sakınıp çekinmek, öyle kişiyi nefis isteklerine uymaktan men etmiştir; Hakk’ı anmak, başka sözlerden dilini
almıştır; korkuyu, emin olmaktan daha öne salmıştır; dosdoğru yoldan alıkoyan düşünceler bir yanda kalmıştır; dileğine varan yola gitmek için yoların en doğrusuna, en aydınına dalmıştır. Onu aldatmamıştır aldatan, kandıran şeyler; gözlerini örtmemiştir, kapatmamıştır şüpheli şeyler; oysa ki müjde ferahlığını, sevincini elde etmiştir; en tatlı uykusuna, esenlik nimetleriyle yatmıştır, soru gününden eminliğe yetmiştir. Gerçekten de şu çabucak geçilen geçitten geçip gitmiştir; ilerde varılacak yerin azığını önceden tedarik etmiştir; ürkmüştür de işe koyulmuştur; mühleti fırsat bilip tez davranmıştır; isteğe rağbet eylemiştir; korkulacak şeyden kokmuştur; bugünden yarını gözetmiştir; varılacak olan, önünde bulunan âleme bakmıştır, görmüştür. Artık cennet yeter sevâp olarak, mükâfât olarak; cehennem yeter azâp olarak, mücâzât olarak; Allah yeter öç almak ve yardım etmek bakımından ve kitap yeter delil getiriş ve düşmanlığa kalkış bakımından.
أُوصِِيکُمْ بِتَقْوَى اللَّهِ الَّذِي أَعْذَرَ بِمَا أَنْذَرَ، وَ احْتَجَّ بِمَا نَهَجَ، وَ حَذَّرَکُمْ عَدُوّاً نَفَذَ فِي الصُّدُورِ خَفِيّاً، وَ نَفَثَ فِي الْآذَانِ نَجِيّاً، فَأَضَلَّ وَ أَرْدَى، وَ وَعَدَ فَمَنَّى، وَ زَيَّنَ سَيِّئَاتِ الْجَرَائِمِ، وَ هَوَّنَ مُوبِقَاتِ الْعَظَائِمِ، حَتَّى إِذَا اسْتَدْرَجَ قَرِينَتَهُ، وَ اسْتَغْلَقَ رَهِينَتَهُ، أَنْکَرَ مَا زَيَّنَ، وَ اسْتَعْظَمَ مَا هَوَّنَ، وَ حَذَّرَ مَا أَمَّن.
Sizi özür getirmenize fırsat vermeyecek şekilde uyaran ve apaçık yolu göstererek sizlere hücceti tamamlayan Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. O; gönüllere gizlice giren, kulaklara işitilmeden, nefes almadan fısıldayan düşmandan çekinmenizi emretti. O düşman ki, kendisine uyanları saptırdı, helak etti, vadetti ve isteklere kaptırdı. Kötü suçları süslü; büyük günahları da kolay gösterdi. Yavaş yavaş dostlarını aldattı, rehin aldıklarına (saadet kapısını) kapattı. Sonra da süslediğini inkâr etti. Kolay gösterdiğini büyüttü. Güven verdiklerinden sakındırmaya çalıştı.
Allah’tan çekinmenizi tavsiye ederim size; özür getirmenize meydan bırakmadı; korkuttuğu şeyleri bildirdi size. Gösterdiği apaçık ana yolu delilleriyle anlattı size. Gönüllere gizlice görülmeden giren, kulaklara işitilmeden afsunlar okuyan, üfleyen düşmandan çekinmenizi buyurdu size. O düşman, kendisine uyanları saptırdı, helâk etti; vaad etti, aldattı; suçların kötülerini bezedi; helâk, eden büyük günâhları kolay gösterdi. Derken kendisine eş-dost olanı yavaş- yavaş avladı; sözlerine uyanı kıskıvrak bağladı; sonra da bezediğini inkârdan geldi; kolay gösterdiğini büyüttü, büyük bir suç olduğunu söyledi; yapılmasında hiçbir şey olmadığına kandırıp işlettiği günahlardan çekindirmeye kalkıştı.
أَمْ هَذَا الَّذِي أَنْشَأَهُ فِي ظُلُمَاتِ الْأَرْحَامِ، وَ شُغُفِ الْأَسْتَارِ، نُطْفَةً دِهَاقاً، وَ عَلَقَةً مِحَاقاً، وَ جَنِيناً وَ رَاضِعاً، وَ وَلِيداً وَ يَافِعاً، ثُمَّ مَنَحَهُ قَلْباً حَافِظاً، وَ لِسَاناً لَافِظاً، وَ بَصَراً لَاحِظاً، لِيَفْهَمَ مُعْتَبِراً، وَ يُقَصِّرَ مُزْدَجِراً، حَتَّى إِذَا قَامَ اعْتِدَالُهُ، وَ اسْتَوَى مِثَالُهُ، نَفَرَ مُسْتَکْبِراً، وَ خَبَطَ سَادِراً، مَاتِحاً فِي غَرْبِ هَوَاهُ، کَادِحاً سَعْياً لِدُنْيَاهُ، فِي لَذَّاتِ طَرَبِهِ، وَ بَدَوَاتِ أَرَبِهِ، ثُمَّ لَا يَحْتَسِبُ رَزِيَّةً، وَ لَا يَخْشَعُ تَقِيَّةً، فَمَاتَ فِي فِتْنَتِهِ غَرِيراً، وَ عَاشَ فِي هَفْوَتِهِ يَسِيراً [اسيرآ] لَمْ يُفِدْ عِوَضاً [غرضآ] وَ لَمْ يَقْضِ مُفْتَرَضاً.
O insan; rahimlerin karanlıklarında gizlice tasarlanıp kararlaştırılan dökülmüş erlik suyu ve yaratılışı noksan bir kan parçası, bir pıhtı değil miydi? Sonra rahimde bir yavru oldu.
Çıkıp süt emen bir çocukken, ergenlik çağına geldi. Sonra da kendisine duyduğunu belleten bir gönül, konuşan bir dil, bakıp gören bir göz verildi ki duyup gördüğünü anlasın, ibret alsın ve kötülüklerden kaçınsın.
Ama o büyüyüp geliştiğinde tekebbüre kapıldı, yüz çevirdi, heva ve hevesine uydu, lezzetlere dalsın diye dünyası için çalışıp çabaladı, meşakkate düştü. Belaya düşeceğini ummaz, korkması gerekenden korkmaz oldu. O, fitne içinde aldanmış olarak ölür; hayatı yanılgılar içinde, yarını için bir şeye kazanmadan, farzları yerine getirmeden geçip gider.
(Aynı Hutbeden, İnsanın Yaratılışına dâir buyurdular ki):
Bu, o yaratık değil midir ki onu rahimlerin karanlık- larında, perdelerin içinde düzdü-koştu; dökülüp saçılmış erlik suyuydu; yaratılışı noksan kan parçasıydı, pıhtıydı; rahimde bir yavruydu; çıkıp süt emer oldu; bir çocukcağızdı, ergenlik çağına geldi. Sonra ona, duyduğunu belleyen bir gönül, söyleyip konuşan bir dil, bakıp gören bir göz verdi de duyup gördüğünü anlar, ibret alır, kötülüklerden kaçar, kaçınır bir hale getirdi.
Derken dümdüz kalktı; bedeni boy attı; boynunu kaldırdı, baş çekti; kötülüğe yüz çevirdi, yöneldi; hevâ ve hevesini yüklendi; dünyasına çalıştı, meşakkate düştü; zevkindeki tatlara atıldı; aklına gelen dileklere kapıldı. Öyle bir halde ki bir musibete uğrayacağını ummaz; çekinilecek bir şeye düşeceğinden korkmaz; bu sürçmelerle az bir ömür sürer; bu fitneler içinde aldanarak ölür gider. Dünyada bir karşılık elde etmez; kendisine farz olan şeyleri de yerine getirmez.
دَهِممَتْهُ فَجَعَاتُ الْمَنِيَّةِ فِي غُبَّرِ [غبرة] جِمَاحِهِ، وَ سَنَنِ مِرَاحِهِ، فَظَلَّ سَادِراً، وَ بَاتَ سَاهِراً، فِي غَمَرَاتِ الْآلَامِ، وَ طَوَارِقِ الْأَوْجَاعِ وَ الْأَسْقَامِ، بَيْنَ أَخٍ شَقِيقٍ، وَ وَالِدٍ شَفِيقٍ، وَ دَاعِيَةٍ بِالْوَيْلِ جَزَعاً، وَ لَادِمَةٍ لِلصَّدْرِ قَلَقاً، وَ الْمَرْءُ فِي سَکْرَةٍ مُلْهِثَةٍ، وَ غَمْرَةٍ کَارِثَةٍ، وَ أَنَّةٍ مُوجِعَةٍ، وَ جَذْبَةٍ مُکْرِبَةٍ، وَ سَوْقَةٍ مُتْعِبَةٍ.
(İsyan çağının son anında pervasızca zevke dalmışken,) ölümün meşakkatleri gelip çatınca gündüzleri şaşkınlık içinde, geceleri ise uykusuzluk içinde geçirir. Elemlerin pençesinden ağrılar, sızılar, hastalıklar çeker. Sevgili kardeşi, müşfik babası; sabırsızca inleyen ve göğsünü dövenleri arasında düşüp kalmış, kendinden geçmiştir. O can çekişir, dert ve acılar içinde kıvranır, acı acı inler ve keder dolu bir bekleyiş içine girer.
Bu sırada o serkeşlik çağının geri kalan bir ânında, zevkine pervâsızca dalmışken ölüm belâsının mihnetleri gelir-çatar; şaşırırkalır; ağlayıp inleyerek geceyi gündüz eder; uykusuzluktan biter; elemlerin pençesine düşer, zahmetler çeker; ağrılara-sızılara uğrar, illetlere, hastalıklara karar. Yüreğinin başı kardeşinin yanında, esirgeciyi babasının katında eyvahlar olsun der; göğsünü döver. Can verirken kendinden geçer; öyle bir andır o ki derdi arttıkça artar; inledikçe inler; canı bedenden çekilir; mihnetlerine mihnetler katılır.
ثُمَّّ أُدْرِجَ فِي أَكْفَانِهِ مُبْلِساً، وَ جُذِبَ مُنْقَاداً سَلِساً، ثُمَّ أُلْقِيَ عَلَى الْأَعْوَادِ رَجِيعَ وَصَبٍ، وَ نِضْوَ سَقَمٍ، تَحْمِلُهُ حَفَدَةُ الْوِلْدَانِ، وَ حَشَدَةُ الْإِخْوَانِ، إِلَى دَارِ غُرْبَتِهِ، وَ مُنْقَطَعِ زَوْرَتِهِ، وَ مُفْرَدِ وَحْشَتِهِ، حَتَّى إِذَا انْصَرَفَ الْمُشَيِّعُ، وَ رَجَعَ الْمُتَفَجِّعُ [مفّجع] أُقْعِدَ فِي حُفْرَتِهِ نَجِيّاً لِبَهْتَةِ السُّؤَالِ، وَ عَثْرَةِ الِامْتِحَانِ.
Ölünce ümitsizce kefenine sarılır Her şeye boyun eğdiği bir hâlde kaldırıp tabutuna koyarlar. Yorulmuş, bitap düşmüş, hastalıktan erimiş, işi bitirmiştir. Torunlar, evlatlar, kardeşler onu yüklenerek gariplik yurduna; bir daha ziyaretçisi gelmeyecek mekânına götürürler. Onu uğurlayanlar, ayrılık acısına düşenler geri dönünce, şaşırıp kalacağı soruyu cevaplaması, derde dert katan imtihana hazırlanması için çukurunda oturtulur.
Ölünce dünyadan elini-ayağını çeker; kefenine sarılır; her şeye boyun verir, çekilir; sonra onu tabutuna korlar; yorulmuş, işi bitmiştir; hastalıktan erimişgitmiştir. Oğullar, kardeşler toplanırlar; onu yüklenirler; gariplik yurduna, bir daha ziyaretçisi gelmeyecek yerine getirirler onu. Geçirenler ayrılınca, acısına düşenler dönünce onu, şaşırıp kalınacak soruya cevap vermek, derde dert katan sınanmaya hazırlanmak için çukurunda oturturlar.
وَ أََعْظَمُ مَا هُنَالِکَ بَلِيَّةً نُزُولُ الْحَمِيمِ، وَ تَصْلِيَةُ الْجَحِيمِ، وَ فَوْرَاتُ السَّعِيرِ، وَ سَوْرَاتُ الزَّفِيرِ، لَا فَتْرَةٌ مُرِيحَةٌ، وَ لَا دَعَةٌ مُزِيحَةٌ، وَ لَا قُوَّةٌ حَاجِزَةٌ، وَ لَا مَوْتَةٌ نَاجِزَةٌ، وَ لَا سِنَةٌ مُسَلِّيَةٌ، بَيْنَ أَطْوَارِ الْمَوْتَاتِ، وَ عَذَابِ السَّاعَاتِ! إِنَّا بِاللَّهِ عَائِذُونَ!
İşte belaların en büyüğü de “Kaynar suyla ziyafet veriliş ve Cehenneme atılış…” zamanıdır. Alev alev yanan cehennem ateşinin ürpertici sesler çıkardığı, çekip alan azabın saldırdığı zamandır bu… Ne azap bir an durur ki kişi biraz rahat etsin; ne mola var ki eziyet biraz gitsin. Ne ona engel olacak bir güç, ne onu giderip kurtaracak ölüm, ne de onu unutturacak uyku vardır. Kişi çeşit çeşit ölümler, an be an yenilenen azablar içinde yaşar. Cehennem azabından Allah’a sığınırız.
Belâların en büyüğü de oradadır, o zamandır: “Kaynar suyla ziyafet veriliş ve cehenneme atılış.” (56; Vâkıa, 93-94) Alev- alev yanan ateşin coşup kavrayışı, çekip alan azâbın saldırışı. Ne azâbın durması var ki kişi biraz rahat etsin; ne dinlenmesi var ki eziyet birazcık gitsin; ne bir kuvvet var ki onu gidersin; ne ölüm var ki insan kurtulsun; ne birazcık uyku var ki azâbı unuttursun. Kişi, çeşit-çeşit ölümler içinde, zamandan zamana yenilenen azaplar içinde yaşar; gerçekten de biz, Allah’a sığınırız.
عِبَاادَ اللَّهِ، أَيْنَ الَّذِينَ عُمِّرُوا فَنَعِمُوا، وَ عُلِّمُوا فَفَهِمُوا، وَ أُنْظِرُوا فَلَهَوْا، وَ سُلِّمُوا فَنَسُوا! أُمْهِلُوا طَوِيلًا، وَ مُنِحُوا جَمِيلًا، وَ حُذِّرُوا أَلِيماً، وَ وُعِدُوا جَسِيماً، [جميلا]! احْذَرُوا الذُّنُوبَ الْمُوَرِّطَةَ، وَ الْعُيُوبَ الْمُسْخِطَةَ.
Ey Allah’ın kulları! Nimetler içerisinde ömür sürenler nerede? İlim öğrenip anlayanlar nerede? Onlara mühlet verildi de gaflete daldılar. Sağlık ve esenlik içinde yaşarlarken unuttular. Uzun mühlet elde ettiler. Lütuflara nail oldular, çetin azaplarla korkutuldular, sevaplarla müjdelendiler. Sakının insanı helak çukuruna düşüren günahlardan, gazaba uğratan ayıplardan…
Ey Allah kulları, nerede o ömür sürenler ki nimetlere gark oldular; nerede o bilgi belleyenler ki anlar, bilir bir hâle geldiler? Mühlet verildi onlara, gaflete daldılar; sağ-esen oldular, unutup gittiler. Uzun zaman mühlet buldular; fırsat elde ettiler; lütuflara, ihsanlara nâil oldular; çetin azaplarla korkutuldular; büyük sevaplarlamüjdelendiler. Korkun insanı helâk çukuruna atan günahlardan, gazaba uğratan ayıplardan.
أُولِي الْأَبْصَارِ وَ الْأَسْمَاعِ، وَ الْعَافِيَةِ وَ الْمَتَاعِ، هَلْ مِنْ مَنَاصٍ أَوْ خَلَاصٍ. أَوْ مَعَاذٍ أَوْ مَلَاذٍ، أَوْ فِرَارٍ أَوْ مَحَارٍ! أَمْ لَا؟ «فَأَنَّى تُؤْفَکُونَ» أَمْ أَيْنَ تُصْرَفُونَ! أَمْ بِمَا ذَا تَغْتَرُّونَ! وَ إِنَّمَا حَظُّ أَحَدِکُمْ مِنَ الْأَرْضِ، ذَاتِ الطُّوْلِ وَ الْعَرْضِ، قِيدُ قَدِّهِ، مُتَعَفِّراً عَلَى خَدِّهِ!
Ey gören gözleri, duyan kulakları olanlar! Ey afiyet ve dünya malı olanlar! Kaçıp sığınılacak, kurtuluşa erişilecek, güvene kavuşulacak, kaçıp gizlenilecek bir yer var mı? Elbette yok!
“Nasıl da döndürülüyorsunuz?” Nereye götürülüyorsunuz, neye aldanıyorsunuz? Oysa bu kadar uzunluğuna ve genişliğine rağmen, her birinizin yeryüzündeki payı, düşüp yanağınızı koyduğunuz yer değil mi?
Ey gören gözleri, duyan kulakları olanlar; ey âfiyete dalanlar, dünya matahını elde edenler. Var mı bir kaçacak durak, kurtulunacak oğrak? Var mı bir sığınılacak, güvenilecek, uğranılacak yatak? Var mı, yoksa yok mu? Öyleyse nereye dönüyorsunuz, nereye gidiyorsunuz, neye aldanıyorsunuz? Bu kadar uzunluğuna enliliğine karşı gene de her birinizin yeryüzünden payı olan yer, düşüp yanağını yere koyacağı, boyunca bir yer.
الْآنََ عِبَادَ اللَّهِ وَ الْخِنَاقُ مُهْمَلٌ، وَ الرُّوحُ مُرْسَلٌ، فِي فَيْنَةِ الْإِرْشَادِ، وَ رَاحَةِ الْأَجْسَادِ، وَ بَاحَةِ الِاحْتِشَادِ، وَ مَهَلِ الْبَقِيَّةِ، وَ أُنُفِ الْمَشِيَّةِ وَ إِنْظَارِ التَّوْبَةِ، وَ انْفِسَاحِ الْحَوْبَةِ، قَبْلَ الضَّنْکِ وَ الْمَضِيقِ، وَ الرَّوْعِ وَ الزُّهُوقِ، وَ قَبْلَ قُدُومِ الْغَائِبِ الْمُنْتَظَرِ، وَ إِخْذَةِ الْعَزِيزِ الْمُقْتَدِر.
Ey Allah’ın kulları! Henüz ölümcül ip boynunuza atılmamışken, canlarınız kemallere erişmek için özgürken, bedenleriniz rahatken, dertlerinize çare bulabilirken, fırsat elinizdeyken, karar almaya, tövbe etmeye hâlâ zamanınız varken; dehşet darlığına, korkuya ve yokluğa düşmeden, görünmeyen fakat beklenen (ölüm) gelmeden, aziz ve muktedir olan sizi ansızın almadan gayret edin, çalışıp çabalayın.
Seyyid Razî şöyle diyor: Rivayetlerde yer aldığı üzere Hz. Ali bu hutbeyi irad ederken dinleyenlerin bedenleri korkudan titremiş, gözyaşları
akmış, kalpleri ürpermiştir. Bu yüzden de bir grup bu hutbeyi “Garra”
olarak adlandırmıştır.
Allah’ın kulları, şimdi çalışmaya koyulun ki henüz ip, boynunuza atılmamıştır; can henüz bedenlerinizdedir. Şimdi doğru yolu arayıp bulmak, geri kalan ömrünüzden faydalanmak zamanıdır; bedenleriniz sağ-esendir; toplaşıp çâre bulmaya zamanınız vardır; elinizdedir ömrünüzden kalan mühlet; elinizdedir güç-kudret; tövbe etmeye henüz vardır müddet; genişlik çağındasınız; dileyebilirsiniz hâcet; çalışın sıkıntıya, darlığa düşmeden önce; darlığa, dağınıklığa çatmadan önce; çalışın görünmeyen, fakat beklenen gelmeden; üstün ve kudret sahibi olan sizi ansızınalmadan.1
…
1 – Bu hutbeyi okurlarken tüyler ürpermiş, gözler nem- lenmiş, gönüller halden hale girmiştir.