وَ مِن خُطبَةٍ لَهُ عَليهِ السَّلامُ
وَ هِيَ المَعْرُوفَةُ بِالشِّقْشِقِيَّةِ
وَ تَشْتَمِلُ عَلى الشَّکْوى مِنْ أمْرِ الْخِلاَفَةِ ثُمَّ تَرْجِيحِ صَبْرِه عَنْها، ثُمَّ مُبَايَعَةِ النّاسِ لَهُ
Şıkşıkiye Hutbesi adıyla meşhurdur. Hilafet hakkındaki şikâyeti, neden sabrettiği ve halkın kendine biati hususunda:
اَما وَ اللهِ لَقَدْ تَقَمَّصَها فُلانٌ وَ اِنَّهُ لَيَعْلَمُ اَنَّ مَحَلِّيَ مِنْها مَحَلُّ الْقُطْبِ مِنَ الرَّحا. يَنْحَدِرُ عَنِّي السَّيْلُ، وَ لا يَرْقَى اِلَيَّ الطَّيْرُ فَسَدَلْتُ دُونَها ثَوْبآ، وَ طَوَيْتُ عَنْها كَشْحآ. وَ طَفِقْتُ اَرْتَئِي بَيْنَ اَنْ اَصُولَ بِيَدٍ جَذّاءَ، اَوْ اَصْبِرَ عَلى طَخْيَةٍ عَمْياءَ، يَهْرَمُ فِيهَا الْكَبيرُ، وَ يَشيبُ فِيهَا الصَّغيرُ، وَ يَكْدَحُ فِيهَا مُؤمِنٌ حَتّى يَلْقي رَبَّهُ! فَرَاَيْتُ اَنَّ الصَّبْرَ عَلى هاتا اَحْجى، فَصَبَرْتُ وَ فِي الْعَيْنِ قَذَىً، وَ فِي الْحَلْقِ شَجآ، اَرى تُراثِي نَهْبآ.
Allah’a andolsun ki, falan kimse, hilafete göre yerimin, değirmen taşının mili gibi olduğunu bildiği hâlde, hilafeti bir gömlek gibi giyindi. Oysa sel benden akar ve hiçbir kuş benim uçtuğum yerlere uçamazdı. Ben de hilafetle arama bir perde çektim, ondan yüz çevirdim.
Başladım düşünmeye; kesilmiş elimle atağa mı geçeyim yoksa kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Öyle bir karanlık ve körlük ki bu, büyüğü tamamıyla yıpratır, küçüğü tümüyle ihtiyarlatır, mümin kimse de Rabbine ulaşıncaya dek bu karanlık körlükte zahmetten zahmete düşer.
Gördüm ki sabretmek akla daha yatkın, sabrettim. Ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik. Mirasımın yağmalandığını görüyordum. Ta ki birincisi yolunu tamamlayıp, onu kendinden sonraki falana verdi gitti
Andolsun Allah’a ki filân, onu bir gömlek gibi giyindi; oysa daha iyi bilirdi o, ben hilâfete nispetle değirmen taşının mili gibiydim; hilâfet benim çevremde dönerdi; sel benden akardı; hiçbir kuş, uçtuğum yere uçamazdı. Hilâfetle arama bir perde çektim; onu koltuğumdan silkip attım.
Düşündüm; kesilmiş elimle hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Hem de öylesine bir körlük ki ihtiyarları tamamıyla yıpratır; çocuğu kocaltır; inanan da Rabbine ulaşıncaya dek bu zulmette zahmet çeker.1
Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ettim ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik vardı; mirâsımın yağmalandığını görüyordum. Birincisi, ona falâna verip gitti 2
…
1 – Hutbenin baş tarafında geçen “filân”dan maksat birinci halife Ebubekir’dir.
2 – Buradaki falan”da ikinci halife Ömer’dir.
حتّى مَضَى الاْوَّلُ لِسَبيلِهِ فَاَدْلى بِها اِلى فُلانٍ بَعْدَهُ. (ثُمَّ تَمَثَّلَ بِقَوْلِ الاْعْشى):
شَتّانَ ما يَوْمِي عَلى کُوْرِها وَ يَوْمَ حَيّانَ اَخي جابِرِ
فَيا عَجبآ!! بَيْنا هُوَ يَسْتَقيلُها فِي حَياتِهِ اِذْ عَقَدَها لاَخَرَ بَعْدَ وَفاتِهِ ـلَشَدَّ ما تَشَطَّرا ضَرْعَيْها ـ فَصَيَّرَها فِي حَوْزَةٍ خَشْناءَ يَغْلُظُ کَلْمُها، وَ يَخْشُنُ مَسُّها و يَکْثُرُ الْعِثارُ فِيها، وَ الاْعْتِذارُ مِنْها، فَصَاحِبُها کَراکِبِ الصَّعْبَةِ اِنْ اَشْنَقَ لَها خَرَمَ، وَ إِنْ اَسْلَسَ لَها تَقَحَّمَ، فَمُنِيَ النّاسُ ـ لَعَمْرُ اللهِ ـ بِخَبْطٍ وَ شِماسٍ، وَ تَلَوُّنٍ وَ اعْتِراضٍ فَصَبَرْتُ عَلى طُولِ الْمُدَّةِ، وَ شِدَّةِ الْمحْنَةِ.
Hz. Ali daha sonra A’şa’nın şu beytini okudu:
“Cabir’in kardeşi Hayyan nezdinde yaşadığım hayat ile Şimdiki hayatım arasında ne benzerlik var!” (Yani, ben bugün sıcak havada bir lokma ekmek için uzun çölleri kat ediyorum. Cabir’in kardeşi Hayyan ile birlikte yaşadığım dönemlerde ise nimetler içinde yaşıyordum.) (1)
Ne kadar ilginç! Yaşarken halkın kendisini bırakmasını isterdi. Ama ölümden sonra yerine öbürünün geçmesini sağladı. Bu iki kişi hilafeti devenin iki memesi gibi kendi aralarında paylaştılar. Hilafeti öyle sert ve kaba bir yere attı ki sertliği insanı derinden yaralar, oldukça kaba davranırdı.
Hilafeti boyunca oldukça düştü, sürçtü. Habire sürçtükçe özür diledi, Hilafet sahibi, huysuz bir deveye binmişe benzerdi. Öyle bir deve ki yularını çekse burnu yırtılır, yaralanırdı, dizginlerini salsa nefsini yokluğa, helake atardı.
Allah’ın bekasına (varlığına) andolsun ki insanlar onun zamanında ihtilafa düştü, huysuzlaştı, renkten, renge büründü ve birbirini suçladı. Ama ben bu uzun zaman boyunca birçok zahmet, mihnete düşmeme rağmen yine de sabrettim.
…
1- Hz. Ali (a.s) bu şiirle şunu demek istemiştir: Ben Resulullah zamanında ona herkesten daha yakındım ve herkesin saygı duyduğu biriydim. Ama bugün hilafeti elden ele dolaştırıyorlar ve benimle asla ilgilenmiyorlar bile.
(sonra A’şâ’nın şu beytiniokudular:)
Bugün deveye binmişim; yolculuk zahmetine düşmüşüm; Câbir’in kardeşi Hayyanla bulunduğum günle bu günüm kıyaslanır mı hiç?3
Ne de şaşılacak şey ki yaşarken halkın kendisini bırakmasını teklif ederdi; ölümünden sonra yerine öbürünün geçmesini sağladı.4 Bu iki kişi hilâfeti, devenin iki memesi gibi aralarında paylaştılar. O, hilâfeti, düz ve düzgün olmayan çorak bir yere attı; sözü sertti, insanı yaralardı; onunla buluşup görüşeni incitirdi.
Meselelerde şüphesi çoktu; özür getirmesinin sayısı yoktu. Onunla konuşan, arkadaşlık eden, serkeş bir deveye binmişe benzerdi; burnuna geçen yularını çekse burnu yırtılır, yaralanırdı; bıraksa üstündekini helâk olma çukuruna götürür, atardı. Allah’ın bekasına andolsun, halk, onun zamanında ne edeceğini şaşırdı; yoldan çıktı; renkten renge boyandı; oradan oraya yeldi-durdu.5
…
3 – A’şâ, Ebu-Basir Meymûn b. Kays’tır. Cahiliyye şâir- lerinden olan, sesi de gayet güzel bulunan bu zat, İmri’ül-Kays ve Nâbıga gibi ünlü şâirlerden sayılmıştır. Vakt-i Saâdete erişmiş, Hz. Rasûl-i Ekrem’e (s.a.a) methiyeler yazmış; onları, huzurunda okumaya giderken Ebu-Süyfan mâni’ olmuş, avdetinde, Menfuha denen yerde deveden düşüp ölmüştür. Heyyan, boyunun ulusu olan bir zattı; İran şâhıyla dostluğu vardı, A’şâ ile de dosttu; sohbet arkadaşıydı. Bâzı sebeplerle ondan uzaklaşmıştı; o münasebetle söylediği kasîdede bu beyit geçer. Emir’ül-Mümi’nin (a.s), bu beyti inşad ederek Hazreti Rasûl-i Ekrem (s.a.a) zamanındaki haliyle ondan sonraki haline işaret buyurmaktadır.
4 – Ebubekir’in biatten sonra “Bırakın beni, ben sizin en hayırlınız değilim” dediği rivayet edilmiştir. Bu sözü, “Sizin en hayırlınız olmadığım halde beni, başınıza getirdiniz; siz beni veliyy-i emr ettiniz” tarzında söylediği de rivayetler arasında-dır (Muhammed Abduh Şerhi, s.32, 3. not). Hz. Emir’i, Ebubekir’e götürdükleri zaman, Ömer, biat etmedikçe senden el çekmeyiz deyince Ömer’e, “İyi sağ bu sütü, yarısı senin olacak; bugün onun faydası için düzüp koştuğun bir iş yarın sana dönecek” dediği rivayet edilmiştir.
5 – Ömer’in, zâtı içtihatlarına işarettir. Meselâ, 9. sûrenin (Tevbe) 60. âyet-i kerîmesinde zekâtın, yoksullara, hiçbir varlığı olmayanlara, zekât toplayan memurlara, müellefet’ül-kulûb’a (gönülleri Müslümanlığa malla, servetle ısındırılmak istenenlere), kölelere, tutsaklara, borçlulara, yolda kalmışlara, Allah yolunda savaşanlara verilmesi buyrulmuşken, Ebubekir’in zamanında Ömer, artık müellefet’ül-kulûba vermeye lüzum kalmadı demiş, onlara zekât verdirmemişti. 8. sûrenin (Enfâl) 41. âyet-i kerimesinde ganimetin beşte biri Allah yolunda sarfedilecek, Peygamber’e ve yakınlarına, yetimlerine, hiçbir şeyi olmayanlarına ve bu yolda savaşanlarına verilecekken bu payı kaldırmış, Mâlik b. Nüveyre’yi, Müslüman olduğu halde öldürten ve şer’i süresini beklemeden zevcesini alan Halid b. Velid’i, evvelce onun şiddetle aleyhinde bulunduğu halde, kendi zamanında bağışlamış, hac töreninden umreyi, törenden nisâ tavafını kaldırmış, Müslim’in rivâyetine göre kendi zamanında bile yapıla gelen muvakkat nikâhı yasak etmişti. Ezandan, “Hayye alâ hayr’il-amel-haydin en hayırlı işe” sözünü, halk ibâdete koyulur da savaşı boşlar diye okutmamış, bir kerede üç talak vermeyi, kadın boşamaktan halkı çekindirmek için câiz görmüş, sünnet ve nâfile namazlarda cemâat olmadığı halde terâvih namazını cemaatla kıldırmış, su bulunmadığı vakit teyemmümle namaz kılınmamasını emretmiş, miras ve iddet meselelerinde içtihatlarda bulunmuştu. Daha bu çeşit birçok içtihatları olmuş, sabah ezanına “namaz uykudan hayırlıdır” sözünü katmıştı (Ali kuşçı’nın “Şerh-u Tecrid”inde, “imâmet” bahsinîn sonlarında; “En-Nass-u ve’l-İçtihâd”a da bakınız, 1383-1943, s. 199-220). Mâlik’in “El-Muvatta”ı ve Zerkaanî’nin Şerhi, cüz’ 1, s.25.AbdülHuseyn Ahmed’il- Emini’nin “El-Gadir-u fi’l-Kitâbı ve’s-Sünneti ve’l-Edeb”inin 7. cüz’üne de bakınız; 2. basım, Tehran-1372, s.63-64).
حَتّى اِذا مَضى لِسَبيلِهِ جَعَلَها فِي جَماعَةٍ زَعَمَ اَنِّي اَحَدُهُمْ فَيَا لَلّهِ وَ لِلشُّورَى مَتَى اعْتَرَضَ الرَّيْبُ فِيَّ مَعَ الاْوَّلِ مِنْهُمْ، حَتّى صِرْتُ اُقْرَنُ اِلى هَذِهِ النَّظائِرِ! لکِنّي اَسْفَفْتُ اِذْ اَسَفُّوا، وَ طِرْتُ اِذْ طَارُوا؛ فَصَغا رَجُلٌ مِنْهُمْ لِضِغْنِهِ، وَ مالَ الاْخَرُ لِصِهْرِهِ، مَعَ هَنٍ وَ هَنٍ، اِلى اَنْ قامَ ثالِثُ الْقَوْمِ نافِجآ حِضْنَيْهِ، بَيْنَ نَثِيلِهِ وَ مُعْتَلَفِهِ، وَ قامَ مَعَهُ بَنُو اَبيهِ يَخْضَمُونَ مالَ اللهِ خِضْمَةَ الاْبْلِ نِبْتَةَ الرَّبيعِ، اِلى اَنِ انْتَکَثَ عَلَيْهِ فَتْلُهُ، وَ اَجْهَزَ عَلَيْهِ عَمَلُهُ، وَ کَبَتْ بِهِ بِطْنَتُهُ.
Derken o da yolunu kat etti ve hilafeti bir topluluğa bıraktı ki benim de o topluluktan biri olduğumu sanıyordu.
Allah’ım, sana sığınırım, ne şûraydı bu! Benim hakkımda birincisiyle ne zaman şüphe hâsıl oldu ki bu tür kimselere denk tutuldum ben! Ama buna rağmen (kuşlar gibi) inerlerken onlarla indim, uçarlarken onlarla uçtum. İçlerinden biri (Sa’d b. Ebî Vakkas) haset ve kininden ötürü doğru yoldan saptı, öbürü (Abdurrahman b. Avf da) damadı olduğundan ona meyletti, öbürleri de öyle şeyler yaptılar ki söylenmesi, anılması bile çok çirkin…
Derken onların üçüncüsü iki yanı şişmiş bir hâlde kalktı. Yediği yerle kirlettiği yer arasında yaşadı.
Onunla beraber babasının oğulları da (mensubu olduğu Ümeyyeoğulları da) işe giriştiler. Allah’ın malını devenin ilkbaharda otları, çayır, çimeni yiyip hazmettiği gibi yiyip hazmettiler. Sonunda onun da ipleri çözüldü. Amelleri işini bitirdi. Karnının dolgunluğu, onu yere serdi.
Uzun bir zaman, çetin mihnetlere düştüm; sabrettim; derken o da yoluna düzüldü; halîfeliği bir topluluğa bıraktı ki ben de bunların biriyim sanıldı.
Allah’ım, sana sığınırım; ne de danışma topluluğuydu bu. Onlardan benim hakkımda, birincisiyle ne vakit bir şüpheye düşen oldu ki bu çeşit kişilere katıldım ben? Fakat inerlerken onlarla indim; uçarlarken onlarla uçtum; inişte, yokuşta onlarla beraber oldum. İçlerinden biri, hasedinden gerçekten saptı; öbürü, damadı olduğundan ona uydu, benden yüz çevirdi; öbürleri de öyle işler ettiler ki anmak bile çirkin.6
Derken kavmin üçüncüsü kalktı; hem de bir halde ki iki yanı da yelle dolmuştu; işi gücü, yediğini çıkaracak yerle yiyeceği yer arasında gidip gelmekti. Onunla beraber babasının oğulları da işe giriştiler; Allah malını ilk baharda devenin otları, çayırı-çimeni yiyip sömürmesi gibi yediler, sömürdüler. Sonunda onun da ipi çözüldü; hareketi tezce yaralanıp öldürülmesine sebep oldu, karnının dolgunluğu onu bu hale getirdi; işini tamamladıgitti.7
…
6 – Ömer yaralanınca vefat edeceğini anlayıp yanında- kilere EbuUbeyde sağ olsaydı onu halife yapardım; Huzeyfe’nin kölesi Sâlim sağ olsaydı bu işi ona verirdim demiş, sonra yedi kişinin adını söylemiş, bunlardan Sâid b. Zeyd’i kendi soyundan olması dolayısıyla öbürlerine katmamış, Sa’d b. Ebi-Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr, Osman ve Ali’den meydana gelen bir şûrâ kurulma-sını, şûrâya Abdurrahman’ın riyâset etmesini söylemişti. Ancak bunlardan Sa’d’i serttir, Abdurrahman b. Avf’ı, bu ümmetin Karûn’udur diye yerdi. Talha’nın kibirli, Zübeyr’in nekes olduğunu, Osman’ın boyunu sevdiğini, Ali’nin de halifeliğe haris bulunduğunu söyledi. Sonra Suheyb’e, üç gün halka namaz kıldırmasını emretti. Ebu- Talha’yı, elli kişiyle, şûrâ erkânının topladığı evi kuşatmaya memur edip bunların beşi birleşir, birisi ayrılırsa onun öldürülmesini, üçü birini üçü de başka birini tutarsa Abdurrahman’ın bulunduğu tarafın kabûl edilmesini söyledi. Abdurrahman kendisini ve Sa’d’i bu işten ayırdı. Sa’d ise ona; Osman sana biat ederse üçüncü biat eden ben olurum; fakat Osman’ı tayin edersen Ali tarafını tutarım dedi. Nihayet Abdurrahman, Ali’ye, Ebubekir ve Ömer’in yolunu tutup tutmayacağını sordu. Ali, ben Allah’ın kitabı, Peygamber’in sünneti üzere ve kendi içtihadımla hareket ederim cevabını verdi. Aynı suali üç kere Osman’a sordu; Osman her üçüne de müspet cevap verince ona biat etti. Bir de şu var:
Şûrâda riyaset eden Abdurrahman’ın zevcesi ana tarafından Osman’ın kız kardeşiydi. Sa’d b. Ebi-Vakkas, Abdurrahman’ın amca oğullarındandı, ikisi de Zühre oğulları boyundandı; ayrıca Hazreti Emir’le de arası açıktı. Sa’d’in anası, Süfyan b. Ümeyye b. Abdüşşem’in kızıydı; Ali, bu boydan bir çoğunu savaşlarda öldürmüştü. Talha Teyim boyundandı; bu boyun Hâşim oğullarıyla arası açıktı. Nitekim sonradan, Osman’ın kanını almak bahanesiyle isyanı da, gizlediği fikri açığa vurdu. Zübeyr, Ebubekir’in hilâfetinden beri Ali’ye taraftar görünmekteydi, fakat halifeliğe özendiği sonraki isyanıyla meydana çıktı. Şûrâdan sonra Mikdâd b. Esved’in, Abdurrahman’a, “andolsun Allah’a ki Ali’yi terk ettin ama o, hak üzere hüküm veren ve gerçek olarak adalete
riayet edenlerdendi” demiş, “Kureyş’e bakıyorum, en doğru söyleyen, en gerçek olarak hükmeden kişiyi bırakıyor” sözlerini de sözüne eklemişti.
Abdurrahman, korkuyorum fitneye kapılmandan, Allah’tan çekin sözüyle Mikdâd’a cevap vermişti. Sonra Osman’ın zamanındaki ayaklanma sırasında Abdurrahman’a, bu, ellerinle hazırladığın şey demiş, o da, ben böyle sanmıyordum, fakat Allah’a and olsun, onunla konuşmayacağım artık demiş, sözünü de tutmuş, ölüm hastalığında kendisini dolaşmaya gelen Osman’dan yüzünü duvara çevirmiş, ona bir söz bile söylememişti (Muhammed Abduh Şerhi, s.34-35, 1.not).
7 – Osman, Abdüşşems oğlu Ümeyye oğlu Ebi’l-Âs’ın oğlu Affan’ın oğludur. Yetmiş beş, yetmiş altı, diğer rivayette seksen, yahut seksen sekiz yıl yaşamış, hicretin yirmi dördüncü yılında halifelik makamına gelmiş, on iki yıldan on iki, yahut sekiz gün eksik bir müddet hilafet makamında kalmış, hicretin otuz beşinci yılı zilhiccesinin on sekizinci günü öldürülmüştü. Hazreti Rasûl’ün (s.a.a), Rukayye, sonra da Ümmü Külsûm adlı iki kızını aldığından Zü’n-Nûreyn, yâni iki nur sâhibi diye anılmıştır. Kavmin üçüncüsünden maksatları Osman’dır. Osman, ana tarafından kardeşi Velîd b. Ukbe’yi Kûfe’ye tayin etmiş, beytülmâli, sıla-i rahimde bulunuyorum diye Ümeyye oğullarına pay etmiş, Hazreti Rasûl’ün (s.a.a) Medîne’den sürdüğü Hakem’i ve oğlu Mervan’ı Medine’ye getirtmiş, kızını Mervan’a vermiş beytülmâlden ona yüz bin dirhem verdiğinden başka Fedek’i de demlik etmiş, Hakem’e yüz bin, Abdullah b. Hâlid b. Üseyyid’e dört yüz bin dirhem ihsanda bulunmuş, diğer kızını Hâris b. Hakem’e verip ona da beytülmâlden yüz bin dirhem bağışlamıştır. Ebu-Süfyân’a iki yüz bin dirhem vermiş, Medine yaylaklarını Ümeyye oğullarının hayvanlarına tahsîs edip Trablus’tan Tanca’ya dek bütün Afrika gelirini Abdullah b. Sa’d b. Ebi-Serh’a bağışla-mıştır. Bütün bunlar, Velid b. Ukbe’nin, Kûfe’de beytülmâli istediği gibi harcaması, şarap içtiği sabit olduğu halde kendisine had vurulmaması, Abdullah b. Mes’ud’un, Ammâr’ın dövülmesi, bunlarla beraber Ebû-Zer’in ve diğer birçok sahâbinin sürülmesi, ehliyle buluşana, kendisinden inzâl olmadıkça gusûl icâb etmediği hakkındaki fetvâsı, 46. sûrenin (Ahkaaf) 15. âyetinde haml müddetiyle çocuğun sütten kesilmesinin otuz ay, 2. sûrenin (Bakara) 233. âyetinde süt verme müddetinin tamamının iki yıl olduğu bildirilmesine göre haml müddetinin en azının altı ay olduğu anlaşıldığı halde evlendikten altı ay sonra çocuk doğuran bir kadını recmettirmesi, bayram namazını dört rek’at kıldırması, seferde namazları kasretmemesi, umreyi men etmesi, bayram hutbelerinin namazdan önce okunması gibi şeyler de ashabın, Osman aleyhine dönmesine sebep oldu. Başta Âişe, Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr olmak üzere bir çok kimseler, şiddetle aleyhinde bulunmaya başladılar. Sonunda isyan başladı ve Osman öldürüldü (Osman’ın icrââtı ve içtihatları için Şeyh Zebihullâh’ı Mahallâti’nin, ana kaynaklara dayanarak meydana getirdiği “Keşf’ül-bunyân der zindegânî-î Cenâb-ı Osmân b. Affân” adlı kitabına bakınız, Tehran 1382, 430 sahife).
فَما راعَني اِلّا وَ النّاسُ کَعُرْفِ الضَّبُعِ اِلَيَّ يَنثالُونَ عَلَيَّ مِنْ کُلِّ جانِبٍ، حَتّى لَقَدْ وُطِىءَالْحَسَنانِ، وَ شُقَّ عِطْفايَ، مُجْتَمِعينَ حَوْلي کَرَبيضَةِ الْغَنَمِ. فَلَمّا نَهَضْتُ بِالاَمْرِ نَکَثَتْ طائِفَةٌ، وَ مَرَقَتْ اُخْرى، وَ قَسَطَ آخَرُونَ، کَاَنَّهُمْ لَمْ يَسْمَعُوا اللهَ سُبْحَانَهُ يَقُولُ: (تِلْکَ الدّارُ الاْخِرَةُ نَجْعَلُها لِلَّذينَ لايُريدُونَ عُلُوّآ فِى الاْرْضِ وَ لا فَسادآ، وَ الْعاقِبَةُ لِلْمُتَّقينَ) بَلى! وَ اللهِ لَقَدْ سَمِعُوها وَ وَعَوْها، وَ لکِنَّهُمْ حَلِيَتِ الدُّنْيا فِي اَعْيُنِهِمْ، وَ راقَهُمْ زِبْرِجُها.
Derken halk sırtlanın boynundaki kıllar gibi (yoğun bir şekilde) her taraftan etrafıma üşüştüler, neredeyse izdihamdan Hasan ve Hüseyin ayaklar altında kalacaktı. İki tarafımda çizikler, yaralar oluştu. Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandılar.
Ama işi elime alınca bir bölük hemen biatten döndü, ahdini bozdu. Başka bir bölük ok yaydan fırlar gibi fırladı, çıktı. Öbürleri de zulme saptılar. Sanki onlar her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’ın “İşte ahiret yurdu; biz onu yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz.”(1) ve “Akıbet takva sahiplerinindir.“(2) buyurduğunu duymamışlardı!
Evet, andolsun Allah’a ki elbette duydular ve anladılar da. Ama dünya gözlerine süslenmiş, bezenmiş bir şekilde göründü, onun bezentisi, süsü hoş geldi onlara.
…
1- Kasas/83
2- Â’raf/128
Derken, halkın benim etrâfıma, sırtlanın boynundaki kıllar gibi üşüşmesi kadar beni üzen bir şey olmadı; her yıldan, birbiri ardınca çevreme üşüştüler; bir derecede ki kalabalıktan Hasan’la Hüseyn, ayaklar altında kalacaktı neredeyse. Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandı-lar; bu hengamede elbisem bile yırtılmıştı.8
Ama işi elimle aldıktan sonra bir bölük, biatten döndü; ahdini bozdu. Öbür bölük ok yaydan fırlar gibi fırladı, inancından vazgeçti; öbürleri de itâatten çıktı; sanki onlar, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh Allah’ın “İşte âhiret yurdu; biz onu, yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz ve sonuç, çekinenleridir” buyurduğunu duymamışlardı (Kasas, 83). Evet, andolsun Allah’a, elbette duydular da, ezberlediler de; fakat dünya, gözlerine bezenmiş bir şekilde göründü, onun bezentisi hoş geldi onlara.9
…
8 – Osman’ın öldürülmesinden sonra kendilerine biat etmek hususunda halkın tehaccümünü anlatıyorlar. (9) Biatten dönenler anlamında “Nâkisin” denmiştir. Bu sözde, 48. sûrenin (Feth), “Şüphe yok ki seninle biatleşenler, ancak Allah’la biatleşmişlerdir; Allah’ın (kudret) eli, onların ellerinin üstündedir; artık kim dönerse zararı kendi nefsinedir ve kim Allah’la ahitleştiği şeyde durursa ona, yakında büyük bir ecir vardır” meâlindeki 10. âyetine işaret vardır. “Ok yaydan fırlar gibi fırlayanlar” “Mârıkun” diye anılırlar; bunlara ait 4. bölüm olan “İçtimâî-İktisadi hutbeleri”nde, 26. hutbenin şerhindeki 11. notta gereken izâhât verilmiştir. “İtâatten çıkanlar”, “Kaasitûn” diye anılmıştır. Kur’ân-ı Mecid’-in 72. sûresinin (Cinn), “Ve gerçekten de bizden, Müslüman olanlar da var, doğruluk yoluna itâatten sapıp zulmedenler de; artık kimler Müslüman olurlarsa onlardır doğruluk yolunu arayıp bulanlar. Fakat gerçekten sapıp zulmedenlere gelince,onlar da cehenneme odun olurlar” meâlindeki 14-15. âyet-i kerimelerinde “İtâatten çıkanlar, sapıp zulmedenler”, “Kaasitûn” diye anılmışlardır. “Müstedrek’üs-Sahihayn”de, Ömer’in zamanında, Ebû-Eyyüb’ül Ansâri’nin (r.a), Rasûlullah (s.a.a) Ali b. Ebû-Tâlib’e Nâkisin Kaasitûn ve Mârikin ile savaşmasını buyurdu” dediği rivâyet edilmiştir. Buna dair “Müstedrek”te, “Tarihu Bağdad”-da, “Üsd’ül Gaabe”de, Suyûti’nin “Dürr’ül-Mensûr’unda, Kenz’ül-Ummâl’de Mecma’uzZevâid’de, bundan başka daha on sekiz hadis vardır. “Kaasıtûn” Muâviye ve ona uyanlardır (Fedâil’ül-Hamse, 2, s.358-363).
Bu bahse son verirken şunu da söylememizgerekir: Emir’ül-Müminin Ali (a.s), hilâfeti kendi hakkı olarak görü- yordu; fakat bu görüş Hz. Peygamber’in (s.a.a), tebliğine dayanıyordu; Peygamber’in tebliğiyse vahye istinâd etmekteydi; çünkü o, kendi dileğine göre söz söylemezdi (53, Necm, 3-4). Rasûlullah (s.a.a) Ali’ye (a.s) kendilerine, Mûsâ’ya Hârun ne menziledeyse o menzilede olduğunu bildirmişler, ancak kendilerinden sonra peygamber gelme-yeceğini beyan buyurmuşlardı; onu kendilerine kardeş edinmişlerdi; zürriyetinin ondan geleceğini bildirmişlerdi; daha ilk tebliğlerinde onu kendilerinin veziri olarak tanıtmışlardı, halifemdir demişlerdi; kendileriyle aynı yaratılışta olduklarını, kendilerinden sonra her inananın velisi bulunduklarını söylemişlerdi; ona sövenin, kendilerine sövmüş olacağını bildirerek ileride olacakları anlatmışlardı; bütün bunlara ilâveten, Veda haccından avdet ederlerken, 5. sûre-i celilenin (Mâide) 67. âyet-i kerimesine ittibaen Cuhfe denen yerdeki Gadiru Humm’da ashabı toplayıp 33. sûrenin (Ahzâb) 6. âyet-i kerîmesini hatırlatarak, Müminler üzerindeki mutlak vilâyetini tasdik ettirdikten sonra Ali’yi Müminlere veliyy-i emr tayin buyurmuşlardı ve ashab, onu kutlamış, ona biat etmişti (Bütün medrekleriyle bu hadisler için “Fedâil’ül-Hamse’ye 1, s.299- 406, merhum Âyetullah Abdül-Huseyn Şerefüddin’in “El Murâcaât”ına, Necef 1383, s.202- 222, Âyetullah Ahmed Emini’nin “El-Gadir” adlı muhalled kitabına ve “Hz. Muhammed ve İslâm” adlı eserimize bk. (Milliyet kültür kulübü yayınları, İst. 1969 s.168-174). Bu hutbenin Şerif Radi tarafından uydurulduğunu söyle- yenlerde olmuştur. Ancak, Seyyid Radi, hicri 359 da (969-970) doğmuş, 406 Muharreminde (1015) Bağdad’da ebediyete intikal etmiştir. Halbuki ondan 176 yıl önce vefât eden Hafız Yahyâ b. Abdülhamid-i Himmânî, 246 da (860) vefat eden Ebu Câ’fer Ahmed b. Mehmed’ül-Barkî, 303’te vefât eden (915) Ebu-Aliyy’ül-Cubbâî, 312 de vefât eden (924) Ebü’l-Hasan Ali b. Furât, 317 de vefât eden (929) Ebü’l-Kaasım’ül-Belhî, 332 de
vefât eden (943) Ebû-Ahmed Abdül’aziz’ül-Celûdiyy’il-Bışrî, 360 da vefât eden (970) Hâfız Süeyman b. Almed’üt-Taberânî, 381 de vefât eden (991) Ebû-Ca’fer İbn-i Bâbıveyh’il Kummî, 382 de vefât eden (992) Ebû-Ahmed Hasan b. Abdullâ’il-Askerî, 412 de vefât eden (1021) Ebû-Abdullah Mufid, 415’te vefat eden (1024) Kaadi Abdülcebbâr’ül-Mu’tezili, çeşitli yollarla kitaplarında bu hutbeyi anmışlar, yazmışlar, kendisinden sonra da “Lisân’ülArab” sahibi Ebü’l-Fadl Cemalüddin (711 H. 1311) ve Kaamûs sâhibi Firûzâbadi’ye kadar (816-817 H. 1413- 1414) on beş bilgin bu hutbeden bahsetmiştir (El-Gadîr, 7, ikinci basım, s.82-85). Kaldı ki söz, üslûptan anlaşılır ve hutbenin uslûbu tamamıyla Emir’ül-Müminin’in (a.s) üslûbudur.
9 – 3, 14.
اَما وَ الَّذي فَلَقَ الْحَبَّةَ، و بَرَأَ النَّسَمَةَ، لَولا حُضُورُ الْحاضِرِ، وَ قِيامُ الْحُجَّةِ بِوجُودِ النّاصِرِ، وَ ما اَخَذَ اللّهُ عَلَى الْعُلَماءِ اَلاَّ يُقارّوا عَلى کِظَّةِ ظالِمٍ، وَ لاسَغَبِ مَظْلومٍ، لاَلْقَيْتُ حَبْلَها عَلى غارِبِها، وَ لَسَقَيْتُ آخِرَها بِکَأسِ اَوَّلِها، وَ لاَلْفَيْتُمْ دُنْياکُمْ هذِهِ اَزْهَدَ عِنْدي مِنْ عَفْطَةِ عَنْزٍ.
Evet, tohumu yarana ve insanı yaratana andolsun ki eğer bu topluluk biat için toplanmasaydı, yardımcıların varlığıyla hüccet ikame edilmeseydi ve Allah zalimlerin çatlayasıya doyarken, mazlumların açlıktan kırılmasına (mani olması) hususunda âlimlerden söz almasaydı hilafet devesinin yularını sırtına atar, terk ederdim. Hilafetin sonunu ilk kâsesiyle suvarırdım. (Daha önce peşinde koşmadığım gibi şimdi de peşinde koşmaz, onu hemen terk ederdim.)
Sizler de biliyorsunuz ki, şu dünyanızın değeri bir keçinin aksırığından daha değersizdir bence.
Denildiği üzere söz buraya gelince Irak halkından biri kalktı ve Hz. Ali’ye bir kâğıt sundu. Hz. Ali kâğıdı okumaya başladı. Okuyup bitirince İbn Abbas, “Ey Müminlerin Emiri, sözüne kaldığın yerden devam etsen.”dedi. Hz. Ali şöyle buyurdu: Ey İbn Abbas, bu azdığında devenin boğazının altında oluşan şişiklikti ki geldi, sonra geri indi.
İbn Abbas, “Vallahi bu sözün istediği gibi bitiremeden yarım kalmasına üzüldüğüm gibi hiçbir şeye üzülmedim. Müminlerin Emiri ne olurdu dilediğini söyleseydi!” dedi.
Ama şunu da bilin ki andolsun tohumu yarana, insanı yaratana, bu topluluk, biat için toplanmasaydı, Allah’ın, zâlimin doyup zulmetmemesi, mazlûmun aç kalmaması hakkında bilginlerden aldığı ahd-ü peyman olmasaydı hilâfet devesinin yularını sırtına atardım; ümmetin sonuncusunu, ilkinin kâsesiyle
suvarır giderdim. Siz de anlamışsınızdır ki şu dünyânızın değeri, bir dişi keçinin aksırığından da değersizdir bence.
(Demişlerdir ki: hutbelerinde söz, buraya gelince, Irak ili halkından biri kalktı, Hazrete bir kâğıt sundu. Hazret kâğıdı okumaya daldılar. Okuyup bitince İbn-i Abbas, Ey Müminler Emiri dedi, sözüne, bıraktığın yerden başlasan; Emir’ül-Müminin aleyhisselâm buyurdular ki:)
Heyhât ey Abbas oğlu, bu, erkek devenin, esridiği zaman ağzına gelen bir köpüktü; geldi, gene geriye gitti.10
…
10 – İbn-i Abbas, Vallahi demiştir, bu sözün yarım kalma-sına eseflendiğim gibi hiçbir söze eseflenmedim; Emir’ül- Müminin (a.s) ne olurdu, dilediği gibi söyleseydi.