Hatırlattığınız (paylaştırmada) eşitlik meselesine gelince… Bu, kendi görüşümle, kendi arzuma uyarak verdiğim bir hüküm değil. Aksine ben de, siz de Resulullah’ın (s.a.a) bu konuda getirdiği ve amel ettiği hükmü biliyoruz. Allah’ın verdiği ve teyid ettiği hükümde size ihtiyacım olamaz. Vallahi, o hâlde siz ve başkasının bu konuda beni kınama hakkı yoktur. Allah, kalplerinizi ve kalplerimizi hakka doğru yöneltsin, bize ve size sabır ilham etsin.
Daha sonra şöyle buyurdu:
Hakkı görüp yardım edene, zulmü görüp red edene ve hak sahibine yardımcı olana Allah rahmet etsin.
Herkese eşit verişime, kimseyi kimseden üstün saymayışıma gelince; Bu, kendi reyimle, kendi hükmümle yaptığım bir iş, kendi dileğime uyup verdiğim bir hüküm değil ki. Ben de, siz de, Allah’ın salâtı ona ve soyuna olsun, Rasûlullah’ın verdiği hükme uyuyoruz; Rasûlullah’ın verdiği bir hükümdür, şerîatın hükmüdür ki artık tamamlanmıştır; değişmesi mümkün değil. Allah’ın verdiği hükümde de size ihtiyacım olamaz. Bu hususta vAllahi ne benim,
ne de sizin bir takdiriniz olabilir; Allah’ın emrine karşı sizin hatırınızı ele almaya kalkışamam; buna ne benim gücüm yeter, ne de siz razı olursunuz. Allah bizim de gönüllerimizi gerçeğe razı etsin, sizin de gönüllerinizi; bize de sabır ilhâm etsin, siz de.
Sonra buyurdular ki:
Allah rahmet etsin o kişiye hakkı görür, ona yardım eder; cevri görür, onu reddeder; cevredene, zulmedene karşı da hakka yardımcı olur.1
…
1 – Hazreti Emir’ül-Müminin (a.s) biat edilince, beytülmâle Ammar’ı (r.a) memur etti ve hiçbir kimsenin başka bir kimseden üstün olmadığını bildirip herkese üç dînar vermesini emretti, bana da üç dînâr getir buyurdu. Ammâr, beytülmâle, Ebu’l-Heysem ve birkaç kişiyle gitti. Beytülmâlde üç yüz bin dînâr bulundu; yüz bin kişiye dağıtıldı; hiçbir kimsenin öbüründen üstün tutulmaması bâzılarına ağır geldi. Hattâ Sehl b. Huneyf bile, yâ Emir’el- Müminin, bu, dün benim kölemdi, bugün azad ettim onu; ona ne verdiysen bana da onu verdin dedi. Hz. Ali (a.s), evet buyurdu, sana ne kadar verdiysem ona da o kadar verdim. Talha, Zübeyr, Abdullah b. Ömer, Said b. Âs ve Mervan’la Kureyş’ten bâzı kimseler de buna razı olmadılar; Velid b. Utbe de bunlardandı. Osman’ın verdiği gibi vermezsen, seni bırakır, Şam’a gider, Muaviye’ye katılırız dedi. Talha, Zübeyr ve Abdullah memurlara bunu siz mi yapıyorsunuz, Emir’ül-Müminin mi? diye sordular. Memurlar, biz dediler, onun emri olmadan bir şey yapamayız ki.
Bunun üzerine Ali’yi aradılar. Güneş altında, tuttuğu bir işçiyle çalışmakta olduğunu gördüler. Hava çok sıcak, şuraya gidelim dediler, bir gölgeliği gösterdiler, Âli, peki dedi; gölgeliğe sığındılar; konuşmaya başladılar. Bizim Rasûlullâh’a yakınlığımız var, savaşlarda bulunduk; ne Ömer böyle verirdi,
ne Osman. Sen bizi herkesle bir tutuyorsun dediler. Hz. Ali (a.s), benden önce mi Müslüman oldunuz diye sordu. Hayır dediler, sen ilk Müslüman olansın. Benden daha mı yakınsınız dedi; hayır dediler, onun senden daha yakını yok; fakat biz de ona uyduk, müşriklerle savaştık. Benim kadar mı savaştınız dedi. Hayır dediler, senin gibi savaşan yoktur. Bunun üzerine, Ali, andolsun Allah’a dedi, benimle işçim arasında bile bir fark gözetmem ben. Ertesi günü Talha’yla Zübeyr, mescitte bir bucağa oturdular; yanlarına Said b. Âs ve Zübeyr’in oğlu Abdullah da geldi; Ali’yi kınamaya koyuldular; bunlar, kendilerine verilen parayı da almamışlardı. Ammâr, yanlarına gidip öğüt vermek istedi. Zübeyr’in oğlu Abdullah, Ammâr’a ağır sözler söyledi. Ammâr, Âli’ye karşı bütün insanlar birleşseler, ben gene elimi ona veririm; şehâdet ederim ki, Peygamber’in, Allah’ın emriyle gönderildiği günden beri, ondan üstün tuttuğu kimseyi bilmiyorum dedi. Bu hâli duyan Âli, 17. hutbeyi minberde okudu; inip iki rek’at namaz kıldı. Ammâr’la Zübeyr’i ve
Talha’yı çağırttı. Konuştular; her ikisi de, bizimle danışmadan bu işi yaptın dediler; bunun üzerine onlara bu sözleri söyledi; sonra da Yenbu’da malım var, isterseniz size onları vereyim buyurdu. Onu da kabûl etmediler, Kûfe ve Basra vâliliklerini istediler. Âli, reyinize başvurmam gerekebilir; benimle kalmanız daha doğru buyurdu. Bu söz üzerine umre etmek üzere Mekke’ye gideceklerini söylediler; Hz. Ali (a.s), siz buyurdu; umre etmeyi değil, hıyânette bulunmayı kuruyorsunuz, biatten dönmeyin, Müslümanların birliğini bozmayın. İkisi de dönmeyeceklerine dâir söz verip yanından ayrıldılar.