وَمِن خُطبَةٍ لَهُ عَليهِ السَّلامُ
تُسَمِّى الْقاصِعَةُ وَهِيَ تَتَضَمَّنُ ذَمُّ إبليسَ لَعَنَهُ اللهُ، عَلَى اسْتِکْبارِهِ وَتَرْکِهِ السُّجُودَ لاِدَمَ (عليه السلام)، وَأنَّهُ أوّلُ مَنْ أَظْهَرَ الْعَصَبِيَّةَ وَتَبِعَ الْحَمِيَّةَ، وَتَحْذيرُ النَاسِ مِنْ سُلُوکِ طَريقَتِهِ.
Bu hutbe el-Kasia (hakir görme) olarak adlandırılır. Bu hutbe İblis’i lanetlemesi, onun böbürlenip Âdem’e secde etmeyerek ilk kez cahiliye asabiyetini ortaya atmasını kınaması ve insanları onun yolunu takip etmekten sakındırması konularını kapsamaktadır:
Kas’, birini horlamak anlamına gelir; Hz. Emir (a.s), bu hutbede İblis’i ve ona uyup ululananları kına- dıklarından hutbeye bu ad verilmiştir.
Hamd Allah’a ki kendisine, üstünlükle ululuğu hicâp etti; halkına bu iki sıfatı vermeyip kendisine seçti; kendisinden başkasına bunları harâm eyledi. Kendisinin haremi ve harimi olan bu iki sıfat hakkında, kullarından kim onunla dâvâya kalkışırsa onu lânetledi. Sakının ey Allah kulları, İblis sizi, kendi hastalığına uğratmasın; atlı yaya askerleriyle sizi kendisine çekmesin; andolsun ömrüne ki o, sizi azâba düşürme okunu yayına koymuş, yayını kurmuştur; sizi yakın bir yerden oklamaya koyulmuştur. Demiştir ki Rabbim; sen beni azgınlığa attın; ben de yeryüzünde Âdemoğullarına dünya nimetlerini bezeyeceğim, onların hepsini azdıracağım.86 O, bu sözü bilmeden, doğru olmayan bir zanna kapılarak söylemiştir; fakat soy-boy gayreti güden oğullar, taassup kardeşleri, ululuk ve bilgisizlik meydanında at koşturanlar, onun bu sözünü gerçeklemişlerdir. Bâzınız itâatten baş çekip ona uydukça onun da size karşı tamahı artmaya, hırsı coşmaya başlar; gizli olan iş, meydana çıkar; size karşı kuvveti artar; ordusunu size sürer; sizi alçaklık ve helâk vâdilerine sürükler, sizi candan eden yaralarınızın üstüne ayak basar. Gözlerinizi mızraklarla oyar; bıçaklarla yaralar; boğazları-nızı keser, burunlarınızı ezer; can alacak yerlerinizde yaralar açar; burunlarınıza yularını takar; sizi, sizin için hazırlanmış ateşe sürüyüp geçer. Onun dîninizde açtığı yara, düşman saydığınız, ona karşı birbirinizden yardım dilediğiniz, düşmanın açtığı yaradan çetindir; onun alevlediği ateş, düşmanın tutuşturduğu ateşten üstündür. Asıl bu düşmana saldırın; asıl bunu defetmeye uğraşın. Andolsun ki o, atanıza karşı övünmüştür; sizi, soyunuzu yermiştir; atlılarını size karşı sürmüştür; yayalarını, sizi yoldan alıkoymak için yürütmüştür. Ordusu, her yandan size saldırmadadır; her yerde parmaklarınızın uçlarına vurmadadır; hiç bir düzenle karşı gelemezsiniz onlara; hiç bir direnmeyle defedemezsiniz onları.87
Horluk denizinin en derin yerindesiniz; daracık bir halkaya
kıstırılmışsınız; ölüm alanındasınız; belâ uğrağındası-nız. Artık
gönüllerinizdeki şu gizli taassup ateşini, bilgisizlik kinlerini
söndürün; çünkü Müslüman’ın gönlündeki bu ululanma, ancak
şeytanın iğvâsındandır, onun ululanmasındandır,
vesvesesindendir. Başlarınızı gönül alçaklığıyla eğin;
başlarınızdaki ululuk duygusunu ayaklarınızın altlarına alın;
büyüklük bağlarını çözün. Gönül alçaklığını düşmanlarınız olan
İblis’le onun ordusu arasında sınır koruyucusu dikin; çünkü her
ümmette, şeytanın orduları vardır, yardımcıları vardır, yayaları
vardır, atlıları vardır.
Allah, kendisine bir üstünlük vermediği halde hasetten doğan
düşmanlık yüzünden, kalbindeki öfkeyle yanıp tutuşan ululanma
ateşine düşüp, şeytanın burnuna üfürdüğü ululuk yeliyle savrulup
anasının oğluna karşı kibirlenen kişiye dönmeyin. Allah, o iş
yüzünden onu pişmanlığa düşürdü; kıyamete dek adam
öldürenlerin suçlarını, kendilerinden eksiltmemek üzere ona da
yükledi.88
Bilin ki siz, Allah’a karşı durmakla, inananlarla savaşmakla
azgınlıkta pek ileri gittiniz; yeryüzünde bozgunculuk ettiniz. Allah
için olsun, Allah için, ululanmaktan, cehâlet devrindeki
övünmenizden kaçının;89 çünkü her ikisi de buğzun, kinin,
düşmanlığın mayasıdır; onlardan nefret doğar, düşmanlık
meydana gelir; her ikisi de şeytanın üfürdüğünü üfürdüğü, tuzağını
kavurduğu şeydir ki, o, bunlarla geçmiş ümmetleri aldatmıştır,
eserleri bile kalmamış toplumları tuzağına düşürmüştür de onlar,
şeytanın bilgisizlik karanlıklarından sapıklık dağlarında, bellerinde
yelip yortmuşlar, boyunlarını uzatmışlar; derken onları ıhlıyan
deve gibi yere çökertmiş gitmiştir. Bu, öylesine bir iştir ki
gönüller, o işe düştü mü, hep birbirine benzer, gelen toplumlar da
geçip gidenlere uyar; bir ululanmadır bu ki, gönüller, ona düştü
mü daralır, sıkıntıya düşer. Amanın, sakının, sakının soylarıyla
ululanan, sülâlelerini öne süren, büyüklük satan, kendilerini
büyük bilen, yoksulları aşağı gören, Allah’ın takdirine karşı inada
girişen, onun nimetleriyle yok-yoksul kişileri horlayan ulularınıza,
büyüklerinize itâat etmekten. Çünkü onlar, kendilerini büyük görüş
sapıklığının ulularıdır; fitne ve sapıklık yapısının temelleridir,
direkleridir; cahiliye devrinin kılıçlarıdır onlar. Allah’tan çekinin,
sakının size verdiği nimetlere karşı küfrana düşmekten, size ihsan
ettiği üstünlüğe güvenip hasede yapışmaktan. Arı-duru suyunuzu bulanık sularına
kattığınız, katıp da içtiğiniz, sıhhatinizi, onların hastalıklarına
buladığınız, batıl inançlarını, gerçek inançlarınıza karıştırdığınız
kişilerin, sonradan içinize dalanların, sizden görünenlerin
sapıklıklarına uymayın. Onlar kötülüklerin esaslarıdır; isyanların
ayrılmaz parçaları. İblis, onları sapıklık develeri edinmiştir; onun
ordularıdır onlar. Onlarla insanlara saldırır; onlar, İblis’in
tercemanlarıdır, onlarla söz söyler; böylece de akıllarını çelip
aşırmak, gözlerinize girmek, kulaklarınıza üfürmek, ok atacağı
yere sizi amaç olarak dikmek, sizi, ayak bastığı yer haline
getirmek, elinin tuttuğu yer, yapıştığı eser yapmak ister.
Sizden önce Allah’ın azâbının, gelip çattığı, belâlara, dertlere
uğrattığı ümmetlerden, kendilerini büyük görenle-rin başlarına
gelenlerden ibret alın; onların yüzlerinin yerlere sürtündüğü,
yanlarının topraklara döşendiği yerleri görün de akıllarınızı
başlarınıza devşirin. Zamanın ansızın gelen belâlarından Allah’a
sığındığınız gibi nefsi, benliklere düşüren ululanmadan da Allah’a
sığının. Allah kullarından birisinin ululanmasına müsâade etseydi,
peygamberlerine müsâade ederdi; oysa ki noksan sıfatlardan
münezzeh olan Allah, onların ululanmalarını hoş görmedi; alçak
gönüllü olmalarından razı oldu; onlar da yüzlerini yerlere koydular,
topraklara sürdüler; inananlara karşı esirgeme kanatları gerdiler.
Onlar zayıf bir topluluktu; düşmanları onları öyle görüyorlardı;
Allah onların çetin belâlarla, korkulu olaylarla sınanmalarını diledi, onları cefâlarla,
dertlerle arıttı.
Fitne ve sınanma vakitlerinde bilgisizliğe kapılıp mal, evlât
sahibi olmanızı Tanrı’nın rızasına, zengin olmanızı onun lütfuna,
yoksulluğa düşmenizi kahrına vermeyin. Çünkü noksan sıfatlardan
münezzeh yüce Allah, “Sanıyorlar mı ki onlara mal ve evlât
vererek mükâfatlandırmadayız, yardım etmedeyiz onlara,
hayırlara ulaşıvermelerini sağlamadayız? Hayır, anlamıyorlar”
buyurmuştur (Mü’minûn, 55-56). Noksan sıfatlardan münezzeh
olan Allah, ululanan kullarına, dostlarını küçük, zayıf göstererek
onlarısınamaktadır.
İmran oğlu Mûsâ, kardeşi Hârun’la, ikisinde de selâm olsun,
Firavun’un yanına gitmişti. Eğinlerinde yünden abalar, ellerinde
sopalar vardı, Hakk’a teslim olursa saltanatının süreceğini,
üstünlüğünün yürüyeceğini söylediler, Firavun’a bunları şart
koştular. Firavun’sa, dedi ki : Şaşmaz mısınız şu yok-yoksul, hor
hakir kişilere; bir bakın hallerine, sonra da bana, üstünlüğümün
sürüp gideceğini, saltanatımın devam edeceğini söylüyorlar;
bunun için de onlara uymayı şart koşuyorlar. O, altını, altın sahibi
olmayı üstünlük, yünü yünden eğrilen elbise giymeyi alçaklık
sandı da onlara, neden altınlarınız, altın kolçalarınız yok, hele bir
bakın şunlara dedi. Allah dileseydi. Peygamberlerini gönderdiği
zaman, onlara altın defînelerini, altın mâdenlerini açar, ihsan
eder, bağlar, bahçeler verir, onların çevrelerine gökten uçan
kuşları, yeryüzünün vahşi hayvanlarını derler-toplardı; buna da
gücü-kuvveti yeterdi. Fakat böyle yapsaydı belâ ortadan kalkar,
yapılan işlere verilecek karşılıklar hiçe gider, haberler yok olur, yiterdi; o zaman, zahmete düşenlere ecirler verilmez,
inananlar, ihsanda bulunanların sevabını elde etmezler, adlar da
anlamlarına uygun düşmezdi.90 Noksan sıfatlardan münezzeh olan
Allah, peygamberlerini, azimlerinde kuvvetli kıldı; halleriniyse
görenlere karşı zayıf gösterdi; oysa onlarda öyle bir kanaat vardı ki
gözler, gönüller, onunla dolardı; öyle bir yokluk-yoksulluk verdi
onlara ki gözler görünce şaşırır, kulaklar duyunca hoşlanmazdı.
Peygamberler, karşı durulamayacak bir kuvvete, kendilerine cefâ
etmek mümkün olamayacak bir üstünlüğe, görenlerin başlarını
uzatıp, boyunlarını çevirip dalacakları bir saltanata, develere,
bineklere yüklenecek mala, mülke sahip olsalardı, elbette halk,
onlara karşı eğilir, bu şevkete kapılır, onlara karşı büyüklük
satmaz, onlara karşı durmaya kalkmazdı. Onlardaki kudretinden
korkarak, onların yüceliklerine kapılarak îman etseydi insanlar,
niyetlerinde bir birlik olur, iyiliklerinde hem dünyaya meyil, hem
âhirete rağbet bulunurdu; inançlar da hâlis olmazdı. Ama Allah,
peygamberlerine uymayı, kitaplarını gerçeklemeyi, kendisine karşı
eğilmeyi, emrini kabûl etmeyi, tâatine teslim olmayı, başka işlerle
karıştırmamak, ona bir riyâ, bir başka istek bulaştırmamak
şartıyla takdir buyurdu; belâ ve sınanış ne kadar büyük olursa
sevap ve mükâfat da o kadar çok olur.
Görmez misiniz ki Allah, Allah’ın salavâtı O’na olsun Âdemden
Son Peygamber’e dek bütün gelip geçenleri, bu âlemde, ne
kimseye zararı dokunan, ne de faydası olan, görmeyen duymayan
taşlarla denedi; o taş yığınını hürmeti vâcib evi kıldı; halkı orada
topladı.91
O beyti de yeryüzünün taşlık, toprağı az; bitki bitmez, susuz, dar
bir vâdisine koydu; sarp dağlar arasında, uçup savrulan kumlar
içinde birbirinden uzak köylerin, suyu az kaynakların bulunduğu
bölgede kurdu; orada ne deve yayılır, ne başka bir hayvan barınır,
havası da buna uygun değildir.92
Sonra Âdem’e ve evlâdına, oraya yönelmelerini buyurdu;
seferlerinin konağı, yüklerinin durağı kıldı orayı. Gönüller oraya
meyleder, gönül ehli olanlar orada birbirlerini bulurlar,
faydalanırlar; çöllerden, ovalardan kalkarak, yurtlarından ayrılıp
engin çöller, derin denizler aşarak, yücelerden inerek, geniş yolları
bırakarak, yurtlarından ayrılıp, adaları bırakıp oraya gelirler.
Omuzlarını oynatarak, horluğa, dileyerek düşerler, koşarlar, yelerler, tozlara bulanmış yüzlerle Tanrı rızasını
elde etmek isterler. Elbiselerinden soyunurlar, ihramlara
bürünürler; güzelim saçlarını kestirirler; bütün bunlar büyük bir
sınanmadır; çetin bir denenmedir; apaçık bir imtihandır; mânâsı
yerinde bir temizliğe burhandır. Allah o evi rahmetine sebep,
cennete ulaşmaya bir vesîle kılmıştır. Noksanlardan münezzeh
Allah dileseydi, hürmeti vacip evini, kadri yüce ibadet yerlerini,
bağlar, bahçeler, nehirler, ırmaklar arasında yeğin ve düz bir
yerde, ağaçları çok, meyveleri bol, yapıları yakın, köyleri birbirine
bitişmiş bir yerde kurardı; kızıla çalar buğdayların bittiği, yemyeşil
çayırlıkların yeşerdiği, sulak bir yerde, taze bitkilerin bulunduğu,
güzelim suların aktığı mâmur yolların bulunduğu bir yerde binâ
ederdi. Ama böyle yapsaydı, mihnetin azlığına karşılık mükâfat
ve sevabın da azalması gerekirdi. O yapı, yapıldığı gibi olmasaydı
da yeşil zümrütle kızıl yakut taşlarla bezenip ışıklar saçarak,
parıltılarla parıl-parıl parlar bir halde yapılsaydı, elbette
gönüllerdeki şüphe azalır. İblis’in azdırma savaşı söner, insanların
şüphelerinin gelip gitmesi de giderilmiş olurdu. Fakat Allah,
kullarını çeşitli çetinliklerle sınamakta, türlü güçlüklerle kullukta
bulunmalarını buyurmakta, onlara güç gelen şeylerle onları
denemektedir; böylece de kalplerinden ululanmayı çıkarma-yı;
gönüllerine alçalma duygusunu yerleştirmeyi takdir etmektedir;
buna da kendi lütfüne kapılar açmak, bunları da bağışlamasına
sebep etmek murâdındadır.
Allah için, Allah için ey Allah kulları, şu tez geçip gitmekte
olan dünyada zulümden, azgınlıktan, bir müddet sonra gelip çatacak olan âhiret âleminde zulmün kötü
âkıbetinden, ululanmanın fena sonucundan sakının; çünkü ululuk
İblis’in pek büyük bir av yeridir, pek büyük bir düzen yeridir; bu
haller insanların gönüllerine yapışır; öldürücü zehirler gibi
gönüllerine girer, onları zehirleyip yok eder; buna da gücü yeter; bu
savaşta herkese karşı gücü-kuvveti kesilmez; açtığı yara tam
yerindedir; hata etmez; ne bilgi sahibi, bilgisiyle ondan kurtulur;
ne yoksul olan, bir şeyi bulunmayan, yıpranmış elbisesiyle ondan
kurtulacak bir yer bulur. Allah, kullarını; bu ululanmadan,
namazlarla, zekâtlarla, farz günlerdeki oruç tutup mücâhede
etmeleriyle, onların âzâsını sâkinleştirerek, gözlerini haramdan
çekindirerek, nefislerini alçaltarak, gönüllerine dincelme ihsan
ederek, kendilerini büyük görmeyi onlardan gidererek korur.
Çünkü namazda gönül alçaklığıyla en yüce yeri, alınları toprağa
koymak, yüzleri toprağa indirip âzânın en değerlilerini yeryüzüne
koyup küçülmek, oruçta da karınları açlıkla sırta yapıştırarak
kibirden kurtulmak, insanları alçalmaya alıştırmak gibi hikmetler
vardır. Zekâtta da yeryüzünden biten şeyleri, bunlardan başka
varlıkları, yok-yoksul kişilere vermek, onlara yaklaşmak vesîleleri
mevcuttur. Bunlarda bulunan, insanda görünen, övünmeye ait
şeyleri yok eden, ululanmaya dair beliren sıfatlardan insanı men
eden şeylere bakın.93
Ben, âlemlerde herhangi bir şey yüzünden ululanan kişilerden bir
tanesini bile görmedim ki o, bilgisizliğe düşüp yalanı doğru sanacak bir sebebe yapışmasın; yahut aklı kıt
kişilerin akıllarına uyup kendisini, bir delille ulu görmesin. Siz bir
iş için ululanmadasınız ki onun ne bir sebebi tanınmaktadır, ne
de nasıl ve neden olduğu bilinmektedir. Ama İblis, Âdem’e karşı
yaratılışı bakımından kendini ulu gördü; onun yaratılışını kınadı,
ben ateşe mensubum, sen topraktansın dedi. Ümmetlerin hâli
yerinde olan zenginleriyse elde ettikleri nimetler yüzünden
ululandılar; kendilerini büyük gördüler de “Bizim mallarımız,
evlâdımız daha çok, biz azâba uğramayız” dediler (34, Seb’, 35).
Ululanmak mutlaka gerekse güzel huylarla, övülecek,
beğenilecek işlerle ululanın, övünün; nitekim Arap boylarının ileri
gidenleri, erleri, yiğitleri, kabilelerin başbuğları, güzel huylarla,
yüce akıllarla, üstün işlerle, övülmesi gereken eserlerle
övünürlerdi; bunlarla birbirlerine üstünlük dâvâsına girişirlerdi. Siz
de, insanların haklarını korumak, ahde riâyet etmek, ululanmayı
bırakmak, üstün huylarla huylanmak, isyandan , zulümden el
çekmek, kan dökmeyi büyük suç tanımak, halka insafla
muamelede bulunmak, öfkeyi yenmek, yeryüzünde
bozgunculuktan kaçınmak gibi övülmesi gerekli huylarla övünün.
Sizden önce ümmetlerin, kötü işlerde bulunmaları, fena
amellere düşmeleri yüzünden uğradıkları belâlardan kaçının.
Hayırda, şerde, onların hallerini anın, onlara benzemekten çekinin.
Onların uğradıkları kötülükle elde ettikleri hayır arasındaki
ayrılığı aykırılığı düşündünüz, bu iki hali kıyasladınız mı, onların
üstünlüklerini sağlayan, bu yüzden düşmanlarını kendilerinden
uzlaklaştıran, esenlik çağlarını sürdüren, onları nimetlere kavuşturan, sarıldıkları
ıştıkları iş yüzünden yüceliğe ulaştıran hallerine özenin de o
hallerle bezenin; ayrılıktan çekinmek, uzlaşmayı gerekli bilmek,
birbirinizi ona teşvik etmek, ona sevk etmek gibi hani.
Gönüllerinde birbirlerine kin gütmeleri, düşmanlık duymaları,
emellerinin bir olmayışı, birbirlerine yardımda bulunmayışları gibi
onların belkemiklerini kıran, güçlerini zayıflatan huylardan
kaçının.
Sizden önce geçip gitmiş olan inananların hallerini düşünün;
onlar belâya uğradıkları, sınanmaya düştükleri zaman neler
yaptılar? Onların yükleri, en ağır yük mü değildi; kulların içinde en
çetin belâya mı uğramadılar; dünya halkı içinde en sıkıntılı hale
mi düşmediler? Firavunlar, onları kul etmişlerdi; evlâtlarını
öldürerek azâp ediyorlardı; onlara azâbın tadını tattırıyorlardı.
Helâk olmak aşağılığından, düşmanların üstün olarak
kahretmelerinden bir türlü kurtulamıyorlardı; halleri hep buydu; ne
onların cefâlarından kurtulacak bir düzen buluyorlardı; ne o zulmü
giderecek bir yol elde ediyorlardı.
Sonunda Allah, kendisine olan sevgileri yüzünden düşmanların
cefâlarına dayandıklarını, ondan korktukları için kendilerine
yapılan kötülüklere tahammül ettiklerini gördü de belâ
darlıklarından bir kurtuluş yolu açtı onlara; halâs etti, kurtardı
onları. Alçalış yerine onlara üstünlük, korku yerine eminlik verdi.
Padişah oldular; buyruk verdiler, alemlere muktedâ kesildiler;
Allah onlara ummadıkları yücelikler verdi. Onlar birlikken,
dilekleri birken, gönülleri birbirlerine uygunken, elleri,
yardımda birbirlerine uzanırken, kılıçları birbirlerine yardım ederken, can
gözleri görürken, azimleri tek iken ne haldeydiler; bir bakın, görün.
Yeryüzünün bölgelerinde buyruk yürütmediler mi; âlemdekilere
padişahlık etmediler mi?
Bir de işlerinin sonuna bakın; birbirlerinden ayrıldıkları,
uzlaşmaları bozulduğu, dilekleri, gönülleri birbirine aykırı bir hale
düştüğü, bölük-bölük oldukları, ayrılıp birbirleriyle savaşa
giriştikleri zaman ne hale düştüler? Allah onlardan yücelik
elbisesini soydu; nimetlerinin güzelliğini ellerinden aldı; onlardan
yalnız ibret almanız gereken hikâyeler kaldı.94
Esenlik onlara, İsmâil’in evlâdından, İshak oğullarından, İsrail
oğullarından ibret alın. İnsanların halleri ne kadar da birbirlerine
benzer; benzerlikte birbirlerine ne kadar da yakın düşer. Araplar
da dağıldıkları, ayrıldıkları zaman Kisralar, Kayserler, nasıl onlara
hüküm yürüttüler, bir düşünün. Kisralar, Kayserler, onları
dolaylardan, mâmur yerlerden, Irak’taki ırmaklardan, dünyanın
yemyeşil, taptaze otlarla dolu yerlerinden çıkardılar, yalnız çalılar
çırpılar biten, yaşanması güç çöllere sürdüler; onlar, sırtı yaralı
develeri, otlayan hayvanları haydamak üzere yok- yoksul bir
halde, toplumların en hor-hakiri, bir bakımdan en perişan ve fakiri
olarak çöllere sığındılar; ne el atacakları, kanatlarının altına
sığınacakları bir kimse vardı; ne üstünlüğüne güvenip
dayanacakları bir düzenlik gölgesi. Halleri perişandı;
dilekleri darmadağın. Çokluklardı, fakat dağınık; ezelî bir belâya
tutulmuşlardı, bosbulanık. Çetin ve kat-kat belâlarla bilgisizlik
onları kavramıştı; zulüm ve kötülük çevrelerini kaplamıştı; kızlarını
yoksulluk yüzünden diri- diri görmüyorlardı; putlara tapıyorlardı;
yakınlığı inkâr ediyorlardı; yağmalar, onları birbirinden ayırıp
gidiyordu.95
Bir de Allah’ın onlara verdiği nimet çağına, onlara peygamber
yolladığı çağa bakın: Dinle itâatlerini pekiştirdi; dâvetiyle
uzlaşmalarını mümkün kıldı; bu birlik, bu topluluk yüzünden
yücelik kanatlarını nasıl gerdi onlara, çeşit-çeşit faydalarını,
bereketlerini nasıl akıttı onlara.
Bu toplum, Allah nimetlerine daldı, o nimetlerine daldı, o
nimetlerle yaşayışın zevkine ulaştı; güçlü bir kuvvetin gölgesinde
işleri düzene girdi; üstün bir güçle halleri yüceldi; işleri,
oturamaklı, sağlam bir kudretle düzeldi. Âlemlere hükmeder oldu,
yeryüzü dolaylarında padişah kesildiler; önceden kendilerine
hükmedenlere hükmettiler; başkalarının buyruğuna uyarlarken onlara buyruk
yürüttüler. Kimse onların mızraklarını kınayamaz, kimse onların
taşını kıramaz, kimse onlara ok ve taş atamaz bir hale geldiler.
Fakat şunu da bilin ki siz, ellerinizi itâat bağından kurtardınız;
sizin için kurulmuş olan Allah kalesini, cahiliyet hükümleriyle
deldiniz, yıktınız. Noksanlardan münezzeh olan Allah, bu toplumun
arasını düzenlik ipiyle bağlamış, onlara birlik, düzenlik vermişti,
gölgesinde gölgelendirmişti; kendisine sığınmalarını sağlamıştı;
yaratılanlardan hiç birinin değer biçemeyeceği, bütün değerlerden
üstün, bütün kıymetlerden yüce bir nimet ihsan etmişti; böylece
de onlara lütufta bulunmuştu. Bilin ki hicretten sonra sizler, çöl
Arapları haline geldiniz; uzlaşıp birbirinizi sevdikten sonra bölükbölük dağıldınız; Müslümanlıktan ancak bir ad kaldı sizde;
îmandan ancak bir lâf tanımaktasınız siz; utanca düşmektense
cehenneme gitmek yeğdir dediniz siz. Sanki hürmetini gidererek,
hiçe sayarak İslâm kâsesini başaşağı çevirmek, Allah’ın,
yeryüzünde size esenlik vermek, halkı arasında da emniyeti
sağlamak üzere sizden aldığı ahdi bozmak istiyorsunuz.
Müslümanlıktan vazgeçer, başka bir yol tutarsanız, kâfirler savaşa
girişir sizinle; sonra ne Cebrâil yardım eder size, ne Mikâil: ne
muhâcirler imdadınıza koşar, ne ensar; ancak Allah aranızda
hükmedinceye kadar kılıçla savaşılır sizinle. Bir de şu var ki
Allah’ın azâbına uğrattığı, dertlere, belâlara, çetin olaylara
düşürdüğü kullara ait birçok örnekler var; bunu bilirsiniz;
bilgisizlikle Allah’ın azâbının gecikmesi sizi aldatmasın;
azâbından ümitsizliğe düşmeyin. Çünkü noksan sıfatlardan münezzeh olan
Allah sizin de bildiğiniz geçmiş toplumları, ancak gerçeği ve
doğruyu buyurmayı, kötülükleri nehyetmeyi bıraktıklarından
lânetlemiştir; kötülere, suç işledikleri, içlerindeki bilgili, anlayışlı
olanlara da, kötülüğü nehyetmedikleri için lânet etmiştir.
Bilin ki siz, İslâm bağını kestiniz; Müslümanlık sınırlarını elden
çıkardınız; hükümlerini de öldürdünüz. Bilin ki Allah bana, isyan
edip itâatinden çıkanlarla, biat edip biatinden dönenlerle,
yeryüzünde bozgunculuk edenlerle savaşmayı emretmiştir.
Biatten dönenlerle savaştım, gerçekten sapanlarla mücahede
ettim; dinden çıkanları kahrettim, Redhe şeytanının belâsını da,
onu bayılmış bulup, yüreğinin çarptığını duyup, göğsünün
titrediğini görüp İslâm’dan giderdim. Âsîlerden, ardımda kalanlar
kaldılar. Allah izin verirse onları da bu sefer kahrederim; onlardan,
yeryüzünde ancak çevreye dağılanlar, kalırlarsa kalırlar.96
Ben daha çocukken Arab’ın baş kaldıranlarını yere serdim,
Rabia ve Mudar boylarının boynuzlarını kırdım. Allah’ın salât’ı
O’na ve soyuna olsun, Rasûlullah’a ne kadar yakın olduğumu
onun katında nasıl bir mertebeye ulaştığımı bilirsiniz. Çocuktum
henüz o beni bağrına basardı; yatağına alırdı; vücudunu bana
sürer, beni koklardı. Lokmayı çiğner, ağzıma verir, yedirirdi. Ne bir
yalan söylediğimi duymuştur, ne bir kötülük ettiğimi görmüştür. O,
sütten kesildiği andan itibaren Allah, meleklerinden pek büyük bir
meleği ona eş etmişti; o melek gece-gündüz, ona yücelikler
yolunu gösterirdi; âlem ehlinin en güzel huylarını belletirdi. Ben de
her an, devenin yavrusu, nasıl anasının ardından giderse, onun
ardından giderdim; o, her gün bana huylarından birini belletir, ona
uymamı buyururdu. Her yıl Hırâ dağına çekilir, kulluğa koyulurdu.
Onu ben görürdüm, başkası görmezdi. O gün İslâm, Allah’ın salâtı
O’na ve soyuna olsun, Rasûlullah’la Hadice’den başkasının evinde
yoktu; ben de onların üçüncüsüydüm. Vahiy ve peygamberlik
nûrunu görürdüm, peygamberlik kokusunu duyardım. O’na vahiy
gelirken Şeytanın feryadını duydum da yâ Rasûlallah dedim, bu
feryat nedir? Buyurdu ki: Bu feryat eden Şeytandır; kendisine halkın kulluk etmesinden
ümîdini kesti artık. Sen benim duyduğumu duymadasın,
gördüğümü görmedesin; ancak sen peygamber değilsin; fakat
vezirsin ve hayra karşısın, ona ulaşmışsın.97
Gerçekten de ben o toplumdanım ki Allah yolunda onlar,
kınayanın kınayışına aldırış etmezler; yüzleri gerçeklerin
yüzleridir; sözleri hayırlı kişilerin sözleri.
Geceyi kullukla geçirip mâmur ederler; gündüzü hidâyetle geçirip
uyanlara alem kesilirler. Onlar, Kur’an ipine yapışmışlardır;
Allah’ın buyruklarını Rasûlünün sünnetlerini diriltirler. Ne
ululanırlar, ne yüce görürler kendilerini; hıyânette bulunmazlar,
bozgunculuk etmezler. Kalpleri cennetlerdedir, bedenleri kullukta.
…
86 – 7 sûrenin (A’raf) 11-18. âyetlerinde, Şeytan’ın emre uymadığı, ben,
Âdem’den daha hayırlıyım; onu topraktan yarattın, beni ateşten dediği,
ululandığı, lânete uğradığı, onun da, insanları doğru yoldan çıkarmak için
pusu kuracağını insanların çevrelerinden çıkıp çoğunu azdıracağını söylediği
anlatılmaktadır; 38. sûrenin (Sâd). 71-85. âyetleri de aynı meâldedir. 26.
sûrenin (Şuarâ) 94-95. âyetlerinde de İblisin ordusundan bahsedilmektedir.
18. sûrenin 50. âyetinde İblis’in cin tâifesinden olduğu tasrîh edilmiştir.
87 – 7. sûrenin 27. âyetinde, Şeytan’la ona mensup olanların, insanları
görmeyecekleri yerlerden gözleyip gördükleri ve onların, ancak
inanmayanlara dost oldukları beyan buyurulmaktadır.
88 – Kardeşi Hâbil’i, kıskançlık yüzünden öldüren Kaabil’e işaret edilmektedir (5,27-32).
89 – Cehâlet devri Hz. Muhammed’den (s.a.a) önceki devirdir; bu çağ da
Arapların halleri evvelce anlatılmıştır, tarih kitaplarında da tafsilâtı vardır.
90 – Adların anlamlarına uygun düşmemesi, meselâ, refah halinde
itâatte bulunana tam mânâsıyla itâat eden, zahmete düşüp zoraki
sabredene,sabırlı denmeyeceğine işarettir.
91 – Kur’an-ı Mecid’in 5. sûresinin (Mâide) 95. âyetinde “Kâbe” diye
anılan ve 3. sûrenin (Âl-i-İmrân) 96. âyetinde, Allah’a ibadet için ilk kurulan
“beyt” olduğu bildirilen mabed, birçok âyetlerde “Beyt” diye geçer. “Allah
evi” denmekten maksat, Allah’a inananların toplandıkları, Allah’a ibâdette,
yâni namazda, oraya yöneldikleri cihetle izafî ve hürmet için söylenen bir
sözdür; nitekim Recep ayına da Allah ayı denmiştir. Yoksa haddi zâtında
Allah, bütün bunlardan münezzehtir, yücedir. Kâbe-i Muazzama, hicretten
on altı ay sonra bir öğle namazında, 2. sûrenin (Bakara) 144. âyeti Hz.
Muhammed’e (s.a.a) vahyedilerek kıble olmuştur. Aynı sûrenin
149. âyetinde de bu emir, tekit edilmektedir. Aynı sûrenin 191, 196, 217, 5.
sûrenin (Mâide). 2., 8. sûrenin (Enfâl) 34. 9. sûrenin (Tevbe) 7, 19, 28.,
17. sûrenin (İsrâ) 1. âyetlerinde. Kâbe’ye “Mescid’ül-Harâm” denmektedir.
5. sûrenin (Mâide). 1. âyetinde Kâbe’nin hareminde avlanmanın haram
olduğu bildirilir, 95. âyetinde, ihramdayken avlanmanın haram olduğu
beyan buyrulur. 9. sûrenin (Tevbe) 3. ve 36. âyetlerinde Zilka’de, Zilhicce,
Muharrem ve Recep aylarının, hürmeti vacip aylar olduğu, bu aylarda,
zarûret olmadıkça, câhiliye devrinde olduğu gibi savaşın yapılmaması,
fakat zarûret halinde savaşılabileceği bildirilir. 29. sûrenin (Ankebût) 67.
âyetinde, haremin emin bir yer kılındığı anlatılır. 9. sûrenin (Tövbe) 28.
âyetinde müşriklerin pis oldukları, Kâbe’nin haremine yaklaştırılmamaları
emir buyurulmaktadır ki bu sûre, Medine’de, Veda’haccından sonra nazil
olmuş, Hz. Muhammed, önce, Mekkelilere bildirmek üzere Ebubekir’i
yolladığı halde sonra Hz. Âli’yi (a.s) göndermiş, Hz. Ali (a.s) Rasûlullah’ın (s.a.a) devesine bindiği halde, bu yıldan sonra müşriklerin hac
etmemelerini, çıplak tavaf edilmemesini, Kâbe’ye, mümin olanlardan
başkasının girmemesini, muâhedesi olanlara, bitinceye dek
dokunulmayacağını, fakat dört ay sonra bildirilen şartlara riâyet lüzûmunu
tebliğ etmiştir. Kâbe’ye, harem dâhiline müşriklerin girmeleri harâm
olduğundan, hac esnasında, helâl olan bâzı şeylerin haram olmasından,
ihramsız hareme girilemeyeceğinden, hürmeti vacip olan bir beyt
bulunduğundan “Mescid’ül-Harâm” denmiştir.
92 – 14. sûrenin (İbrâhim) 37. âyet-i kerîmesinde İbrâhim
Peygamber’in, Alâ nebiyyinâ ve âlihî ve aleyhisselâm, “Rabbimiz, soyumun
bir kısmını ekin bitmez bir yere, hürmete vacip olan evinin yanına
yerleştirdim; Rabbimiz, namaz kılsınlar diye. Artık insanların bir kısmı da
onlara gönül versin, sevsinler onları ve şükretmeleri için de meyvelerle
rızıklandır onları” diye dua ettiği bildirilmektedir. Bu sözlerle, bu âyete işaret
edilmektedir.
93 – Hac töreninde, gerçekten de insan, irâdesini Allah’a verir; helâl olan
şeyleri kendisine haram eden Tanrı irâdesine teslim olur; baş açık, yalın
ayak, âdeta bir kefen olan ihrama bürünüp hac ve umre menâsikini edâ eder; sanki ölmeden önce ölmüştür;
elsizdir, dilsizdir, belsizdir. Oruçta da büyük bir irâde imtihanı vardır. Namaz
ve bilhassa namazdaki secde de, tam bir alçalış, bir yok oluştur. Zekâttaki
iktisadî hikmetse, anlatılmaya bile hacet olmayacak kadar çoktur ve
Kur’an-ı Mecid’de daima namazla anılan zekât, sınıf farkını kaldırmak için
teşrî’ edilmiş bir farîzadır. Allah sırrını takdis etsin. Saduk, “Fakıyh”de,
Sekizinci İmam Aliyy’ur-Rıza’nın (a.s) Muhammed
b. Sinân’ın sorduğu sorulara cevap verirken namaz hakkında, “Namazın farz
edilmesindeki sebepler yüce Allah’ın rubûbiyetini, ortağı, eşi, benzeri
olmadığını tasdik etmek, alçalarak onun huzurunda durmak, geçen
suçlarını itiraf etmek, bağışlanmayı dilemek, her gün, onun ululuğuna,
üstünlüğüne karşı yüzünü toprağa koymak, din ve dünyada lütfunu dileyip
ona yönelmek, bütün bunlarla beraber gece- gündüz onu anmaktır; çünkü
kul, sahibini, yaratıcısını, tasarruf ve tedbir ıssını unutursa azar, doğru
yoldan sapar, rabbini anması, onun huzurunda bulunması da kulu,
isyanlardan, suçlardan alıkor, bozgunculuk etmesine engel olur”
buyurduğunu bildirir. Zekât hakkında da, “Zekât yoksulları rızıklandırmak
zenginlerin mallarını korumak içindir; nitekim Allah Tebâreke ve Teâlâ,
“Andolsun ki mallarınızla, canlarınızla sınanacaksınız” buyurmuştur (3, Âl-i
İmran, 186). Mallarınızla sınanacaksınız; yâni mallarınızın zekâtını ayırıp
vererek; canlarınızla sınanacaksınız; yâni buna sabrederek. Bununla
beraber bunda, Allah’ın şükrünü eda etmek, ziyâde vermesini ummak,
yoksullara, zayıflara acımak, onları görüp gözeterek kuvvetlendirmek,
onlara dînen yardımda bulunmak, istekleri azaltmak, tez göçüp giden
dünyaya aldanmamak, dünyada da, âhirette de yok-yoksul kişilerin
çektiklerini bilip âhiret için onlara delil olmak da var” sözlerini söylemiştir
(Hâc Molla Sâlih-i Kazvinî şerhi, 2. 1380 Hicrî, s. 330-332, 1 not.).
94 – Bu kısımda İsrail oğullarının sonlarını beyan
buyurmaktadırlar.
95 – Arapların, cahiliyye devrindeki halleri anlatılmaktadır; aynı
zamanda 81. sûrenin (Tekvîr) 8-9. âyetlerine işaret edilmektedir. İlk çocuğu
kız olan, gelenek olarak Araplarda haysiyetsiz sayılırdı; babası onu diri-diri
gömmek zorundaydı. Köpek, yılan, kertenkele yerlerdi. Asma’î der ki: Çölde
giderken bâzı çadırlar gördüm; oraya gittim. Beni konukladılar; bir kap
içinde süt sundular. Sütü içtikten sonra ne de temiz kap dedim. Evet dediler,
gündüzleri, içinde yemek yeriz; geceleri ona işeriz; sabahleyin köpeklerin
önüne koruz, onlar kabı yalarlar; temizlerler; onun için böyle tertemizdir. Bu
sözleri duyunca, Allah lânet etsin sana da, senin bu temizliğine de dedim
(Molla Sâlih-i Kazvinî şerhi; 2. s. 341-342, not).
96 – Biatten dönerler. Cemel savaşına sebep olanlardır; gerçekten
sapanlar ve itâatten çıkanlar, Muâviye’ye uyanlardır. Dinden çıkanlarsa
Hâricîlerdir. Emir’ül-Mü’minin (a.s) Zübeyr’e, savaştan önce, “Biz ansardan
bir bölüğün sofasındaydık, sen de vardın, Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve
âlihi ve sellem beni işaret ederek sana, onu sever misin buyurdu; sen, ne
mâni var deyince, ama buyurdu, sen onun aleyhine kıyâm edecek, onunla
savaşa girişeceksin ve bu takdirde de sen zâlim olacaksın; hatırlar mısın
bunu?” demişti (Müstedrek’üs- Sahîhayn’den; c.3, s.366; Üsd’ül-Gaabe; 2,
s.199; El-İsâbe’den; 3, s.6; Kenz’ül-Ummâl’den; 6, s.82-85; İstîâb’dan; 1, s.
207; Mecma’dan; 7, s.27, İbn-i Kutayba’nın El-İmâmetü ve’s-Sitâse’sinden, s. 63, naklen “Fedâil’ül-Hamseti min’es-Sihâh’ıs- Sitte; Necef1384 H. 2, s.364-369). Ümm’ül-Mü’minin’i de Hz. Rasûl (s.a.a), Ali’ye karşı
çıkmaktan men buyurmuştu (Müstedrek, Kenz’ül-Ummâl, Müsned, İsâbe,
Mecma’, El- İmâmeti ve’s-Siyâse, Nûr’ül-Absâr, Hiylet’ül-Evliyâ, Tabakkaat-u
İbn-i Sa’d, Târihu Bağdâd v.s.den naklen aynı; s. 369-374). Hz. Rasûl-i
Ekrem sallâllahu aleyhi ve âlihi vesellem, Emir’ül- Mü’minin’e, biatinden
dönenlerle, isyan edenlerle, dinden çıkanlarla savaşacağını bildirmişler,
savaşmasını emir buyurmuşlardı (Müstedrek, Târih-u Bağdâd, Üsd’ülGaabe,ed- Dürr’ül-Mensûr, Kenz’ül-Ummâl ve Mecma’dan naklen aynı;
s.358-363). Redhe, dağ başlarında bulunan ve içine su dolan çukura denir.
Redhe Şeytanı, Hâricîlerden Zü’l-Huvaysarat’üt- Temîmî Harkus b. Züheyr’dir.
Bu adam, Hevâzin ganimetlerini bölerken Hz. Resûl’e (s.a.a), adalete riâyet
et demek cür’etinde bulunmuş, Hazret “Vay sana, ben adalete riâyet
etmezsem kim eder” buyurunca Ömer, izin ver yâ Rasûlallah, şunun
boynunu vurayım demiş, Hz. Rasûl (s.a.a), bırak onu; onun öyle arkadaşları
olacak ki biriniz, onların namazını, orucunu görünce kendi namazını,
orucunu, ona nispetle ehemmiyetsiz bulacak; Kur’an okuyacaklar, fakat
boğazlarından aşağıya geçmeyecek (mânasını anlamayacaklar, hükmüne
riâyet etmeyecekler), yaydan ok çıkar gibi dinden çıkacaklar; kara yüzlü,
kolunun birinde kadın memesine benzer bir ur bulunan kişi de onların başı
olacak; insanların en hayırlı bölüğüne karşı çıkacaklar buyurmuştu. Ebû
Saîd’il-Hudrî (r.a), ben bu hadisi Rasûlullah’tan duydum, tanıklık ederim ki
Ebû-Tâlib oğlu Ali, onlarla savaştı; ben de onunlaydım; öldürülenler
arasında bu adamı bulmamı istedi; buldum ve Rasûlullâh’ın buyurduğu
alâmeti de onda gördüm demiştir (Buhârî’nin Kitâb-u Bed’il- Halk’ından
naklen Fadâil’ül-Hamse; 2, s.400). Nese’î’nin “Hasâis”inde, Zehebî’- nin
Mîzan’ül-İ’tidâl’inde, Sahihu Müslim’in Kitâb’üz-Zekat’-ında, Müstedrek’te,
Ebû-Dâvud’da, Müsned’de, Tabakaat’ta, Hilyet’ül-Evliyâda, Târih-u
Bağdâd’da, Mecma’ ve Kenz’ül-Ummâl’de bu husustaki hadisler için aynı kitabın 400-
410. s.e, Hâriciler hakkındaki âyetler için de 410-
412 s. e. bk.). Zü’s-Sedye denen bu adamı görünce Rasûl-i Ekrem’in (s.a.a),
Bu, ümmetimin içinde beliren şeytan boynuzlarının ilkidir buyurduğu rivayet
edilmiştir. Nehrevan savaşında bu herif, Hazreti Emir aleyhisselâmın
nârasını duyunca kendisini, içinde su bulunan bir çukura atmıştı; orada ölü
olarak bulundu.
97 – İbn-i Ebi’l-Hadîd Fazl b. Abbas’tan rivayet eder; demiştir ki: Babama,
Hazreti Rasûl (s.a.a) erkeklerden en fazla hangisini severdi diye sordum;
Ebu-Tâlib oğlu Ali’yi hepsinden fazla severdi dedi. Ben, oğulları sordum
deyince dedi ki: Ebu- Tâlib oğlu Ali’yi herkesten çok severdi; oğullarından
daha fazla ona muhabbeti vardı. Biz, Hazreti Rasûl’ün Ali’ye olan
muhabbeti derecesinde oğlunu seven bir baba görmediğimiz gibi Ali’nin
Hazreti Rasül’e itâatinden daha fazla itâat eden bir oğul da görmedik.
Huseyn oğlu Ali Zeyn’ül-Âbidin’in oğlu Zeyd’in oğlu Huseyn demiştir ki:
Babam Zeyd’den duydum ; derdi ki: Hazreti Rasûl (s.a.a) eti, hurmayı çiğner,
sonra, henüz küçük olan ve kucağında bulunan Ali’nin ağzına verirdi
(Hâcı Molla Sâlih-i Kazvîni şerhi, 2, s.356, 1 ve 2. notlar).
İbn-i Eb’il-Hadid’in Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inden, Hz. Ali’nin (a.s)
“Ben Hz. Peygamber’in (s.a.a) mîraç edeceği gecenin sabahında onun
hücresindeydim; namaz kılıyordu, namazını bitirdi, ben de bitirdim; o sırada
bir feryat duydum. Yâ Resûlullah dedim, bu feryat nedir? Buyurdular ki:
Bilmiyorum musun, bu, Şeytanın feryadı; anladı ki geceleyin ben göğe
ağacağım; artık yeryüzünde onun peşinden gidecek kimse kalmadığını, ona
kulluk edecek kimsenin bulunmaya-cağını idrâk ederek ye’se düştü (Şarih
Hoyî’den naklen Hâc Molla Sâlih Kazvinî’nin şerhi, 2, s.357, not). Emir’ülMü’minin (a.s), Hazreti Peygamber’in (s.a.a) risâlete meb’us oluşun-dan
önce kendisiyle beraber, aydınlığı görür, meleğin sesini duyardı. Hazreti
Rasûl (s.a.a), Ben Peygamberlerin sonuncusu olmasaydım sen de
Peygamberlikte şerîk olurdun; fakat sen Peygamber değilsin ama
Peygamber’in vasîsi ve vârisisin; hattâ sen, vasîlerin seyyidisin buyurmuştur (İbn-i Ebi’l-Hadid ve
Şârih Hoyî’den naklen, Aynı, s.358, not).
Hz. Rasûl (s.a.a) 26. sûrenin (Şuarâ) 214. âyeti olan ve “En yakın
hısımlarını korkut” meâlindeki âyet-i kerime nâzil olunca Hz. Ali’ye (a.s) bir
ziyafet tertip etmesini ve Abdül-Muttalib oğullarını çağırmasını emir
buyurmuş, içlerinde Ebu-Tâlib, Hamza, Abbas ve Ebû-Leheb olduğu halde
kırk kişi toplanmıştı. Yemek yedikten sonra Hz. Rasûl (s.a.a) söze
başlayacakken Ebû-Leheb lafa koyulmuş, bunun üzerine ertesi günü ziyafet
gene tekrarlanmış, yemekten sonra Hz. Rasûl Rasûl (s.a.a) Ey AbdülMuttalib oğulları, Arap kavmi içinde, benim size geldiğim, gönderildiğim
şeyden daha üstün bir şeyle kimse gelmemiş, gönderilmemiştir. Ben size
dünyanın da, âhiretin de en hayırlı şeyiyle geldim; yüce Allah, sizi ona
inanmaya çağırmamı buyurdu; bu işte kim bana zahîr olursa o, kardeşim,
vasîm ve halîfem olacaktır sizin içinizde buyurdu. Hiç kimse bir şey
söylemedi; Ali, Ey Allah’ın Peygamberi dedi, ben senin vezîrin olurum; Hz.
Rasûl (s.a.a) onun omuzunu tutarak bu, benim kardeşimdir, vasîmdir,
içinizde halifemdir, duyun ve ona itâat edin buyurdu. Ziyâfettekiler, oğlunun
sözünü dinlemeni, ona itâat etmeni emretti sana diye Ebû-Talib’le alay
ettiler (Kenz’ül-Ummâl’den, İbn-i İshas, İbn-i Cerir-i Tabarî, İbn-i EbiHâtem, Ebu-Nuaym ve Beyhakıy’den naklen Fazâil’ül-Hamse Min’es
Sıhâh’ıs-Sitte, 2, s.19-21).
Hz. Emir’in (a.s), Hz. Hadice (r.a) müstesnâ, İslâm’ını ilk izhâr eden, ilk
imân eden zat olduğu, yedi yıl, Hz. Muhammed (s.a.a), Ali (a.s) ve
Hadîce’den (r.a) başka hiçbir kimsenin Allah’a ibâdet etmediği hakkındaki
hadisler ve bu hadislerin bulunduğu kitaplar için “Fedâil’ül-Hamse”ye bk.
(c.1, Necef- 1383 H.Ş. 178-200).