logo

Nehcü'l-Belağa
İmam Ali’nin Hutbeleri, Mektupları ve Hikmetleri

logo

Hutbe 186 – Tevhîd Üzerine

Çeviri

Kufe’de irad ettiği bu hutbesi tevhid hakkında olup hiçbir hutbede bulunmayan ilmi ilkelere değinilmiştir.

Allah’a nitelik isnat eden, onu birlememiş; örneklendiren O’nun hakikatini kavrayamamış; teşbih eden O’nu kastetmemiştir. O’na işaret eden ve tevehhüm eden O’nu ihtiyaçsız bilmemiştir. Bizzat tanınan her şey sonradan yapılmıştır. Başkasıyla kaim olan her şey de maluldür (bir nedenin sonucudur). O yapıcıdır, bir alete ihtiyaç duymadan. O takdir edicidir, düşünmeden. O zengindir, (kimseden) istifade etmeksizin. Zamanla birlikte değildir. Aletler, O’na yardım edemez. Oluşu zamanlardan, varlığı yokluktan, ezeliyeti başlangıçtan önce gelmiştir. Duyu organlarını yaratmakla, duyu organına sahip olmadığı bilinmiştir. Eşya arasında zıtlık var etmesiyle zıddının, eşyalar arasında benzerlikler var etmesiyle de eşi ve benzerinin olmadığı kavranmıştır. Nuru zulmetle, açıklığı kapalılıkla, donmuşluğu akıcılıkla, sıcağı soğuklukla birbirlerine zıt olarak yaratmıştır. O, farklı iki parçayı bir arada tutar, farklılıkların arasını eşitler, uzakları bir araya getirir, yakın olanları birbirinden ayırır

O belirli bir sınırla sınırlandırılamaz, bir sayıyla sayılamaz; çünkü sadece eşyalar birbirlerini sınırlandırabilir, ancak aletler, birbirlerine benzeyip, birbirini çağrıştırabilir. “Ne zamandan beri” tabiri kadim olmaktan alı-koymuş, “kesin olacak” ifadesi, ezeliyete engel olmuş ve “keşke böyle olsaydı” sözü de kâmil oluştan uzaklaştırmıştır.
Yaratıcı yaratıklarıyla akıllara tecelli eder, onlarla gözlerin bakmasına (görülüşüne) mani olunur. Allah için sükûnet ve hareket geçerli değildir. Çünkü kendisinin cari ettiği şeyler (sükunet ve hareket), nasıl kendisine cari edilebilir; kendisinin ortaya çıkardığı şeyler, nasıl kendisine dönebilir (yarattığı onu yaratamaz) ve kendisinin vücuda getirdiği şeyler, nasıl onda vücuda gelebilir?! Böyle olsaydı zatı değişir, künhü parçalanmış olur ve ezeli olamazdı. Eğer onun için bir “ön” söz konusu olsaydı, “ard”ı da olur, böylece zatına bir noksanlık lazım gelirdi ve tamamlanmaya ihtiyaç duyardı. Bu durumda onda yaratık nişanesi ortaya çıkar, başkaları kendisine delil olduğu hâlde, kendisi delil olur (hâlbuki bütün yaratıkları O’nun delili ve göstergesidir), başkasına tesir eden şeyin kendisine de tesir etmesine engel olan saltanatından çıkar giderdi.

 

O değişmez, zail olmaz, kaybolması caiz olmaz. O, doğmamıştır ki doğurulmuş olsun. Doğurulmamıştır ki sınırlı olsun. O, çocuklar edinmekten yücedir, kadınlara yaklaşmaktan münezzehtir.

Zihinler, O’na ulaşamaz ki onu takdir etsin. Zekâlar, onu kavrayamazlar ki betimleyebilsin. Duyular, O’nu derkedemez ki hissedebilsin. O’na el değemez ki dokunulsun. Hâli değişmez, hâlden hâle de girmez. Geceler ve gündüzler O’nu eskitemez, aydınlıklar ve karanlıklar, onu değiştiremez. Her hangi bir parça, endam, organ, araz (ilinek), değişim ve ebaz ile (nicelikle) vasıflandırılamaz. Hakkında bir had, nihayet, inkıtaa uğramak veya son söz konusu edilemez. Eşyalar O’nu ihata edemez ki aşağı yukarı götürsün. Hiçbir şey O’nu yüklenemez ki eğsin veya düzeltsin. Ne eşyaların içine girmiş ve ne de onların içinden çıkmıştır.

Dil ve damak olmadan haber verir. Alet ve işitme cihazı olmadan işitir. Konuşur, fakat laf söylemez. Korur, fakat koruyabilmek için çaba sarf etmez. İster, fakat içinden geçirmeksizin. Yumuşamadan sever ve razı olur, meşakkate girmeden kızar ve gazab eder. Olmasını istediği şeye “ol” der, o da oluverir; kulağa gelen sesle değil, işitilen bir nidayla da değil. Münezzeh olan Allah’ın kelamı yarattığı ve tecessüm ettirdiği fiilidir. O’ndan önce bir şey yoktu; eğer önce olmuş olsaydı şüphesiz o da ikinci ilâhî olurdu.

Allah, “yokluğundan sonra oldu” diye de söylenemez. Çünkü bu durumda Allah’a, sonradan oluşmuş sıfatlar isnat edilmiş olur, Allah’la onun sıfatları arasında bir ayırım söz konusu olamaz. Aynı zamanda kendisinin, kendi sıfatlarından fazlalığı da söz konusu değildir. Aksi takdirde yapan ve yapılan eşitlenmiş, bir şeyi örneksiz yaratanla, örneksiz yaratılan şey denklenmiş olur. Allah, yaratılanları başkasından alınmış örnek olmadan yaratmıştır. Mahlûkatı yaratırken yarattıklarından hiç kimseden yardım da istememiştir. Yeryüzünü yaratmış, meşgul olmadan tutmuş, bir yerde karar kılmadan sağlamlaştırmış, direksiz dikmiş, dayanaksız yükseltmiş, eğrisi-büğrüsü olmadan korumuş, paramparça olup dağılmasını engellemiş, çivilerini (dağları) sağlamlaştırmış, sıra dağları yanyana dizmiş, pınarları fışkırtmış, vadileri yarmıştır. Böylece bina ettiklerine gevşeklik ve pörsüklük yol bulmaz, kuvvetli kıldığı zayıf olmaz.

 

O, gücü ve azametiyle tüm mahlûkatına hâkimdir, ilmi ve marifetiyle her şeyi bilir. Celal ve izzetiyle her şeyden yücedir. İstediği hiçbir şey, O’nu aciz bırakmaz, emrinden çıkamaz ki O’na üstün gelsin. Hızlı hareket eden O’ndan kaçamaz ki, geçilebilsin. Malı olana ihtiyacı yoktur ki O’nu rızıklandırsın.

 

Her şey, O’na boyun eğmiş, azameti karşısında küçülmüştür. Hiçbir şey, O’nun saltanatından kaçıp başkasına sığınamaz ki fayda ve zararına engel olsun. O’nun hiç dengi yoktur ki O’na denk olabilsin. O’nun bir benzeri yoktur ki O’na eşit olabilsin. Mahlûkatı hiç var olmamış gibi var ettikten sonra
yok edecek olan O’dur.

Dünyanın yaratılmasından sonra yok edilmesi, ilk defa yaratılması ve ilk defa düzene konmasından daha çok hayret edilecek bir şey değildir. Bütün hayvanlar; kuşlar, dört ayaklılar, ahırlarda veya otlaklarda otlayanlar, akıllı ve akılsız her çeşit ve sınıftan canlılar, bir sivrisineği yaratmak için birleşseler, onu yaratmaya güç yetiremezler! Onu nasıl var edeceklerine dair bir yol bulamazlar. Bunu bilmek için akılları karışır ve sapıtır. Bütün kuvvetleri aciz kalır ve tükenir.
Hepsi de zelil ve yenilgiyi kabul etmiş bir şekilde bu işten vazgeçerler. O sivrisineği hiçbir zaman var edemeyecekleri için acziyetlerini itiraf ederler, onu hiç yok edemeyeceklerini de kabullenirler.

Münezzeh olan Allah, dünya yok olduktan sonra hiçbir şeyle birlikte olmaksızın tek kalır. Vakit, yer, süre ve zamana olmaksızın, dünya yok olduktan sonra da var olmadan önceki gibi olur. O zaman bütün süreler ve vakitler yok olur, seneler ve saatler kaybolur, bütün işler kendisine dönen, tek ve kahhar olan Allah’tan başka hiçbir şey kalmaz. Dünya, ilk yaratılışında hiçbir güce sahip olmadığı gibi, kendinin yok olmasını da engelleyemez. Eğer engellemeye gücü yetseydi ebediyeti devam ederdi.

 

Yapmaya koyulunca herhangi bir şeyi yapmak ona zor olmadı, bir şeyi yaratmak ona ağır gelmedi. Allah varlıkları; saltanatını güçlendirmek, yok olmaktan ve noksanlıktan korkmak, kendisine galib gelecek dengi karşısında kendilerinden yardım almak, saldıran düşman karşısında korunmak, mülkünü arttırmak, ortaklığında ortağından üstün hâle gelmek ve yalnızlıktan kurtulup onlarla ünsiyet edinmek için yaratmamıştır.

Daha sonra var ettikten sonra dünyayı yok eder. Tabii ki bu yok edişi; ne dünyayı evirip çevirme veya idare etmedeki bir bıkkınlık, ne arzulayıp ulaşmak istediği rahatlık, ne de dünyanın kendisine getirdiği külfetten dolayıdır. Müddetinin uzaması O’nu usandırmaz ki hemen yok etmeye kalkışsın.
Münezzeh ve yüce olan Allah, dünyayı sona erdirmeyi kendi lütfüyle düşündü, kendi iradesiyle tuttu ve kendi kudretiyle sağlamlaştırdı. Yok ettikten sonra da hiçbir şeyine ihtiyaç duymadan, yardımını ummadan; yalnızlık hâlinden ünsiyet hâline, cehalet ve bilinçsizlik hâlinden ilim ve irfan hâline, fakirlik ve ihtiyaç hâlinden zenginlik ve bolluk hâline, düşkünlük ve zilletten izzet ve kudret hâline geçmeyi murat etmeden, dünyayı tekrar iade edecektir (yeniden yaratacaktır.)