وَمِنْ خُطْبَةٍ لَهُ عَلَيهِ السَّلامُ
رُوِیَ عَنْ نَوْفِ الْبَکّالی قالَ: خَطَبَنا بِهَذِهِ الْخُطْبَةِ أَمیرُالْمؤمنینَ عَلیٌّ (علیه السلام) بِالْکُوفَة وَهُوَ قائِمٌ عَلى حِجارَةٍ، نَصَبَها لَهُ جُعْدَةُ بنُ هُبَیْرَةَ الْمَخْزُومی، وَعَلَیْهِ مِدْرَعَةٌ مِنْ صُوفٍ وَحَمائِلُ سَیْفِهِ لِیفٌ، وَ فِی رِجْلَیْهِ نَعْلانِ مِنْ لِیفٍ، وَکَأَنَّ جَبِینَهُ ثَفِنَةُ بَعِیرٍ. فَقالَ (علیه السلام):
Nevf el-Bikalî’den gelen rivayete göre der ki: Emirü’l-Müminin Ali, bu hutbeyi H. 40 yılında Kufe’de bir taşın üzerinde durarak okudu. Taşı, Cu’de Bin Hubeyre el-Mahzumî yerleştirmişti. Üzerinde yünden örülü bir elbise, ayaklarında hurma ağacı kabuğundan ayakkabı vardı. Kılıcını hurma lifinden örülü bir iple yanına asmıştı. Alnı secdede fazla durduğundan nasırlaşmıştı. İşte bu hâlde Hz. Ali şöyle konuştu:
Nevf’ül-Bekâlî rivâyet eder, der ki: Emir’ül-Mü’mi- nin aleyhisselâm, Kufe’de Hubayrat’ül-Mahzûmî oğlu Ca’de’nin, hutbe okumaları için koyduğu taşın üstüne çıkarak bu hutbeyi inşâd buyurdular. Sırtlarında softan bir aba vardı; kılıçlarının bağı hurma lifindendi; ayaklarına gene liften örülmüş na’leyn giymişlerdi. Alınları fazla secdeden, devenin dizlerine ve göğsüne dönmüştü. Buyurdular ki:
آلْحَمْدُ لِلهِ الَّذِي إِلَيْهِ مَصَائِرُ آلْخَلْقِ، وَعَوَاقِبُ آلاَْمْرِ. نَحْمَدُهُ عَلَى عَظِيمِ إِحْسَانِهِ، وَنَيِّرِ بُرْهَانِهِ، وَنَوَامِي فَضْلِهِ وَآمْتِنَانِهِ، حَمْدآ يَکُونُ لِحَقِّهِ قَضَاءً، وَلِشُکْرِهِ أَدَاءً، وَإِلَى ثَوَابِهِ مُقَرِّبآ، وَلِحُسْنِ مَزِيدِهِ مُوجِبآ. وَنَسْتَعِينُ بِهِ آسْتِعَانَةَ رَاجٍ لِفَضْلِهِ، مُؤَمِّلٍ لِنَفْعِهِ، وَاثِقٍ بِدَفْعِهِ، مُعْتَرِفٍ لَهُ بِالطَّوْلِ، مُذْعِنٍ لَهُ بِالْعَمَلِ وَآلْقَوْلِ. وَنُؤْمِنُ بِهِ إِيمَانَ مَنْ رَجَاهُ مُوقِنآ، وَأَنَابَ إِلَيْهِ مُؤْمِنآ، وَخَنَعَ لَهُ مُذْعِنآ، وَأَخْلَصَ لَهُ مُوَحِّدآ، وَعَظَّمَهُ مُمَجِّدآ، وَلاذَ بِهِ رَاغِبآ مُجْتَهِدآ.
Hamd, işlerin sonu ve halkın gidişi kendisine doğru olan Allah’a mahsustur. Büyük ihsanının, aydınlatıcı delillerinin, artan fazlının ve nimetinin şükrünü ve hakkını eda eden, sevabını elde etmeye yaklaştıran ve güzel ihsanının artmasına sebeb olan bir hamd ile O’nu överiz. Sözde ve amelde kendisine inanan ve kudretini itiraf ederek kötülüğü gidermesini, iyiliğinin fayda vermesini ve isteyene fazlasıyla yardım edeceğini uman kimsenin yardım dilemesi gibi O’ndan yardım dileriz. İmanında yakinle ümit bağlayan, mümin olarak O’na yönelen, inanarak O’na boyun eğen, tevhidinde ihlâslı olan, överek yücelten, O’nun rızasını dileyerek çalışan kimsenin imanıyla O’na iman ederiz.
Hamdolsun Allah’a ki, halkın dönüp gidişi O’nadır; işlerin sonları O’na varır ulaşır.1 Pek büyük ihsanı, pek aydın burhanı, artıp duran lütfü yüzünden ona hamdederiz; öyle bir hamdle ki hakkını ödesin, şükrünü edâ etsin; sevâbınâ nâil olarak ona yaklaşalım; güzel bir surette de lütfunun artmasına vesile olsun. Lütfunu dileyerek umarak ondan dilekte bulunan, ümit eden kişi gibi biz de yardım diler, umarız; faydalar vermesini, kötülükleri gidermesini isteriz; ihsanını itiraf ederiz; işte ve sözde ona uyarız. İmânında şüphe olmayan, îmâm sâhibi olarak ona dönen, birliğini ihlâs ile bilen, söyleyen, onu överek ululayan, onun rızasını dileyip çalışan, ona sığınan kişiler olarak ona inanırız.
…
1 – Nevf. b. Fedâlet’il-Bekâlî, Emir’ül-Müminin aleyhis- selâmın ashabındandır. Nevf, Nuf şeklinde, Bekâlî, Bikâlî tarzında da rivâyet edilmiştir; Bekkâlî tarzında zaptedenler de vardır. Cu’de, Emir’ül-Mü’minin (a.s) kız kardeşleri, Ebû-Tâlib kızı Ümmühânî’nin oğludur. Bekâl, yahut Bekâl Hemdan kabilesinin bir boyudur. Nevf der ki: Kûfe’de, Rahbe mescidinde Hazreti Emir’ül-Mü’minin’in huzurlarını girdim, selâm verdim; selâmımı aldılar. Yâ Emir’el-Müminin dedim, bana öğüt ver. Hazret, Yâ Nevf buyurdular, iyilik et de Allah da sana iyilik etsin. Yâ Emir’el-Müminin dedim, biraz daha söyle. Yâ Nevh buyurdular, acı da sana da acısınlar. Daha söyle Yâ Emir’el-Mü’minin dedim. Hayır söyle de buyurdular, hayırla ansınlar seni. Biraz daha söyle dedim; yâ Nevf buyurdular, gıybetten sakın, çünkü gıybet, cehennem köpeklerinin üremesidir. Sonra ey Nevf buyurdular, kim helâl nutfeden doğduğunu sanır da gıybetle insanların etlerini yerse yalan söyler. Kim helâl nutfeden olduğunu sanır da bana buğzederse, benden sonra evlâdımdan gelen imamlara buğzederse yalan söyler. Kim üstün ve ulular ulusu Allah’ı tanıdığını sanır da her gün, her gece Allah’a isyânda bulunursa yalan söyler; yâ Nevf vasiyetimi dinle, tut, ne bir toplumun kötülüğünü araştır, ne gaipten haber vermeye kalk, ne haberci ol, kovuculuk et; yakınlarından kesilme, onları gör gözet de Allah ömrünü uzatsın; ahlâkını güzelleştir de Allah sorunu hafifletsin. Ey Nevf, kıyâmet günü benimle olmaktan sevineceksen zâlimlere yardımcı olma. Yâ Nevf, kim bizi severse bizimle olur, insan bir taşı bile sevse Allah, onu o taşla haşreder. Yâ Nevf, insanlara karşı bezenme, Allah’a isyâna kalkışma; yoksa, Allah’a ulaştığın gün gazabına uğrarsın. Yâ Nevf, sana dediklerimi belle, dünya ve âhiret hayırlarını elde et (Tankih 3, s.276-277; Muhammed Abduh şerhi, 2. s.103, not. 1).
Cu’de Emir’ül-Mü’minin (a.s) tarafından, Sıffin harbinden önce Horasen’a vali tayin edilmişti. Fakih ve yiğit bir erdi. Mekke’nin fethedildiği gün, annesiyle Hazret-i Rasûl-i Ekrem’e (s.a.a) gelmişler, İslâm olmuşlardı. Babası Hubeyra b. Ebi- Veheb, Necran’a kaçmıştı. Mekke’nin fethi günü, Ümmülhânî, evindeyken Emir’ül-Mü’minin (a.s) ellerinde bir kılıç olduğu halde Hubeyra’nın ardına düşmüştü, Hubeyra, Ümmühânî’nin evine sığınmış, Ümmühânî, Hazreti Emir’in (a.s) önünü keserek elini tutmuş, Hubeyra, yanındaki bir adamla kaçmıştı. Ümmühânî, Hz. Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) huzûruyla müşerref olunca Hazret, iltifat buyurmuşlar, o da olayı anlatmıştı. Bu sırada Hazret-i Emir (a.s) huzûra girmiş Cenab-ı Rasûl (s.a.a) gülerek, Ümmühânî’ye ne yaptın buyurmuştu. Emir (a.s), kendisine sor yâ Rasûlulallah, bana neler etti? Seni hak üzere gönderen Allah’a andolsun, elimi öylesine tuttu ki kurtaramadım; onlar da kaçtılar demişti. Hz. Rasûl (s.a.a) bütün insanlar, Ebû-Tâlib’in sulbünden gelselerdi, hepsi de yiğit olurlardı; Ümmühânî kime amân verdiyse bizim de amânımızdadır buyurmuştu (Tenkih, 1, s.211, Muhammed Abdul, 2, s.103, 1. not, Kazvini, 2, s.215- 216).
“Halkın dönüp gidişi onadır; işlerin sonları ona varır ulaşır” sözlerinde 2. sûrenin (Bakara) 54. âyet-i kerîmesinin sonundaki “İyice bil ki yaratış da onun, emir de; âlemlerin rabbi Allah’ın şanı ne de yücedir” cümle-i celilesine ve “Varaca-ğımız yer tapındır senin” cümle-i celilesiyle geçen âyet-i kerimeye işaret vardır (2, Bakara, 285). Kur’ân-ı Mecid’de 3. sûrenin (Âl-i İmrân) 28. âyet-i kerîmesinde ve diğer sûrelerde bu meâlde âyetler vardır. Aynı zamanda 3. sûrenin (Âl-i İmrân) 109. âyet-i kerîmesi de bu meâldedir.
لَمْ يُولَدْ سُبْحَانَهُ فَيَکُونَ فِي آلْعِزِّ مُشَارَکآ، وَلَمْ يَلِدْ فَيَکُونَ مَوْرُوثآ هَالِکآ. وَلَمْ يَتَقَدَّمْهُ وَقْتٌ وَلا زَمَانٌ، وَلَمْ يَتَعَاوَرْهُ زِيَادَةٌ وَلا نُقْصَانٌ، بَلْ ظَهَرَ لِلْعُقُولِ بِمَا أَرَانَا مِنْ عَلامَاتِ التَّدْبِيرِ آلْمُتْقَنِ، وَآلْقَضَاءِ آلْمُبْرَمِ. فَمِنْ شَوَاهِدِ خَلْقِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ مُوَطَّدَاتٍ بِلا عَمَدٍ، قَائِمَاتٍ بِلا سَنَدٍ. دَعَاهُنَّ فَأَجَبْنَ طَائِعَاتٍ مُذْعِنَاتٍ، غَيْرَ مُتَلَکِّئَاتٍ وَلا مُبْطِئَاتٍ؛ وَلَوْلا إِقْرَارُهُنَّ لَهُ بِالرُّبُوبِيَّةِ وَإِذْعَانُهُنَّ بِالطَّوَاعِيَةِ، لَمَا جَعَلَهُنَّ مَوْضِعآ لِعَرْشِهِ، وَلا مَسْکَنآ لِمَلائِکَتِهِ، وَلا مَصْعَدآ لِلْکَلِمِ الطَّيِّبِ وَآلْعَمَلِ الصَّالِحِ مِنْ خَلْقِهِ.
Münezzeh olan Allah hiçbir şeyden doğmamıştır ki kendisine yenilmezliğinde ortaklık edilsin. O da doğurmamıştır ki, miras bırakıp yok olsun. Zaman O’nu geçmemiş, noksanlık ve ziyadelik O’na arız olamamıştır. Bizlere gerçekleşecek olan kazası ve sağlam tedbirinin alametlerini göstererek akıllara zahir olmuştur. Göklerin direksiz olarak yaratılması ve onların dayanaksız durması, yaratışının şahitlerindendir. Onları bu şekilde durmaya çağırmış, onlar da durup duraksamadan ve gevşemeden, itaat etmişlerdir. Onun rububiyetini ikrar etmeseler, ona itaatle boyun eğmeselerdi, onları ne arşına yer ederdi, ne meleklerine mesken, ne de halkın temiz sözlerinin ve salih amellerinin yükseldiği yer kılardı. O, göğün yıldızlarını, yeryüzünde yolculuk edenlere şaşırdıklarında yol bulmaları için kılavuz kıldı. Gecenin karanlık perdeleri, onların nurunu gideremez ve ayın göklerdeki aydınlığının parıltısına da engel olamaz.
Bir varlıktan meydana gelmemiştir ki o noksan sıfatlardan münezzeh olan mâbuda, o varlık, ortak olsun; ondan da bir varlık meydana çıkmamıştır ki onun mirâsını alsın da yokolsun. Vakti, zamanı o yaratmıştır; ona bir an bile tekaddüm edemez; ziyâdelik, noksan, kulun hallerindendir; bu haller ona ârız olamaz. Bize, tam yerinde olan tedbir alâmetleriyle, olması mutlaka gereken takdir belirtileriyle yaratışını göstermiş, bunları akıllara izhâr etmiştir.
Yaratışının tanıklarındandır göklerin direksiz, dayaksız duruşu. Onları bu sûretle durmaya çağırmıştır, onlara emretmiştir; onlar da durmadan, duraksamadan emrine uymuşlardır, hem de dileyerek, isteyerek. Onlar, onun yaratıp geliştirmesine ikrar etmeselerdi, onun itâatine boyun eğmeselerdi, ne arşına yer ederdi onları, ne meleklerine mesken; ne halkının tertemiz sözlerinin ağdığı yer ederdi onları, ne temiz amellerin ağdığı yer.2 Gökteki yıldızları, yeryüzü ovalarında yol alırken şaşırıp kalanlara yol bulmaları için kılavuz kıldı. Gecenin kapkaranlık perdeleri, yıldızların aydınlığını örtmediği gibi Ay’ın, gönüllerde parıltısına da engel olamaz.
…
2 – 35. sûre-i celilenin (Fâtır), “Kim yücelik, üstünlük dilerse bilsin ki bütün yücelik, üstünlük Allah’ındır. Güzel sözler, ona ağar, iyi işler de o sözleri yüceltir…” meâlin-deki 10. âyet-i kerimesine işarettir.
جَعَلَ نُجُومَهَا أَعْلامآ يَسْتَدِلُّ بِهَا آلْحَيْرَانُ فِي مُخْتَلِفِ فِجَاجِ آلْأَقْطَارِ. لَمْ يَمْنَعْ ضَوْءَ نُورِهَا آدْلِهْمَامُ سُجُفِ اللَّيْلِ آلْمُظْلِمِ، وَلا آسْتَطَاعَتْ جَلابِيبُ سَوَادِ آلْحَنَادِسِ أَنْ تَرُدَّ مَا شَاعَ فِي السَّمَاوَاتِ مِنْ تَلَأْلُوِ نُورِ آلْقَمَرِ. فَسُبْحَانَ مَنْ لا يَخْفَى عَلَيْهِ سَوَادُ غَسَقٍ دَاجٍ، وَلا لَيْلٍ سَاجٍ، فِي بِقَاعِ آلْأَرَضِينَ آلْمُتَطَأْطِئَاتِ، وَلا فِي يَفَاعِ السُّفْعِ آلْمُتَجَاوِرَاتِ؛ وَمَا يَتَجَلْجَلُ بِهِ الرَّعْدُ فِي أُفُقِ السَّمَاءِ، وَمَا تَلاشَتْ عَنْهُ بُرُوقُ آلْغَمَامِ، وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ تُزِيلُهَا عَنْ مَسْقَطِهَا عَوَاصِفُ آلْأَنْوَاءِ وَآنْهِطَالُ السَّمَاءِ! وَيَعْلَمُ مَسْقَطَ آلْقَطْرَةِ وَمَقَرَّهَا، وَمَسْحَبَ الذَّرَّةِ وَمَجَرَّهَا، وَمَا يَکْفِي آلْبَعُوضَةَ مِنْ قُوتِهَا، وَمَا تَحْمِلُ آلْأُنْثَى فِي بَطْنِهَا.
Münezzeh olan Allah’a yerin çukurlarında ve birbirine yakın irili ufaklı dağlarda siyah ve dingin gecelerin zifiri karanlığı, göğün ufuklarında gürleyen gök gürültüsü, bulutlardan parlayıp çıkan şimşekler, şiddetli yelden ve yağmurdan yere düşüp uçuşan her yaprak O’na gizli değildir. O, yağan yağmur damlalarının nereye düşeceklerini, nerede karar kılacaklarını; karıncanın taneyi nereden nereye götüreceğini; sivrisineğe yetecek gıdayı, dişinin karnında taşıdığını bilir.
Tenzîh ederiz noksan sıfatlardan o mâbûdu ki ne gecenin kızıllığa bürünmüş karanlığı ona gizlidir, ne yerlere çöken karanlığında kalanlar, ne birbirine ulanmış kapkara dağlar. Göğün ufkunda gürleyen gök gürültüsü de ondan gizli değildir, bulutlardan parlayıp çakan şimşekler de; yere düşen, yelden uçuşan yaprakları da bilir, gökten yağan yağmur katrelerini de. Her katrenin nereye düşeceğini, nerede karar kılacağını, karıncanın neyi, nereden çekip götüreceğini, sineğe yetecek gıdâyı, karına düşen çocuğun neyle rızıklanacağını bilir.
وَآلْحَمْدُ لِلهِ آلْکَائِنِ قَبْلَ أَنْ يَکُونَ کُرْسِيٌّ أَوْ عَرْشٌ، أَوْ سَمَاءٌ أَوْ أَرْضٌ، أَوْ جَانٌّ أَوْ إِنْسٌ. لا يُدْرَکُ بِوَهْمٍ، وَلا يُقَدَّرُ بِفَهْمٍ، وَلا يَشْغَلُهُ سَائِلٌ، وَلا يَنْقُصُهُ نَائِلٌ، وَلا يَنْظُرُ بِعَيْنٍ، وَلا يُحَدُّ بِأَيْنٍ، وَلا يُوصَفُ بِالْأَزْوَاجِ، وَلا يُخْلَقُ بِعَلاجٍ، وَلا يُدْرَکُ بِالْحَوَاسِّ، وَلا يُقَاسُ بِالنَّاسِ. الَّذِي کَلَّمَ مُوسَى تَکْلِيمآ، وَأَرَاهُ مِنْ آيَاتِهِ عَظِيمآ؛ بِلا جَوَارِحَ وَلا أَدَوَاتٍ، وَلا نُطْقٍ وَلا لَهَوَاتٍ. بَلْ إِنْ کُنْتَ صَادِقآ أَيُّهَا آلْمُتَکَلِّفُ لِوَصْفِ رَبِّکَ، فَصِفْ جِبْرِيلَ وَمِيکَائِيلَ وَجُنُودَ آلْمَلائِکَةِ آلْمُقَرَّبِينَ، فِي حُجُرَاتِ آلْقُدُسِ مُرْجَحِنِّينَ، مُتَوَلِّهَةً عَقُولُهُمْ أَنْ يَحُدُّوا أَحْسَنَ آلْخَالِقِينَ. فَإِنَّمَا يُدْرَکُ بِالصِّفَاتِ ذَوُو آلْهَيْئَاتِ وَآلْأَدوَاتِ، وَمَنْ يَنْقَضِي إِذَا بَلَغَ أَمَدَ حَدِّهِ بِالْفَنَاءِ. فَلا إِلهَ إِلاَّ هُوَ، أَضَاءَ بِنُورِهِ کُلَّ ظَلامٍ، وَأَظْلَمَ بِظُلْمَتِهِ کُلَّ نُورٍ.
Kürsü, arş yer, gök, cin ve insan yokken de var olan Allah’a hamd olsun. O vehimle derk edilmez, anlayış gücüyle ölçülmez, istemekle meşgul edilmez, ihsanda bulunmakla varlığı eksilmez, (cisim olmadığından) gözle görmez, nerededir denilerek sınırlandırılamaz, eşi olmakla nitelendirilemez. Tecrübe ve alıştırmayla yaratmaz, duygularla idrak edilmez, insanlarla kıyaslanmaz. O, Musa’ya söyleyeceğini söylemiş, azametli ayetlerini kendisine göstermiş, ama bir uzuvla, aletle, kelamla ve dille değil.
Ey Rabbini anlatma zahmetini üstlenen kimse! Eğer doğru isen; Cebrail’i, Mikail’i ve O’na yakın kılınmış mukaddes mekânlarda güzel yaratıcılarının vasfıyla, O’nun heybetinden kendinden geçmiş olarak hayretler içinde duran melekler ordusunu anlat. Ancak şekilleri ve uzuvları, olanlar, zamanı bittiğinde yokluğa erişenler sıfatlarla derk edilebilir. (O ise bütün bunlardan münezzehtir.) Dolayısıyla O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Bütün karanlıklar O’nun nuruyla aydınlanır, bütün ışıklar onun karanlığıyla kararır.
Kürsî, yahut arş yokken de var olana, yeryüzü, cin, yahut insan bulunmadan da bulunana, vehimle anlaşılmayana anlayışla bilinmeyene hamd olsun.3 Ondan isteyen, onu oyalayamaz; lütfunu elde eden, lütfuna bir noksan veremez; gözle görülemez, hadden, mekândan münezzehtir, sınırlanamaz; eşitleri yoktur, benzerleri bulunamaz ki onlarla anlatılsın. Bir aletle yaratmaz, duygulara sığmaz ki duygularla idrâk edilsin, insanlarla kıyaslansın. Bir mâbuddur ki Mûsâ’ya söylemiştir, ona ulu delillerini göstermiştir; fakat ne sözü dille dudakladır, ne uzuvla, o söz, ne bildiğimiz söyleyişledir, ne uzuvlarla ses verip anlatışla.4 Ey bunu anlatmayı iş edinen, ona uğraşan kişi, ey rabbini vasfetmeye kalkışan kişi, kutluluk mekânlarında mânevî başlarını önlerine eğmiş heybetinden kendilerinden geçmiş olan ve mânen ona yakın bulunan melekleri, Cebrâîl’i anlat; tek ve en güzel sıfatlara sâhip olan yaratıcı mâbûdun vasfında kendilerinden geçmiş olanları bildir gerçeksen, gerçekten bildirebileceksen.5
Sıfatlarla ancak şekil ve sûret sâhibi olanlar, âzâya sahip bulunanlar idrâk edilebilir. Oysa varlığı, sonunda yokluğa erişip biten, O, bunlardan münezzehtir; O’ndan başka mâbud yoktur. O’nun ışığıyla aydınlanır bütün karanlıklar; O’nun ışığıyla kararır bütünışıklar.6
…
3 – “Gaybin anahtarları, onun yanındadır; onları ancak o bilir. Karada ve denizde ne varsa bilir; bir yaprak bile düşse bilir onu ve yeryüzünün
karanlıkları içinde bir tek tane dahi yoktur ki, yaş ve kuru hiçbir şey bulunmaz ki apaçık kitapta, Tanrı bilgisinde tespit edilmemiş olsun.” (6, En’âm 59).
4 – Mûsâ alâ Nebiyyinâ ve âlihi ve aleyhisselâm’ın Tanrı kelâmına mazhar olduğu 2. sûrenin 253., 4. sûrenin (Nisâ’) 164. bilhassa 7. sûrenin (A’râf) 143. âyetlerinde beyân buyrulur.
5 – “Ve görürsün ki melekler Rablerine hamd ederek onu tenzih edip arşın çevresinde dönmedeler ve arala-rında, gerçek bir adaletle hükmedilmiştir ve denilmiştir ki: Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a…” (39, Zümer, 75).
6 – “Işıklanmıştır yeryüzü rabbinin nûruyla ve yaptıklarının yazıldığı kitap ellerine verilmiştir ve Peygamberlerle tanıklar getirilmiş ve aralarında
gerçek bir hükümle hükmedilmiştir ve onlara zulmedilmemiştir.” (39, 69)
أُوصِيکُمْ عِبَادَ آللهِ بِتَقْوَى آللهِ الَّذِي أَلْبَسَکُمُ الرِّيَاشَ، وَأَسْبَغَ عَلَيْکُمُ آلْمَعَاشَ؛ فَلَوْ أَنَّ أَحَدآ يَجِدُ إِلَى آلْبَقَاءِ سُلَّمآ، أَوْ لِدَفْعِ آلْمَوْتِ سَبِيلا، لَکَانَ ذلِکَ سُلَيْمَانُ بْنُ دَاوُودَ (عليه السلام)، الَّذِي سُخِّرَ لَهُ مُلْکُ آلْجِنِّ وَآلْإِنْسِ، مَعَ النُّبُوَّةِ وَعَظِيمِ الزُّلْفَةِ. فَلَمَّا آسْتَوْفَى طُعْمَتَهُ، وَآسْتَکْمَلَ مُدَّتَهُ، رَمَتْهُ قِسِيُّ آلْفَنَاءِ بِنِبَالِ آلْمَوْتِ، وَأَصْبَحَتِ الدِّيَارُ مِنْهُ خَالِيَةً، وَآلْمَسَاکِنُ مُعَطَّلَةً، وَوَرِثَهَا قَوْمٌ آخَرُونَ. وَإِنَّ لَکُمْ فِي آلْقُرُونِ السَّالِفَةِ لَعِبْرَةً!
أَيْنَ آلْعَمَالِقَةُ وَأَبْنَاءُ آلْعَمَالِقَةِ! أَيْنَ آلْفَرَاعِنَةُ وَأَبْنَاءُ آلْفَرَاعِنَةِ! أَيْنَ أَصْحَابُ مَدَائِنِ الرَّسِّ الَّذِينَ قَتَلُوا النَّبِيِّينَ، وَأَطْفَؤُوا سُنَنَ آلْمُرْسَلِينَ، وَأَحْيَوْا سُنَنَ آلْجَبَّارِينَ! أَيْنَ الَّذِينَ سَارُوا بِالْجُيُوشِ، وَهَزَمُوا بِالْأُلُوفِ، وَعَسْکَرُوا آلْعَسَاکِرَ، وَمَدَّنُوا آلْمَدَائِنَ!
Ey Allah’ın kulları! Sizi güzel elbiselere bürüyen, genişçe bir yaşayış sebepleri ihsan eden Allah’tan sakınmanızı tavsiye ederim. Eğer bir kimse bekaya tırmanmak için bir merdiven, ölümü kendinden savmak için bir yol bulabilseydi; cinlerin ve insanların hükümeti, uhdesine verilen ve nübüvvetle birlikte büyük yakınlığa mazhar olan Davud oğlu Süleyman (a.s) bulurdu. Allah, dünya üzerindeki rızkını tamamladığı ve müddetini doldurduğu zaman, Süleyman’ı yokluk yaylarından atılan ölüm oklarıyla okladı. Böylece dünya onsuz kaldı ve evleri yurtları sahipsiz kaldı da onları başka toplumlar miras aldı. Şüphesiz ki geçmiş devirlerde sizin için ibretler vardır.
Nerede Amalike1 ve Amalike’nin oğulları? Nerede Firavunlar ve Firavunların oğulları? Nerede nebilerini öldüren, nebevi sünnetleri söndüren ve zorbaların sünnetini ihya eden Ress şehirlerinin2 halkı?! Nerede büyük orduyla yürüdüklerinde binlercesini hezimete uğratan, askerler yetiştiren ve şehirler yapan insanlar?
Allah kulları, sizi güzel libâslara bürüyen, size yaşayış sebeplerini lütfeden Allah’tan çekinmenizi tavsiye ederim. Bir kişi, ebedi yaşayışa ağmaya bir merdiven bulsaydı, yahut ölümü gidermeye bir yol elde etseydi, cinlerle insanların saltanatı, Peygamberlikle, Tanrı’ya yakınlıkla beraber kendisine ihsan edilen Davud oğlu Süleyman bunu bulur, bunu elde ederdi; esenlik ikisine de. Fakat o, dünyâda rızkını tamamlayınca, müddetini yitirince yokluk yayları, ölüm oklarıyla okladı onu; dünya onun varlığından hâlî kaldı; yurtlar bomboş oldu; onları başka toplumlar miras olarak aldı.7
Gelip geçmiş devirlerdekiler size ibrettir. Nerede Amâlika, nerde Amâlika’nın oğulları, nerede firavunlar, nerede firavunların oğulları; nerede Peygamberleri öldüren, nerede Peygamberlerin yollarının yordamlarının nurlarını söndüren Res şehirlerinin halkı? Nerede zorbaların yollarını yordamlarını diriltenler? Nerede ordularla yürüyenler, binlerce orduyu bozanlar, kıranlar; nerede askerler, nerede şehirler yapanlar?.8
…
7 – “Ey Âdem oğulları, ayıbınızı örtecek elbise ve bezeneceğiniz elbise indirdik size. Tanrıdan çekinme elbisesine gelince: O daha da hayırlıdır ve
bunlar; insanların anıp öğüt almaları için indirilen Allah âyetle-rindendir.” (7, A’raf, 26). Süleyman alâ Nebiyyinâ ve âlihi ve aleyhisselâm, rabbinden,
kendisinden başka kimsenin nâil olmayacağı bir saltanat istemişti; Allah, yeli, cinleri ona müsehhar etmişti (38, 35-40). Süleyman’ın (a.s) kıssaları. 2.
sûrenin 102, 21 sûrenin 78-79. âyetleriyle, 79-81 âyetlerinde, 27. sûrenin 16-44. ve gene 38. sûrenin 30-34. âyet-i kerimelerinde geçer.
8 – Amâlika Yemen’de hüküm sürenlerdir. Firavunlar, bilindiği gibi Mısr-ı kadîm hükümdarlarıdır. Ress ashabı 25. sûrenin (Furkan) 38. âyet-i kerimesiyle 50. sûrenin 12. âyet-i kerimesinde geçer. Bunlar bazılarına göre Şuayb alâ Nebiyyinâ ve âlihi ve aleyhisselâm’ın gönderildiği kavimdir.
Bazılarına göreyse Ress bir kuyunun adıdır. O kuyunun bulunduğu yerde oturan kavim kendilerine gönderilen Peygamberleri bu kuyuya atmıştır.
Ress Yemen’de bir şehirdir. Oraya Hanzala adında bir Peygamber gönderilmiş, kavmi onu öldürmüştür diyenler de vardır. Ress’in Antakya’da
bir kuyu olduğunu İsâ alâ Nebiyyinâ ve âlihî ve aleyhisselâm’a Habib-i Neccâr’ın orada öldürüldüğü de rivâyetler arasındadır.
و منها: قَدْ لَبِسَ لِلْحِکْمَةِ جُنَّتَهَا، وَأَخَذَهَا بِجَمِيعِ أَدَبِهَا، مِنَ آلْإِقْبَالِ عَلَيْهَا، وَآلْمَعْرِفَةِ بِهَا، وَالتَّفَرُّغِ لَهَا؛ فَهِيَ عِنْدَ نَفْسِهِ ضَالَّتُهُ الَّتِي يَطْلُبُهَا، وَحَاجَتُهُ الَّتِي يَسْأَلُ عَنْهَا. فَهُوَ مُغْتَرِبٌ إِذَا آغْتَرَبَ آلْإِسْلامُ، وَضَرَبَ بِعَسِيبِ ذَنْبِهِ، وَأَلْصَقَ آلْأَرْضَ بِجِرَانِهِ، بَقِيَّةٌ مِنْ بَقَايَا حُجَّتِهِ، خَلِيفَةٌ مِنْ خَلائِفِ أَنْبِيَائِهِ.
…(Hz. Mehdi) Hikmet zırhını büründü, onu bütün adabıyla; teveccüh, marifet ve feragatle kuşandı. Hikmet onun nezdinde yitiği, hep istediği ihtiyacıdır. İslâm boynunu yere dayayıp, kuyruğunu sallayan yorgun deve gibi3 garip kaldığı zaman, o da garip kalır. (gaybete çekilir.) O, dinin hüccetlerinin bakiyesi, ilâhî peygamberlerin halifelerinden bir halifedir.
(Bu hutbeden:)
Onların sırlarını hikmet yönünden gizlemiştir; O’nun bütün yoluyla anlamayı, O’nu idrâk etmeyi O’nunla uğraş-mayı örtmüştür; oysa ki o, dileyen kişinin yitik malıdır; boyuna sorup öğrenmek istediği dileğidir, hâlidir. O, İslâm garip olunca gurbete düşer; boynu üstüne yere ıhlar; kuyruğunu yere vurur; bir daha da kalkmaz yerden. O, tanrı hüccetlerinin kalanlarındandır, Peygamberlerinin bıraktıklarındandır; onun zuhuruyla bilinir, âşikâr olur o sırlar.9
…
9 – “İslâm garip olarak başladı, garip olarak avdet eder, ne mutlu gariplere” mealindeki hâdise işarettir ki son zamanlarda İslâm’ın zayıflayacağını, bu sırada Mehdi’nin, accel’allah-u fereceh, zuhûrunu müjdelemektedirler. (Sefi- net’ül-Bihâr, 1, s.644. Mehdî hakkında “Fedail’ül-Hamse”ye bakınız, 3, s. 322-338).
ثُمَّ قالَ (عليه السلام): أَيُّهَا النَّاسُ، إِنِّي قَدْ بَثَثْتُ لَکُمُ آلْمَوَاعِظَ الَّتِي وَعَظَ آلاَْنْبِيَاءُ بِهَا أُمَمَهُمْ، وَأَدَّيْتُ إِلَيْکُمْ مَا أَدَّتِ آلاَْوْصِيَاءُ إِلَى مَنْ بَعْدَهُمْ، وَأَدَّبْتُکُمْ بِسَوْطِي فَلَمْ تَسْتَقِيمُوا، وَحَدَوْتُکُمْ بِالزَّوَاجِرِ فَلَمْ تَسْتَوْسِقُوا. لِلّهِ أَنْتُمْ! أَتَتَوَقَّعُونَ إِمَامآ غَيْرِي يَطَأُ بِکُمُ الطَّرِيقَ، وَيُرْشِدُکُمُ السَّبِيلَ؟
أَلا إِنَّهُ قَدْ أَدْبَرَ مِنَ الدُّنْيَا مَا کَانَ مُقْبِلا، وَأَقْبَلَ مِنْهَا مَا کَانَ مُدْبِرآ، وَأَزْمَعَ التَّرْحَالَ عِبَادُ آللهِ آلاَْخْيَارُ، وَبَاعُوا قَلِيلا مِنَ الدُّنْيَا لا يَبْقَى، بِکَثِيرٍ مِنَ آلاْخِرَةِ لايَفْنَى.مَاضَرَّإِخْوَانَنَا الَّذِينَ سُفِکَتْ دِمَاؤُهُمْ ـ وَهُمْ بِصِفِّينَ ـ أَلاَّ يَکُونُوا آلْيَوْمَ أَحْيَاءً؟ يُسِيغُونَ آلْغُصَصَ وَيَشْرَبُونَ الرَّنْقَ! قَدْـوَاللهِـلَقُواآللهَ فَوَفَّاهُمْ أُجُورَهُمْ، وَأَحَلَّهُمْ دَارَ آلاَْمْنِ بَعْدَ خَوْفِهِمْ.
Ey insanlar! Size peygamberlerin ümmetlerine verdikleri öğütleri verdim. Vasilerin kendinden sonrakiler için yaptığı şeyleri yaptım. Kamçı zoruyla terbiye etmeye çalıştım, doğrulmadınız, sakındıran şeylerle sizi öne sürdüm, bir araya gelmediniz. Allah için, sizinle birlikte yol kat edecek ve size yol gösterecek benden başka bir imam mı bekliyorsunuz?
Dikkat edin, dünyadan size yönelenler yüz çevirdi, yüz çevirenler ise yöneldi. Hayırlı kişiler, dünyadan göçmeye hazırlandılar. Dünyanın baki olmayan az nimetlerini, ahiretin yok olmayan bol nimetleri için sattılar. (Sıffin’de) Kanlarını feda eden kardeşlerimiz bugün hayatta olmadıkları için zarar etmediler. Zira ne boğazlarında kalan bir lokma yiyorlar, ne de bulanık su içiyorlar. Vallahi Allah, onların ecirlerini tam olarak verdi de korkudan sonra onları emniyet diyarına yerleştirdi.
Ey insanlar, ben, Peygamberlerin ümmetlerine verdikleri öğütleri verdim size; onlardan sonraki vasîlerin bildirdiklerini bildirdim size; kamçımla terbiye etmek istedim sizi; doğru yola gelmediniz; zorlayıp yola sokmak istedim sizi, doğru yola girmediniz. Allah için söyleyin, benden başka sizi doğru yola sokmak isteyen bir imam mı bekliyorsunuz; benden başka size gerçek yolu gösteren bir muktedâ mı bekliyorsunuz?
Bilin ki dünya, yüz gösterdi, fakat ardını döndü, ardında olanlar yüz çevirdi, hayırları yüz göstermişken ardını döndü. Hayırlı kişiler, dünyadan göçmeyi kurdular; dünyanın kalan az nimetini sattılar, yok olmayan âhiretin nimetlerini aldılar. Sıffin’de kanlarını döken, bugün artık hayatta bulunmayan kardeşlerimiz zarar etmediler; bugün onlar ne gussa yemedeler, ne bu bulanık suyu içmedeler. Andolsun Allah’a ki ecirlerini tam olarak aldılar; korkudan, sıkıntıdan sonra esenlik yurduna vardılar.
أَيْنَ إِخْوَانِي الَّذِينَ رَکِبُوا الطَّريِقَ، وَمَضَوْا عَلَى آلْحَقِّ؟ أَيْنَ عَمَّارٌ؟ وَأَيْنَ آبْنُ التَّيِّهَانِ؟ وَأَيْنَ ذُو الشَّهَادَتَيْنِ؟ وَأَيْنَ نُظَرَاؤُهُمْ مِنْ إِخْوَانِهِمُ الَّذِينَ تَعَاقَدُوا عَلَى آلْمَنِيَّةِ، وَأُبْرِدَ بِرُؤُوسِهِمْ إِلَى آلْفَجَرَةِ!
قال: ثمّ ضرب بيده على لحيته الشريفة الکريمة، فأطال البکاء، ثم قال (عليه السلام):
أَوِّهِ عَلَى إِخْوَانِي الَّذِينَ تَلَوُا آلْقُرْآنَ فَأَحْکَمُوهُ، وَتَدَبَّرُوا آلْفَرْضَ فَأَقَامُوهُ، أَحْيَوُا السُّنَّةَ وَأَمَاتُوا آلْبِدْعَةَ. دُعُوا لِلْجِهَادِ فَأَجَابُوا، وَوَثِقُوا بِالْقَائِدِ فَاتَّبَعُوهُ.
ثم نادى بأعلى صوته:
آلْجِهَادَ آلْجِهَادَ عِبَادَ آللهِ! أَلا وَإِنِّي مُعَسْکِرٌ فِي يَوْمِي هذَا ؛ فَمَنْ أَرَادَ الرَّوَاحَ إِلَى اللهِ فَلْيَخْرُجْ!
Nerede doğru yolda yürüyüp hak üzere giden kardeşlerim? Ammar nerede? İbn Teyhan nerede? Nerede iki şahadet sahibi (Huzeyme b. Sabit el-Ensarî)? Nerede onlar gibi ölüm için ahitleşen ve (şahadetlerinden sonra) başları zalimlere gönderilen kardeşleri?
Ravi diyor ki: “Sonra eliyle mübarek sakalını tuttu, uzun bir müddet ağladı ve şöyle devam etti:
Ah olsun, Kur’ân’ı okuyup hükümlerini uygulayan, farzlarını düşünüp ifa eden, sünnete hayat verip bidati öldüren, cihada çağrıldığında icabet eden, kumandanlarına bağlanıp itaat eden kardeşlerime!
Sonra yüksek sesle nida etti: Cihad, cihad, ey Allah’ın kulları! Bugün ordu hazırlamadayım, Allah’a gitmek isteyenler çıkıp
gelsin!
Nevf diyor ki: İmam Hüseyin’e (a.s) on bin, Kays b. Sa’d b. Ubade’ye on bin, Ebu Eyyub el-Ensarî’ye on bin ve başkalarına da
bir miktar asker verildi. Hz. Ali yeniden Siffin’e gitmek istiyordu. Cuma gelmeden melun İbn Mülcem tarafından yaralandı. Böylece
asker dağıldı, biz de çobanları yitmiş ve her yandan kurtların saldırısına uğramış sürülere döndük.
Nerede din yolunda yürüyüp giden, gerçek uğruna can verip göçen kardeşlerim benim? Nerede Ammâr, nerede Teyyihânoğlu, nerede Zü’ş-Şehâdeteyn? Nerede ölüm için birbirleriyle ahitleşenler, nerede şehâdetlerinden sonra zâlimlere başları gidenler?10
(Sonra eliyle mübarek sakallarını tutup uzun bir müddet
ağladılar; sonra da buyurdular ki:)
Eyvah Kur’ân’ı okuyup hükmünü tutan, yerine getiren, farzı düşünüp icrâ eden, sünneti dirilten, bidati öldüren, savaşa çağrılınca koşup gelen, kendilerine emredene uyan kardeşlerim benim.
(Sonra yüce sesle buyurdular ki.)
Savaş, savaş ey Allah kulları. Bilin ki ben bugün orduyu toplamadayım, tertibe sokmadayım; kim Allah yoluna gitmeyi dilerse çıkıp gelsin.
…
10 – Ammâr b. Yâsir’ül-Yakzân, Şia-i İmâmiyye indinde Erkân’ı Erbaa’dan biridir; diğer üçü Selman, Ebû-Zerr ve Makdâd’dır. babaları Yâsir, anneleri Sümeyye’dir. Sümeyye, Ebû-Huzeyfet ibni’l-Mugiygıyrat’ilMahzûmî’nin cariyesiydi. Onu Yâsir’le evlendirmiş, Ammâr doğunca da azad etmişti. Ammâr, İslâm’ını izhâr eden yedinci kişidir. Babasıyla anası da ilk Müslüman olanlardandır. Sumeyye ve Yâsir’e müşrikler eziyet ederlerken Hazreti Rasûl (s.a.a) görmüş ve sabredin ey Yâsir soyu, size vaad edilen yer, cennettir buyurmuştu. Sumeyye de eziyet edilirken oradan geçen Ebû-Cehl, bir mızrakla şehit etmişti İslâm’ın ilk şehididir; sonra babası da müşrikler tarafından şehit edilmiş, Ammâr, müşriklerin söylemesini teklif ettikleri sözleri söyleyip kurtulmuştu. Rasûl-i Ekrem’e (s.a.a), Ammâr irtidâd etti diye haber verdikleri zaman, Ammâr, imanla yoğrulmuştur; başından ayağına dek iman doludur; îman, onun etiyle, kanıyla karışmış, kaynaşmıştır buyurmuşlar, Ammâr, ağlaya ağlaya huzûra gelince de kendilerine vahyedilen “Allah’ın âyetlerine inanmayanlar, yalan söylerler, iftirâda bulunurlar, onlardır yalancıların ta kendileri. Canla, gönülle inanmışken ve yüreği inançla yatışmışken zorla, cebirle istemediği hâlde dininden döndüğünü söyleyenden başka inandıktan sonra Allah’ı inkar eden, kâfirlikle yüreği genişleyen, hoşlanan kişiye gelince. Bu çeşit kişileredir Allah-ın gazabı ve onlara pek büyük bir azap var” âyet-i kerimelerini okumuşlar (16, 105-106), zorla söylenen sözden dolayı dinden çıkılmayacağını tebşir buyurarak Ammârı memnun etmişlerdi. Ammâr, Medine’ye, hicretten sonra Bedr, Ulud savaşlarıyla bütün savaşlarda bulunmuş. Biat’ür-Rıdvan’da hazır olmuş, hakkında “Ammâr’a düşman olana Allah da düşman olur, Ammâr’a buğzedene Allah da buğzeder”, Ammâr’a iki iş arzedilse O, onların en doğrusunu, insanı en doğru yola, gerçeğe götüreni seçer”, “Cennet üç kişiyi özler; onların ilki sensin Yâ Ali, öbürleriyse Selman ve Ammâr’dır” gibi hadisler vârid olmuştur. Medine’de mescit yapılırken sahâbe de yapım işinde çalışırlarken Ammâr’a fazlaca yük yüklemişler, Ammâr, latife yollu Hz. Rasûl’e (s.a.a) ashabın beni öldürecek Yâ Rasûlallah demiş, bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (s.a.a) mübârek elleriyle Ammâr’ın yüzündeki teri silerek “Yazık sana ey Sumeyye’nin oğlu, seni benim sahâbem öldürmez; seni doğru yoldan çıkan, isyân eden bir toplum öldürecek, dünyâdan son içimin de suyla karışık süt olacak” buyurmuşlardı. Bir kere de huzûra gelince, Rasûlullah (s.a.a) “Merhaba tertemiz oğlu tertemiz kişiye”
sözleriyle Ammâr’a iltifatta bulunmuşlardı. Ammâr, Cemel ve Sıffin savaşlarında Emir’ül Müminin’in (a.s) maiyyetlerinde bulunmuş, hicretin otuz
yedinci yılı Safer’inde yahut Rabiulevvel veya âhırında şehit olmuş, vefâtından önce su istemiş, kendisine suyla karışık süt sunulmuştu. Şamlılar Ammâr’ın şehadetini “Feth’ül-Fütûh” diye anmışlardı. Muâviye, Ammâr’ı, Osman’ın kölesi için bile öldürmekten çekinmem derdi. Mübârek başı kesilip Muâviye’ye götürülünce Amr İbn’il-Âs bile dayanamamış, başını getiren iki kişiye, ikiniz de cehennemliksiniz demek zorunda kalmış, Muâviye’nin itâbına mazhar olmuştur. Üsd’ül-Gaabe, Ammâr’ın kaatili olan Ebü’l-Gaadiye’nin, “Ammâr’ın kaatili cehennemliktir” hadisinin râvilerinden olduğunu kaydeder. Emir’ül-Mü’minin, Ammâr’ın namazını bizzat kılmışlar, şehâdetinden dilhûn olmayanın imandan behresi yoktur buyurmuşlar, gusül vermeden elbisesiyle defnetmişlerdir (Tenkih, 2, s. 320-322; Buhârî, Sahihu Müslim, İbn-i Mâce, Tirmizi, Üsd’ül-Gaabe, Tabarî, Mürûc’üz-Zeheb, İbn-i Esir El- İsâbe, Belâzürî, Câmi’us-Sagir’in 2. cildinde 55. s, Künûz’ülHakaik’ın 2. cildinin 117. sahifesi ve Fetret’ül-İslâm, s.125-132) Mâlik b. Teyyiham Ebû’l-Heysem’il-Ansâriyy’il-Evsi, Rasûlullah’a (s.a.a) ilk mülâyık olan, birinci Akabe biatinde bulunan altı kişiden biridir; ikinci Akabe biatinde de bulunmuştur. Bedir, Uhud savaşlarıyla diğer savaşlara da katılmışlardır. Hazreti Rasûlullah’ın vefâtlarından sonra Emir’ülMü’minin’e (a.s) rücu eden on iki kişiden biridir. Sıffin’de Ammâr’ın şehâdetine kadar tereddüt içindeyken onun şehâdetinden sonra kılıcını çekip, bâgıy topluluk olduğunuz artık sâbit oldu diyerek Muâviye tarafına hücûm etmiş, şehit oluncaya dek savaşmıştır (Tenkih, 2, s.48, Fetret’ülİslâm, Ammâr’ın hâl tercemesi).
Huzeyme b. Sâbit, Ansârdandır. Hazreti Rasul-i Ekrem (s.a.a) onun tanıklığını iki tanık olarak kabûl buyurduklarından “Zü’ş-Şehâdeteyn” lakabıyla anılmıştır. Hazreti Rasûl’den (s.a.a) sonra Emir’ül-Müminin’e rücû edenlerdendir. Bedir’de ve diğer savaşlarda bulunmuşlar, Rahbe’de Gadiru Humm hadisine şahâdet etmişlerdir. Ammâr’ın şehâdetinden sonra kılıcını çekip Ammâr’ı fie-i bâgıyyenin şehit edeceğini Rasûlullah’tan duydum diyerek savaşa girmişler ve şehit olmuşlardı (Tenkih, 1, s.397-398).