وَ مِن خُطبَةٍ لَهُ عَليهِ السَّلامُ
يَذْکُرُ فِيها فَضَائِلَ أهْلِ البَيْتِ (عليهم السلام)
Ehlibeyt’in faziletleri hakkında:
وَ نَاظِرُ قَلْبِ اللَّبِيبِ بِهِ يُبْصِرُ أَمَدَهُ، وَ يَعْرِفُ غَوْرَهُ وَ نَجْدَهُ دَاعٍ دَعَا، وَ رَاعٍ رَعَى، فَاسْتَجِيبُوا لِلدَّاعِي، وَ آتَّبِعُوا الرَّاعِيَ.
قَدْ خَاضُوا بِحَارَ آلْفِتَنِ، وَ أَخَذُوا بِالْبِدَعِ دُونَ السُّنَنِ. وَ أَرَزَ آلْمُؤْمِنُونَ، وَ نَطَقَ الضَّالُّونَ آلْمُکَذِّبُونَ. نَحْنُ الشِّعَارُ وَ الْأَصْحَابُ، وَ آلْخَزَنَةُ وَ الْأَبْوَابُ؛ وَ لا تُؤْتَى آلْبُيُوتُ إِلاَّ مِنْ أَبْوَابِهَا؛ فَمَنْ أَتَاهَا مِنْ غَيْرِ أَبْوَابِهَا سُمِّيَ سَارِقآ.
Akıllı kişinin basireti; işinin sonunu görmesini, alçaklığı yüksekliği tanımasını sağlar. İnsanları çağıran (Peygamber) çağırmış, yöneten yönetmiştir. O hâlde o çağırana icabet edin, o yönetene tâbi olun.
Fitne denizlerine daldılar, sünnetlerin yerine bidatlere sarıldılar. Müminler inzivaya çekildiler, sapıklar ve yalanlayanlar konuştu. Resulullah’ın sırdaşı, arkadaşı, hazinedarı ve kapıları biziz. Evlere ancak kapılarından girilir, kapılarından girmeyene hırsız denir.
Akıllı kişinin görür gözü, işinin sonunu görür; onun önünü, sonunu, iyisini, kötüsünü bilir. Çağıran çağırır insanları; güden güttü onları; icâbet edin
çağırana, uyun çobana.
Fitnelerin denizleri coştu kabardı; bidatler sünnetlerin yerine geçti, kabûl edildi. İnananlar sustular; halkı saptıran yalancılar söze başladılar.
منها: فِيهِمْ کَرَائِمُ آلْقُرْآنِ، وَ هُمْ کُنُوزُ الرَّحْمنِ. إِنْ نَطَقُوا صَدَقُوا، وَ إِنْ صَمَتُوا لَمْ يُسْبَقُوا. فَلْيَصْدُقْ رَائِدٌ أَهْلَهُ، وَ لْيُحْضِرْ عَقْلَهُ، وَ لْيَکُنْ مِنْ أَبْنَاءِ آلاْخِرَةِ، فَإِنَّهُ مِنْهَا قَدِمَ، وَ إِلَيْهَا يَنْقَلِبُ.
فَالنَّاظِرُ بِالْقَلْبِ، آلْعَامِلُ بِالْبَصَرِ، يَکُونُ مُبْتَدَأُ عَمَلِهِ أَنْ يَعْلَمَ: أَعَمَلُهُ عَلَيْهِ أَمْ لَهُ؟! فَإِنْ کَانَ لَهُ مَضَى فِيهِ، وَ إِنْ کَانَ عَلَيْهِ وَقَفَ عَنْهُ. فَإِنَّ آلْعَامِلَ بِغَيْرِ عِلْمٍ کَالسَّائِرِ عَلَى غَيْرِ طَرِيقٍ. فَلا يَزِيدُهُ بَعْدُهُ عَنِ الطَّرِيقِ آلْوَاضِحِ إِلاَّ بُعْدآ مِنْ حَاجَتِهِ. وَ آلْعَامِلُ بِالْعِلْمِ کَالسَّائِرِ عَلَى الطَّرِيقِ آلْوَاضِحِ. فَلْيَنْظُرْ نَاظِرٌ: أَسَائِرٌ هُوَ أَمْ رَاجِعٌ؟!
…Kur’ân’ın yücelikleri onlardadır. Onlar, rahmanın hazineleridir; konuştukları zaman doğru söylerler. Sustuklarında
kimse onları geçemez. Toplumu idare edenin doğru, aklı başında ve ahiret evladı olması gerekir. Çünkü oradan gelmiş, oraya gidecektir.
Kalbiyle gören ve basiretiyle amel eden kimsenin, işine başlarken yaptığı işin lehine mi yoksa aleyhine mi olduğunu bilmesi gerekir. Lehine ise yapar; aleyhine ise bırakır. Bilgisiz amel eden, yolun dışında gidene benzer; yol aldıkça elde etmek istediğinden uzaklaşır. İlmiyle amel eden ise apaçık yolda gidene benzer. Bakanın görmesi gerek; yol mu alıyor, yoksa geriye mi dönüyor.
Oysa ki biziz Rasûlullâh’ın libâsı, eşi dostu. Biziz hazînesinin hazînedarları ve kapıları. Evlere kapılardan girin ancak, kapılarından girmeyenlere hırsız denir muhakkak.
(Bu Hutbeden:)
Onlardadır (Ehlibeyt) Kur’ân’ın yücelikleri; onlardır Rahmân’ın defineleri, hazineleri. Söylerlerse doğru söyler-ler, gerçeklenirler, susarlarsa kimse onlara karşı söz söyle-yemez. Toplumun başına geçenin doğru söylemesi, aklını başına devşirmesi gerek.
Hepinizin de âhiret evlâdı olmanız icab eder; çünkü herkes oradan gelmiştir, oraya gider. Can gözüyle bakan, görüp iş işleyen, işe başlarken o işin kâr mı getirecek, zarar mı verecek, bilip görmesi gerekir. Kâr getirecekse işlemeli, zarar verecekse bırakmalı. Çünkü bilgisiz işe girişen, anayolda gitmeyene benzer; yol aldıkça, elde edeceği şeyden uzaklaşır. Bilgiyle işe girişense, apaçık anayolda gidene benzer. Demek ki bakanın görmesi gerek;
yol mu alıyor, yoldan mı kalıyor?
وَ آععْلَمْ أَنَّ لِکُلِّ ظَاهِرٍ بَاطِنآ عَلَى مِثَالِهِ، فَمَا طَابَ ظَاهِرُهُ طَابَ بَاطِنُهُ، وَ مَا خَبُثَ ظَاهِرُهُ خَبُثَ بَاطِنُهُ. وَ قَدْ قَالَ الرَّسُولُ الصَّادِقُ (صلي الله عليه و آله): «إِنَّ آللهَ يُحِبُّ آلْعَبْدَ، وَ يُبْغِضُ عَمَلَهُ، وَ يُحِبُّ آلْعَمَلَ وَ يُبْغِضُ بَدَنَهُ».
وَ آعْلَمْ أَنَّ لِکُلِّ عَمَلٍ نَبَاتآ. وَ کُلُّ نَبَاتٍ لا غِنَى بِهِ عَنِ آلْمَاءِ، وَ آلْمِيَاهُ مُخْتَلِفَةٌ؛ فَمَا طَابَ سَقْيُهُ، طَابَ غَرْسُهُ وَحَلَتْ ثَمَرَتُهُ، وَ مَا خَبُثَ سَقْيُهُ، خَبُثَ غَرْسُهُ وَ أَمَرَّتْ ثَمَرَتُهُ.
Her dış görünüşün ona benzer bir iç yüzü olduğunu bil; dışı temiz olanın, içi de temizdir, dışı pis olanın içi de pistir. Sadık olan Elçi (s.a.a) der ki: “Allah bazen bir kulu sever; amelini sevmez; bazen de amelini sever, ama kendisini sevmez.”
Her amelin bir bitişi/serpilişi vardır. Her bitkinin suya ihtiyacı vardır. Sular ise muhteliftir. İyi bir şekilde sulanırsa fidanları iyi, meyveleri hoş olur. Kötü bir şekilde sulanırsa fidanları kötü, meyvesi de acı olur.
Bil ki her şeyin görünüşü, ona benzer bir iç yüzü olduğuna delâlet eder. Bir şeyin dış yüzü temizse iç yüzü de temizdir; fakat dış yüzü pis mi, iç yüzü de pistir. Gerçek Rasûl, Allah’ın bir kulunu sever, amelini sevmez; bir ameli de sever, işleyeni sevmez.1
Bil ki her işin bir bitkisi vardır; her bitki, köke muhtaçtır; çeşitli sulara muhtaçtır. Hangi bitki iyi suyla sulanırsa iyi boy atar, meyvesi tatlı olur. Sulanması kötü olanın boy atması da kötüdür, meyvesi daacı.2
…
1 – Allah’ın sevdiği kul, sonunun hayırla, tövbeyle, bağışlanmakla kutlu bir hale geleceğini bildiği kuldur; kötülük işlerse, yaptığını sevmez, fakat sonunu bildiği için kendisini sever. Kendisini sevmediği, amelini sevdiği kulsa riyâ için ibâdette, hayırda bulunan kuldur. Riyâ ile yaptığı için, yaptığı hayırdan kendisine bir ecir verilmez; fakat hayrı, halka faydalı olursa sevilir.
2 – Bu hutbede, 2. surenin (Bakara) 189. âyetinde, evlere kapılarından girilmesinin emir buyurulduğuna ve “Ben ilmin şehriyim; Ali kapısıdır. İlmi
isteyen kapıya gelsin” meâlindeki hadis-i şerife işaret edilmektedir (Câmi, 1, s.90).