وَ مِن خُطبَةٍ لَهُ عَليهِ السَّلامُ
يُومِىءُ فِيها إلَى الْمَلاحِمِ وَيَصِفُ فِئَةً مِنْ أهْلِ الضَّلاَلِ
Gelecekle ilgili olayları haber vermekte ve bir grub dalalet ehlini nitelendirmektedir:
وَ أََخَذُوا يَمِيناً وَ شِمَالاً ظَعْناً فِي مَسَالِکِ الْغَيِّ، وَ تَرْکاً لِمَذَاهِبِ الرُّشْدِ. فَلاتَسْتَعْجِلُوا مَا هُوَ کَائِنٌ مُرْصَدٌ، وَ لا تَسْتَبْطِئُوا مَا يَجِيءُ بِهِ الْغَدُ. فَکَمْ مِنْ مُسْتَعْجِلٍ بِمَا إنْ أَدْرکَهُ وَدَّ أَنَّهُ لَمُ يُدْرِکْهُ. وَ مَا أَقْرَبَ الْيَوْمَ مِنْ تَبَاشِيرِ غَدٍ! يَا قَوْمِ، هذَا إبَّانُ وُرُودِ کُلِّ مَوْعُودٍ، وَ دُنُوٍّ مِنْ طَلْعَةِ مَا لا تَعْرِفُونَ. أَلا وَ إنَّ مَنْ أَدْرَکَهَا مِنَّا يَسْرِي فِيهَا بِسِرَاجٍ مُنِيرٍ، وَ يَحْذُو فِيهَا عَلَى مِثَالِ الصَّالِحِينَ، لِيَحُلَّ فِيهَا رِبْقاً، وَ يُعْتِقَ فِيهَا رِقّاً، وَ يَصْدَعَ شَعْباً، وَ يَشْعَبَ صَدْعاً، فِي سُتْرَةٍ عَنِ النَّاسِ لا يُبْصِرُ الْقَائِفُ أَثَرَهُ وَ لَوْ تَابَعَ نَظَرَهُ. ثُمَّ لَيُشْحَذَنَّ فِيهَا قَوْمٌ شَحْذَ الْقَيْنِ النَّصْلَ. تُجْلَى بِالتَّنْزِيلِ أَبْصَارُهُمْ، وَ يُرْمَى بِالتَّفْسِيرِ فِي مَسَامِعِهمْ، وَ يُغْبَقُونَ کَأْسَ الْحِکْمَةِ بَعْدَ الصَّبُوحِ!
Olgunluk yolunu terk ederek azgınlık yoluyla sağı solu tuttular. Beklenen ve gelecek olan şeyi istemede acele etmeyin, yarının getireceği şeyin gelişini uzak sanmayın (pek yakında gelecek). Nice acele eden var, ona ulaştığında keşke ulaşmasaydım der! Bugün yarının gelmesine ne kadar da yakındır!
Ey insanlar! Bu, vaat edilenin gerçekleşeceği vakittir; tanımadığınız fitnelerin görülmesi yakındır. Haberiniz olsun, kim bizden aydınlatıcı ışık elde ederse orada nurlu bir meşaleyle yürür, salihler gibi yol alır, böylece bağları çözer ve tutsakları azat eder. Batıl topluluğu dağıtır, ayrılığa düşmüş topluluğu bir araya getirir. Dikkatle bakanın bile göremeyeceği, izleyenin izini bulamayacağı şekilde insanlardan gizli olarak yaşar. Sonra bir grup bu fitneler içinde körleşmiş kılıcını biler gibi basiretini biler. Kur’ân’ın nuru gözlerini ışıtır; tefsirle anlayışları keskinleşir ve hikmet kâsesinden sabah akşam içerler.
Ümmet, azgınlık yolunda sağı solu tuttu; doğru yolu bir yana attı. Tez olmayın; olacak şey gelip çatacak. Uzak san-mayın; mukadder olan fitne gelecek. Bir şeye tezcek ulaş-mak isteyen nice kişi vardır ki ulaşınca keşke ulaşmasaydım der; bugün, ne de yakındır yarının gelip çatması; alâmetleri belirir gider.
Ey benim kavmim, bu vaad edilen şeyin geleceği vakittir; tanımadığınız şeylerin görülmesi yakındır. Bilin ki o zamana ulaşan, bizden bir ışık elde ederse yürür gider; temiz kişiler gibi yol alır, yeler; o fitne çağında tutsakların boyunlarından bağı çözer; onları azad eder. Batıl topluluğu dağıtır; yarılıp kırılanı onarır. Bunu da insanlar görmeden yapar; eserini izleyen, yaptığını gözleyen bile ne kadar dikkat ederse etsin, göremez bunu. Sonra dileyen topluluğun can gözlerini açar; körleşmiş kılıçla biler gibi onların görüşlerini biler. Kur’ân’ın nûru gözlerinin nûrunu ışıtır, görgülerini güçlendirir; tefsirle kulaklarını, duyuşlarını keskinleştirir; onlar da sabahleyin marifet kadehini içtikten sonra hikmet nûruyla susuzluklarını giderirler, suya kanarlar.
منها:: وَ طَالَ الْأَمَدُ بِهِم لِيَسْتَکْمِلُوا الْخِزْيَ، وَ يَسْتَوْجِبُوا الْغِيَرَ؛ حَتَّى إذا اخْلَوْلَقَ الْأَجَل، وَ اسْتَرَاحَ قَوْمٌ إلَى الْفِتَنِ، وَ أَشَالُوا عَنْ لَقَاحِ حَرْبِهِمْ، لَمْ يَمُنُّوا عَلَى اللهِ بِالصَّبْرِ، وَ لَمْ يَسْتَعْظِمُوا بَذْلَ أَنْفُسِهِمْ فِي الْحَقِّ؛ حَتَّى إذا وَافَقَ وَارِدُ الْقَضَاءِ انْقِطَاعَ مُدَّةِ الْبَلاَءِ، حَمَلُوا بَصَائِرَهُمْ عَلَى أَسْيَافِهمْ، وَ دَانُوا لِرَبِّهِمْ بِأَمْرِ وَاعِظِهِمْ.
…(Dalalet ehline gelince) Zilletleri tamamlansın ve (Allah’ın nimetlerinin) değişimine müstahak olsunlar diye müddetlerini uzattık. Sonunda verilen mühlet sona erdi. Bir grup imtihan edici fitnelerin üzerine yürüdü ve (hak yolunda) kılıçlarını çekerek savaşmaya koyuldular. Onlar direnişlerinden dolayı Allah’ı minnet altında bırakmadılar; hak uğrunda nefislerini feda etmelerini büyük görmediler. Kazanın/kaderin gerçekleştiğine hükmedildikten sonra imtihan dönemi bitti. Basiretle kılıç salladılar ve öğüt verenin emriyle Rablerine yakınlaştılar. Bu, Resulullah’ın (s.a.a) vefatına kadar böyle devam etti.
(Bu hutbeden:)
Horluk çağları tamamlansın diye hükmettikleri müddet uzadı; hallerinin değişmesi gerekli oldu. Sonunda müddetleri doldu; o toplum, fitne ve dalâletin sürüp gideceğine inandı; fakat devenin doğurma çağında kuyruğunu kaldırması gibi savaş zamanı da geldi çattı.
(Gene bu hutbede sahâbenin ve mücahitlerin şânını anlatırlarken buyururlar ki:)
Onlar cefâya sabrettiklerinden dolayı Allah’ı minnet altına almaya kalkmazlar, ululanmazlardı; hak uğruna can vermelerini de büyük bir şey görmezlerdi. Nihayet gelecek vakit uygun olarak geldi, belâ çağı geçti. Zırhlarını aldılar, İslâm uğrunda Rablerine itâat ettiler, kendilerine öğüt verene uydular da savaşa giriştiler. Bu, Allah’ın salâtı O’na ve soyuna olsun; Resûlünün vefâtına dek böyle gitti.
حَتََّى إذا قَبَضَ اللَّهُ رَسُولَهُ (صلي الله عليه و آله)، رَجَعَ قَوْمٌ عَلَى الْأَعْقَاب، وَ غَالَتْهُمُ السُّبُلُ، وَ اتَّکَلُوا عَلَى الْوَلاَئِجِ، وَ وَصَلُوا غَيْرَ الرَّحِمِ، وَ هَجَرُوا السَّبَبَ الَّذِي أُمِرُوا بِمَوَدَّتِهِ، وَ نَقَلُوا الْبِنَاءَ عَنْ رَصِّ أَسَاسِهِ، فَبَنَوْهُ فِي غَيْرِ مَوْضِعِه. مَعَادِنُ کُلِّ خَطِيئَةٍ، وَ أَبْوَابُ کُلِّ ضَارِبٍ فِي غَمْرَةٍ. قَدْ مَارُوا فِي الْحَيْرَةِ ، وَ ذَهَلُوا فِي السَّکْرَةِ، عَلَى سُنَّةٍ مِنْ آلِ فِرْعَونَ: مِنْ مُنْقَطِعٍ إلَى الدُّنْيَا رَاکِنٍ، أَوْ مُفَارِقٍ لِلدِّينِ مُبَايِنٍ.
Ondan sonra bir bölük, topukları üzerinde geri döndüler. Helak edici çeşitli yollarda yürüdüler. İçlerinden geçen batıl inançlara dayandılar. Yakın olmayanlarla birleştiler, sevgileri emredilen sebebi (Ehlibeyt’i) terk ettiler, binayı temelinden söküp, başka bir yerde kurdular. Onlar her hatanın kaynağı, insanı şaşırtan her şiddetin, aşırılığın kapısıdır. Şaşkınlıkta bocaladılar, sarhoşlukta kendilerinden geçtiler. Firavun ehlinin sünnetine uyarak, bir kısmı dünyaya bağlandı, bir kısmı da dinden ayrılıp din düşmanı oldu.
Onun vefâtından sonraysa bir bölük, gerisin geriye topukları üstünde döndüler; sapıklık yolu onları helâk etti; şüphelere uydular, zanlara dayandılar; Hazreti Rasûl’ün yakınlarından başkalarına tâbi oldular; sevmeleri, uymaları buyrulan sebebi terk ettiler; yapıyı temelinden söküp başka yere götürdüler; kurulduğu yerden başka bir yere kurdular. Onlar, her hatânın mâdenleridirler; insanı şaşırtan bilgisizliğin gelip getirdiği her hâlin kapılarıdırlar. Şaşkınlıkta bocaladılar, Firavun soyunun tuttuğu yolu tutup sarhoşlukta kendilerinden geçtiler. Bir kısmı âhiret düşüncesini kesti, dünyaya meyletti; bir kısmı da dinden ayrıldı, hidâyete zıt oldu.1
…
1 – Hutbenin sonlarında, kıyamet günü, bâzı kişilerin kıyısından uzaklaştırılacakları, “Ya rabbi, onlar benim ashabım, ashabım” buyurmalarına karşılık, “sen bilmezsin, senden sonra neler yaptılar, onlar, topuklarının üstünde hemencecik gerisin geriye döndüler” meâlindeki hadis-i şerîfe işaret vardır (Buhârî ve Tabarânî’den naklen, El-İthâfât’isSeniyye fî’l Ahâdîs’il- Kudsiyye; s.220; Buhârî, Müslim ve Müsned’den naklen Câmi’, 2, s.111).