وَمِن خُطبَةٍ لَهُ عَليهِ السَّلامُ
Peygamberlerin gönderilişi hakkında:
Sıffin’den Önce:
بَعَثَ اللَّهُ رُسُلَهُ بِمَا خَصَّهُمْ بِهِ مِنْ وَحْيِهِ، وَجَعَلَهُمْ حُجَّةً لَهُ عَلَى خَلْقِهِ. لِئَلاَّ تَجِبَ الْحُجَّةُ لَهُمْ بِتَرْکِ الإعْذَارِ إلَيْهِمْ، فَدَعَاهُمْ بِلِسَانِ الصِّدْقِ إلَى سَبِيلِ الْحَقِّ. أَلا إِنَّ اللهَ تَعَاَلى قَدْ کَشَفَ الْخَلْقَ کَشْفَةً؛ لاأَنَّهُ جَهِلَ مَا أَخْفَوْهُ مِنْ مَصُونِ أَسْرَارِهِمْ وَمَکْنُونِ ضَمَائِرِهمْ؛ وَلکِنْ (لِيَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً)، فَيَکُونَ الثَّوَابُ جَزَاءً، والْعِقَابَ بَوَاءً.
Allah, vahyi için seçtiği elçilerini; yarattıklarına delil kılmak, halkın özür getirme yolunu kapatmak, doğruluk dili ile onları hakka çağırmak için gönderdi. Haberiniz olsun, yüce Allah, kullarının sır perdesini kaldırdı; bu onların gizlediklerini ve gönüllerindeki sırlarını bilmemesinden değildi. Aksine iyiliğe karşı mükâfatı, kötülüğe karşı da cezayı takdir etmek için. “Kullarından hangilerinin daha güzel iş yapacaklarını denemek içindi.”1
…
1- Âl-i İmrân/26
Vahyi için seçtiği peygamberlerini yolladı; onları, yarattıklarına delil kıldı; onlarla halkın, kendisine karşı özürler getirmesi yolunu bağladı; kullarını gerçek bir dille gerçek yola çağırdı. Bilin ki Allah, gerçekten de halka tekliflerini açıkladı; onun gizlediklerinin bilinmemesi, gönüllerindeki sırların duyulmaması gibi bir yol tutmadı; kulların hangisi en iyi işte bulunacak, bunun, kullarca da bilinmesini irâde etti; böylece de iyiliğe karşı iyi mükâfâtı, kötülüğe karşı da kötü mücâzâtı takdir eyledi.1
…
1 – “Öyle bir mâbuddur ki yaratmıştır ölümü ve dirimi, hanginiz daha iyi işte bulunacak, sınamak için sizi ve odur üstün olan ve suçları örten.” (67, Mülk, 2).
أَيْنَ الَّذِينَ زَعَمُوا أَنَّهُمُ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ دُونَنَا، کَذِباً وَبَغْياً عَلَيْنَا، أَنْ رَفَعَنَا اللَّهُ وَوَضَعَهُمْ، وَأَعْطَانَا وَحَرَمَهُمْ، وَأَدْخَلََنَا وَأَخْرَجَهُمْ. بِنَا يُسْتَعْطَى الْهُدَى، وَيُسْتَجْلَى الْعَمَى. إِنَّ الاَْئِمَّةَ مِنْ قُرَيْشٍ غُرِسُوا فِي هذَا الْبَطْنِ مِنْ هَاشِمٍ؛ لا تَصْلُحُ عَلَى سِوَاهُمْ، وَلا تَصْلُحُ الْوُلاَةُ مِنْ غَيْرِهُمْ.
Bizden (Ehlibeyt’ten) ayrı olarak, yalan söyleyip buğz ederek kendilerinin ilimde derinleşmiş olduğu zannına kapılanlar nerede!? Oysa Allah, bizim derecemizi yükseltmiş, bize vermiş; onları ise mahrum kılmış, alçaltmıştır. Bizi içeri almış, onları çıkarmıştır. Hidayet bizimle istenebilir, körlük bizimle giderilebilir. İmamlar Kureyş’ten, Kureyş’in Haşimi soyundandır. Onlardan başkasına rehberlik yakışmaz, velayete onlardan başkası layık değildir.
Nerede o kişiler ki bizden -Ehl-i Beyt’ten- ayrı olarak kendilerini bilgide üstün sayarlar, hem de yalan olarak, bize zulmederek bu zanna kapılırlar? Oysa ki Allah bizim derecemizi yüceltmiştir, onlarıysa alçaltmıştır. Bize ihsan etmiştir, onlaraysa vermemiştir. Bizi haremine almıştır, onlarıysa oradan çıkarmıştır. Hidâyet bizimle istenebilir, körlük bizimle giderilebilir. Bilin ki imamlar Kureyş’tendir; Kureyş’in de Hâşim soyuna verilmiştir imamlık; başkalarıyla düzene girmez.2
…
2 – Hz. Rasûl-i Ekrem’in, sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem, kendilerinden sonra on iki halifesi bulunacağı, bunların hepsinin Kureyş’ten olacağı, Buharî, Müslim, Tirmizî, Müsned ve Kenz’ül-Ummâl hadislerindendir. Yenâbî-ül-Mevedde’de, Câbir b. Sümre’nin rivâyeti, hepsinin de Hâşimî olacağıdır; Hâfız Ebu-Nuaym, “Hılye”sinde, Hz. Rasûl’ün (s.a.a), kim benim yaşayışımla yaşamak, öldüğüm gibi ölmek, Rabbimin adn cennetinde yerleşmek dilerse benden sonra Ali’yi sevsin, onun vilâyetini kabûl etsin; onu sevene dost olsun, benden sonra İmamlara uysun; çünkü onlar benim Ehlibeytimdir, benim toprağımdan yaratılmışlardır, onlara anlayış ve bilgi rizkedilmiştir; ümmetimden olup da onların üstünlüğünü yalanlayanlara yazıklar olsun; onlar, benim onlarla olan yakınlığımı inkâr ederler; şefâatime da nâil olmazlar buyurduğunu İbn-i Abbas’tan rivâyet etmiştir (Fedâil’ül-Hamse, 2, s. 23-26).
منها: آثَرُوا عَاجِلاً وَأَخَّرُوا آجِلاً، وَتَرَکُوا صَافِياً، وَشَرِبُوا آجِناً. کَأَنِّي أَنْظُرُ إلَى فَاسِقِهِمْ وَقَدْ صَحِبَ الْمُنْکَرَ فَأَلِفَهُ، وَبَسِىءَ بِهِ وَوَافَقَهُ، حَتَّى شَابَتْ عَلَيْهِ مَفَارِقُهُ، وَصُبِغَتْ بِهِ خَلاَئِقُهُ، ثُمَّ أَقْبَلَ مُزْبِداً کَالتَّيَّارِ لايُبَالِي مَا غَرَّقَ، أَوْ کَوَقْعِ النَّارِ فِي الْهَشِيمِ لا يَحْفِلُ مَا حَرَّقَ!
…(Dalalet ehli) Dünyayı seçip, ahireti geriye attılar. Arı suyu bırakıp bulanık, kokuşmuş su içtiler. Onların fasıklarını sanki münkerle arkadaş olmuş, ona alışıp onunla uyum sağlamış görüyorum. Öyle ki günahlarda saçlarını ağartmış, ahlâkı günah rengine bürünmüş; sonra köpürerek herkesi ve her şeyi boğmaktan sakınmayan coşkun bir denizi veya kuru otları yakmaktan çekinmeyen alevli bir ateşi andırmaktadır.
(Aynı hutbeden:)
Diğerleriyse tez elde edilen dünyâyı seçtiler, sonradan elde edilecek âhireti geriye attılar.3 Arı-duru suyu bırak-tılar, pis ve bos bulanık suyu içtiler. Sanki onların kötüsünü görmedeyim: Nehyedilen şeye eş olmuş, onunla ülfet etmiş, ona uymuş. Saçı başı onunla ağarmış; huyu huşu onun rengine boyanmış. Ondan sonra da ağzı köpürürken, dalgalarla coşan denizde boğulmaktan ürkerek, yahut da kuru otun ateşe düşüp yanmasından, kavrulmasından pervâ etmeyerek halkın zararına, kötülüğüne yüz tutmuş.
…
3 – “Hayır, siz geçip gideni seversiniz ve âhireti bırakırsınız.” (75, Kıyâme, 20-21).
أَيْنَ الْعُقُولُ الْمُسْتَصْبِحَةُ بِمَصَابِيحِ الْهُدَى، والْأَبْصَارُ الْلاَّمِحَةُ إلَى مَنَارِ التَّقْوَى! أَيْنَ الْقُلُوبُ الَّتِي وُهِبَتْ للهِ، وَعُوقِدَتْ عَلَى طَاعَةِ اللهِ! ازْدَحَمُوا عَلَى الْحُطَامِ. وَتَشَاحُّوا عَلَى الْحَرَامِ؛ وَرُفِعَ لَهُمْ عَلَمُ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ، فَصَرَفُوا عَنِ الْجَنَّةِ وُجُوهَهُمْ، وَأَقْبَلُوا إلَى النَّارِ بِأَعْمَالِهِمْ؛ وَدَعَاهُمْ رَبُّهُمْ فَنَفَرُوا وَوَلَّوْا، وَدَعَاهُمُ الشَّيْطَانُ فَاسْتَجَابُوا وَأَقْبَلُوا!
Hidayet ışıklarıyla aydınlanan akıllar ve takva meşalelerine bakan gözler nerede? Allah’ın itaatine bağlanıp, kendini Allah için adayan gönüller nerede? Dünyanın malına hücum edip, haramı elde etmek için birbirini itişip kakışıyorlar. Cennet ve cehennemin bayrakları dikilmiş; ama onlar yüzlerini cennetten çevirdiler, işledikleriyle cehenneme yöneldiler. Rableri onları çağırdı; fakat onlar, Rablerine nankörlük edip gerisin geriye döndüler. Ama Şeytan çağırdığında ise icabet edip isteklerini kabul ettiler.
Nerede hidâyet ışıklarıyla aydınlanan akıllar, takvâ alâmetlerini canla başla gören gözler? Nerede Allah’a bağışlanmış olan, Allah’ın tâatine bağlanmış bulunan gönüller? O yol yitirmişler bu dünyânın malına üşüştüler, birbirleriyle haram elde etmek için dövüştüler. Cennetin, cehennemin alâmetleri gözlerinden kaldırıldı; cennetten yüz çevirdiler, amelleriyle cehenneme yüz tuttular. Rableri çağırdı onları, onlar yüzlerini döndürdüler; şeytan çağırdı onları; icâbet ettiler, ona döndüler.