وَمِن خُطبَةٍ لَهُ عَلَيهِ السِّلامُ
H. 36 yılında İmam Basra’ya doğru hareket ederken Rebeze’de Allah’a hamd ve sena ettikten sonra bu hutbeyi irad etmiştir:
Sıffin’den önce bir hutbeleri:
أَمَّابَعْدُ، فَإِنَّ اللهَ سُبْحَانَهُ بَعَثَ مُحَمَّدآ (صلي الله عليه و آله) وَلَيْسَ أَحَدٌ مِنَ الْعَرَبِ يَقْرَأُ کِتَابآ، وَلا يَدَّعِي نُبُوَّةً وَلا وَحْيآ، فَقَاتَلَ بِمَنْ أَطَاعَهُ مَنْ عَصَاهُ، يَسُوقُهُم إِلَى مَنْجَاتِهِمْ؛ وَ يُبَادِرُ بِهِمُ السَّاعَةَ أَنْ تَنْزِلَ بِهِمْ، يَحْسِرُ الْحَسِيرُ، وَيَقِفُ الْکَسِيرُ،فَيُقِيمُ عَلَيْهِ حَتَّى يُلْحِقَهُ غَايَتَهُ،إِلاَّ هَالِکآ لاخَيْرَ فِيهِ، حَتَّى أَرَاهُمْ مَنْجَاتَهُمْ وَبَوَّأَهُمْ مَحَلَّتَهُمْ، فَاسْتَدَارَتْ رَحَاهُمْ، وَ اسْتَقَامَتْ قَنَاتُهُمْ.
Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Muhammed’i (s.a.a) gönderdiğinde, Araplar arasında ne bir kitap okuyan, ne nübüvvet iddiasında bulunan, ne de vahiy geldiğini söyleyen vardı. O, kendisine itaat edenlerle beraber, isyan edenlere karşı savaştı ve onları ölüm gelip çatmadan kurtuluşlarının olduğu yere sevk etti. Böylece kendilerinden hayır gelmeyip helak olanlar dışında, yorgunları idare etti, düşkünleri himaye etti ve hepsini hedeflerine ulaştırıncaya kadar öylece çalışıp çabaladı, onlara kurtuluş yerlerini gösterdi ve onları uygun yerlerine yerleştirdi. Sonra değirmen çarkları dönmeye başladı, mızrakları düzeldi. (Hem dini ve iktisadi işleri düzeldi ve hem de askeri açıdan güçlendiler.)
Ondan sonra noksan sıfatlardan arı olan Allah, Allah’ın salatı O’na ve soyuna olsun, Muhammed’i gönderdi. Arap milletinde ne bir kitap okuyan vardı; ne peygamberlik dâvâsına kalkan, ne kendisine vahiy geldiğini söyleyen. Kendisine itâat edenlerle beraber, ona isyân edenlerle savaştı. Kendilerine ölüm çağı gelip çatmadan onları, kurtuluş yoluna sürdü. Kendisine bir hayır gelmeyecek olan, helâk olup gidenden başkaları, yolda kalırlar, hasrete düşerlerse, yorulur da yoldan kalırlarsa onların başlarında durdu; sonunda onları da varacakları yere aldı, götürdü; böylece de sonunda onlara kurtuluş yollarını gösterdi; lâyık oldukları yerlere yerleştirdi. Derken savaş değirmenleri dönmeye başladı; eğrilmiş mızraklar düzeldi.
وَايْمُ اللهِ، لَقَدْ کُنْتُ مِنْ سَاقَتِهَا حَتَّى تَوَلَّتْ بِحَذَافِيرِهَا، وَ اسْتَوْسَقَتْ فِي قِيَادِهَا؛ مَا ضَعُفْتُ، وَ لا جَبُنْتُ، وَ لا خُنْتُ، وَ لا وَهَنْتُ، وَ ايْمُ اللهِ، لأَبْقُرَنَّ الْبَاطِلَ حَتَّى أُخْرِجَ الْحَقَّ مِنْ خَاصِرَتِهِ!
Allah’a andolsun, yenilgiye uğratılıp geri püskürtülünceye kadar da bu ordunun öncüsüydüm, zaafa düşmedim korkup ürkmedim. Ne ihanet ettim, ne de gevşedim. Allah’a yemin olsun, batılın böğrünü deşip oradan hakkı çıkaracağım!
Seyyid Razî diyor ki: Bu hutbenin bir bölümünü daha önce (33. Hutbede) zikrettik. Ama bu rivayette miktar açısından biraz farklı gördüğümüzden bunu da aktardık.
Andolsun Allah’a, o ordunun arındaydım ben, onları sürdüm, götürdüm, ilerlettim ben. Derken o toplum, sapıklığa sırt çevirdi; bir kısmı şehit oldu; öbürleriyse düzene girdi, hidâyet yoluna yöneldi. Ne zaafa düştüm; ne korktum, ürktüm. Ne hâinlik ettim; ne de yorulup kaldım. Andolsun Allah’a, batılın böğrünü deşeceğim de oradan gerçeği çıkaracağım.