وَ قَالَ عَلَيهِ السِّلَامُ
وَ مِنْ خَبَرِ ضِرَارِ بْنِ حَمْزَةَ الضَّبَائِيِّ عِنْدَ دُخُولِهِ عَلَى مُعَاوِيَةَ وَمَسْأَلَتِهِ لَهُ عَنْ أَمِيرِ الْمُوْمِنِينَ (عليه السلام)، وَ قَالَ: فَأَشْهَدُ لَقَدْ رَأَيْتُهُ فِي بَعْضِ مَوَاقِفِهِ وَ قَدْ أَرْخَى اللَّيْلُ سُدُولَهُ وَ هُوَ قَائِمٌ فِي مِحْرَابِهِ قَابِضٌ عَلَى لِحْيَتِهِ يَتَمَلْمَلُ تَمَلْمُلَ السَّلِيمِ، وَ يَبْکِي بُکَاءَ الْحَزِينِ، وَ يَقُولُ:
يَا دُنْيَا يَا دُنْيَا، إِلَيْکِ عَنِّي، أَبِي تَعَرَّضْتِ؟ أَمْ إِلَيَّ تَشَوَّقْتِ؟ لا حَانَ حِينُکِ هَيْهَاتَ غُرِّي غَيْرِي، لا حَاجَةَ لِي فِيکِ، قَدْ طَلَّقْتُکِ ثَلاثاً لا رَجْعَةَ فِيهَا! فَعَيْشُکِ قَصِيرٌ، وَ خَطَرُکِ يَسِيرٌ، وَ أَمَلُکِ حَقِيرٌ. آهِ مِنْ قِلَّةِ الزَّادِ، وَ طُولِ الطَّرِيقِ، وَ بُعْدِ السَّفَرِ، وَ عَظِيمِ الْمَوْرِدِ.
Zerar b. Zamret’üz-Zıbabi, Şam’a gidip Muaviye’nin yanına vardığında Muaviye kendisine Emirü’l-Müminin Hz. Ali’yi sordu. O şöyle dedi: Şahadet ederim ki o, ibadet ettiği yerlerden birinde, gece karanlık basınca mihrabında eliyle sakalını tutup, yılan sokmuş birisi gibi kıvranarak ve hüzünlü birisi gibi ağlayarak şöyle derdi: Ey dünya! Ey dünya! Uzaklaş benden. Kendini bana mı sunuyorsun, yoksa beni mi arzuluyorsun? Aldatma zamanın yaklaşmasın! Heyhat! Sen, benden başkasını aldat; benim sana ihtiyacım yok. Seni üç kez boşadım; artık dönmeye imkân yok. Ömrün kısadır, değerin azdır, arzun hakirdir. Ah! Azığın (ibadet ve kulluğun) azlığından, yolun uzunluğundan, seferin uzaklığından, varılacak yerin (kabir, berzah ve kıyametin) zorluk ve azametinden!